Ey Oğul! Milleti Yaşat ki, Devlet Yaşasın


Devlet, toplumsal ihtiyaçları karşılamak amacıyla millet tarafından oluşturulmuş organik bir yapı olup, toplumun ortak ihtiyaçlarını karşılamakla görevlendirilmiştir. Sağlık hizmetleride bunlardan en önemlilerinden biridir.



İçinde bulunduğumuz bu süreçte tüm dünya devletleri, devlet görevlerini yerine getirme sınavı veriyor. Şeyh Edebali’nin Osman Bey’e nasihatleri arasında yer alan “Ey Oğul! Milleti Yaşat ki, Devlet Yaşasın” vecizesi devletten ne anlamamız gerektiğine ışık tutuyor. Bu ifade toplum ve millet yoksa devlettin de olamayacağına işaret ediyor. Devlet, toplumsal ihtiyaçları karşılamak amacıyla millet tarafından oluşturulmuş organik bir yapı olup, toplumun ortak ihtiyaçlarını karşılamakla görevlendirilmiştir. Sağlık hizmetleride bunlardan en önemlilerinden biridir. Yaşanan Covid 19 salgını da bunun en canlı göstergesidir.

Piyasa ekonomisini kutsayan Neoliberal temelli iktisadi düşünce yaklaşımı devletin ekonomik yaşamda en alt seviyeye çekilmesini salık vermektedir. Bu bağlamda devletin sadece güvenlik, diplomasi ve adalet gibi tam kamusal mal ve hizmet üretecek kadar rol üstlenmesini ve özellikle eğitim ve sağlık hizmetleri gibi yarı kamusal mal piyasalarından çekilerek bu alanların özel sektöre bırakılmasını önermektedir. Bu politikaları en güçlü şekilde uygulayan ülkeler ABD ve İngiltere öncülüğündeki gelişmiş batı ülkeleridir.

Covid-19 salgını neoliberal politikaların sonuçlarının net biçimde değerlendirilmesine imkan sunan bir gelişme olmuştur. Gelişmeler göstermiştir ki, sağlık hizmetleri piyasaya terk edilemeyecek kadar önemli toplumsal fayda içermektedir. Sağlık hizmetlerini, özellikle koruyucu sağlık hizmetlerini, sunmayı asli kamu görevi olarak kabul eden ülkelerin Covid 19 salgını ile mücadelede görece olarak daha başarılı oldukları gözlenmektedir. Salgınla mücadelede görece başarılı ülkelerde sağlık hizmetleri, tüm özelleştirme politikalarına rağmen bilinçli veya bilinçsiz, yeterince özelleştirilmemiş olması bugün işe yaramıştır.

Neoliberal politikalar piyasanın gücüne inanmakta ve ekonominin serbest piyasa temelinde işlemesi gerektiğini savunmaktadır. Hayatın doğal işleyiş seyrinde kurum ve kuralların iyi işlediği bir ortamda doğru bir yaklaşım olarak kabul edilebilir. Ancak, ekonomik rutinin bozulduğu durumlarda çözüm üretmekten yoksundur. Piyasa ekonomisinde üretim ve tüketim kararları faiz ve umulan kar oranlarına bağlı olarak alınmaktadır. Dünya ekonomisinin 1929 yılında pratik olarak gördüğü bu gerçeği, Keynes para tercihi teorisiyle teorik olarak açıklamaktadır.  Faiz ve umulan kar oranları arasındaki ilişki tüketim ve yatırım kararlarını belirlemektedir. Umulan kar oranlarında azalma gözlendiği durumlarda üretim kararları olumsuz etkilenecek ve işsizlik artacaktır. Bu durumda umulan kar oranları faizin atında kaldığı sürece düşen faizler yatırımları uyarmayacak ve dolayısıyla istihdam artışı sağlanamayacaktır. Örneğin, yapacağı bir yatırımda yıllık %12 kar edeceğini tahmin eden bir yatırımcı yıllık faiz oranı %12’nin altına inmediği sürece yatırım yapmayacaktır. Çünkü; %12’nin üzerindeki faiz düzeyinde yapılan her yatırım baştan zarar anlamına gelecektir.

Covid 19 salgının yarattığı ekonomik sıkıntı tam da bu noktada ortaya çıkmaktadır. Salgına karşı uygulanan sosyal izolasyon yerel ve küresel ölçekte toplam talebi düşürmüştür. Toplam talepte ortaya çıkan daralma iş dünyasında umulan kar oranlarında azalmaya neden olmuştur.  Bu noktada toplam talep uyarılmadan yatırımları ve istihdamı artırmak mümkün değildir. Yapılması gereken toplam talebin uyarılarak canlı tutulmasıdır.

Toplam talebin uyarılmasında genişletici para ve maliye politikalarından yararlanılabilir. Ancak 1929 deneyimi göstermiştir ki salt parasal tabandaki genişleme faizleri düşürmekle birlikte, yatırımları uyarmakta yetersiz kalmıştır. Çünkü faizler, umulan kar oranlarının üzerinde kaldığı sürece yatırım ve istihdam artışı olmayacaktır. O zaman yapılması gereken umulan kar oranlarının arttırılarak piyasa faizinin üzerine çıkarılmasıdır. Bunu yapabilmenin yolu ise toplam talebin uyarılmasıdır. Gelir akımlarının yavaşladığı bu ortamda toplam talebin uyarılması ancak reel kamu harcamaları ile mümkün olacaktır. Devlet gelirden bağımsız yapacağı (merkez bankasından sağlayacağı finansmanla) reel sektörden mal ve hizmet satın alımlarıyla gelir akımlarını canlı tutarak istihdamdaki daralmayı baskılayabilir.

Buraya kadar yaptığımız açıklamalar üzerinden ekonomi yönetiminin Covid-19 krizi karşısında izlediği ekonomi politikalarını genel olarak olumlu buluyoruz. Özellikle, ücretsiz maske ve sağlık malzemesi dağıtımı, yerli üretime dayalı ürünlerden oluşan uluslararası sağlık malzemesi yardımları toplam talebin uyarılması ve üretimin devamlılığının sağlanması açısından olumlu uygulamalar olarak değerlendirilebilir. Bu bağlamda sahra hastanelerinin inşası da reel üretimin devamlılığını sağlama açısından önemlidir.

Devletin izlediği ekonomi politikalarında ağırlıklı olarak sosyal ve ekonomik transfer harcamalarına daha fazla ağırlık verdiği gözlenmektedir. Transfer harcamalarının toplam talebi uyarıcı etkisi mal ve hizmet alımlarına yönelen kamu harcamalarına oranla daha zayıftır. Ancak, karşı karşıya olunan ekonomik kriz sosyal izolasyona bağlı talep ve istihdam krizidir. Yani ekonominin kendi doğası içinde ortaya çıkan bir kriz değildir. Bu nedenle salt toplam talep yönelimli politikaların izlenmesi de doğru değildir. Sosyal izolasyon nedeniyle işsiz kalan ve gelir akımları tümüyle duran toplum kesimlerine yönelik sosyal transfer harcamalarının da temel ihtiyaçların karşılanması yönüyle toplam talep artışına hızlı biçimde etki edeceği açıktır.  

Bu noktada tüm bu harcamaların finansmanının bir sorun olarak algılanmaması gerekir. Ekonomik rutinin bozulduğu süreçlerde, rutine göre tasarlanmış politikalar da ısrarcı olunamayacağı açıktır. Söylemek istediğimiz, enflasyonist baskıyı artıracağı gerekçesiyle kamu harcamalarının merkez bankası aracılığıyla finansmanından uzak durulması yönündeki politikadan vazgeçilmesi gerekliliğidir. Bu süreçte önemli olan üretimin devamlılığının bir biçimde sağlanması ve toplumun temel ihtiyaçlarının karşılanmasıdır. Çünkü devleti var kılabilmek için milleti yaşatmamız gereken noktadayız.

 

 

<