21 Ekim 2021 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı kişiye ulaştı.

Bursa
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a

Mudanya Mütarekesi’nin 99. Yıldönümü

İstanbul, Boğazlar ve Doğu Trakya'nın savaşsız kurtarılmasını sağlayan, TBMM Hükümeti'nin ilk siyasi zaferi Mudanya Mütarekesi 11 Ekim 1922'de imzaladı.

Mudanya Mütarekesi’nin Anlamı
Hiç şüphesiz Mudanya Mütarekesi Türk İstiklal Harbinde önemli bir yere sahiptir. Bu sebeple, bu konuda bugüne kadar birçok araştırma ve yayın yapılmış ve bu yayınlarda mütareke bütün yönleriyle ele alınmıştır.


Dolayısıyla, biz bu söyleşimizde Mudanya Mütarekesini anlatmaktan ziyade, bu mütarekenin İngiliz belgelerine nasıl yansıdığını, başka bir deyişle mütarekeye katılan kişilerin (İsmet Paşa, General Harington, General Charpy, General Mombelli, Franklin-Bouillon ve İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Horace Rumbold) değerlendirmelerini ele alacağız.
Hiç kuşkusuz Mudanya Mütarekesi, Türk-Yunan savaşının sonucunda imzalanan basit bir ateşkes antlaşması değildir. Kaldı ki, Yunan generalleri demirli bulunan gemilerde beklerken, İsmet Paşa ateşkes görüşmelerini İngiliz-Fransız-İtalyan generalleriyle yaptı. Başka bir deyişle bu devletler Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri olup; Osmanlı Devleti’ne Mondros Mütarekesini Sevr Anlaşmasını imzalatmışlardı. Fakat bu defa Türk ordularının kısa bir sürede kazandıkları zafer karşısında çaresiz olarak Türk tezini kabul ediyorlardı.
Bu mütareke bir bakıma Lozan Barış antlaşmasının da ilkelerini ortaya koydu. Bu mütareke, 1683 Viyana bozgunundan sonra süren ve özellikle son 10 yılın (1912-1922 Balkan Savaşı, Dünya Savaşı, İstiklal Savaşı) kanlı hesaplaşmasının, “Doğu Sorunu” çözümünü, “Avrupa’nın Hasta Adamı” mirasını ve tüm varlığını yağmalamak isteyenlere, ana vatanı (Türkiye) hakkını onaylatıyordu. İtilaf devletleri Türkiye karşısında yenilmişlerdi. Ve tezleri olan “Sevr” çöpe gidiyordu.

Mütareke’ye Giden Süreç
Mütareke kavram olarak ateşkesten farklı bir içeriğe sahiptir. Ateşkes, savaşan tarafların kısa bir süre için eylemlerini durdurmaları anlamına gelir. Oysa mütareke silahların terki anlamına gelir ve barışa giden yolu açar, nihai barış antlaşmasının imzalanmasına zemin hazırlar. İşte bu manada Mudanya Mütarekesi yeni Türk Devleti’nin uluslararası platformda gerçek anlamda tanınması sürecinde önemli bir yer teşkil eder.
Doğu sorunun bir uzantısı olan Mondros Mütarekesi ve onun bir sonucu olarak ta Sevr Antlaşması, içerdiği hükümler itibariyle adaletsiz bir düzen öngörmüştür. Bu durum Türk Milleti’nin topyekûn başkaldırmasına sebep olmuş ve Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde başlatılan milli mücadele kısa sürede zaferle sonuçlanmıştır. Türk ordusunun kazandığı her başarı ki Sakarya Zaferi bu açıdan bir dönüm noktasıdır, İtilaf Devletlerini telaşlandırmış ve Ankara’ya yeni mütareke ve barış teklifleri sunmalarına neden olmuştur. Mesela 1921 yılı sonlarına doğru İngiltere, kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirdiği Yunanistan’ı Anadolu’daki çıkmazdan kurtarmak için yeni bir girişimde bulunmuş ve Yunan ordusu Anadolu’da iken mütareke yapılmasını istemiştir. Ancak Mustafa Kemal Paşa, Yunan ordusu Anadolu’da kaldığı sürece hiçbir görüşmeye yanaşmayacağını açıkça ortaya koymuştur. Bu amaçla Yusuf Kemal Bey 1922 yılının Mart ayında Londra ve Paris gibi Müttefik başkentlerinde girişimlerde bulunmuştur. Bu sırada, 22-26 Mart 1922’de, İtilaf Devletleri Paris’te bir araya gelmiş, Türk ve Yunan tarafına yapılacak mütareke teklifini görüşmüşlerdir. 1922 yılının Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarında da Fethi Bey, Mustafa Kemal Paşa tarafından Müttefiklerin nabzını yoklamak üzere Avrupa’ya gönderilmiştir. Fethi Bey, Londra’da bakan düzeyinde görüşmelerde bulunamamışsa da, Paris ve Roma’da yaptığı girişimlerde oldukça başarılı olmuştur.
30 Ağustos Zaferi, Sakarya Zaferi’nden sonra önemli bir dönüm noktası olmuştur. Nitekim 30 Ağustos’taki ağır yenilgiden sonra Yunanistan, İngiltere aracılığı ile Mütareke istemiştir. 9 Eylül 1922’de İzmir’in kurtuluşundan sonra Türk ordusunun yapmış olduğu takip harekâtı İngiltere’yi Çanakkale ve İzmit bölgeleri (yani Boğazlar bölgesi) hususunda oldukça tedirgin etmiştir.

İngiltere’nin özellikle Çanakkale’nin savunulması yönündeki çabaları, Fransa ve İtalya’yı bölgeden çekilmeye mecbur etmiştir. Krize dönüşen bu durumu görüşmek için Üç Müttefik Devlet 20-23 Eylül tarihlerinde Paris’te bir araya gelmiştir. Boğazlara karşı girişilen Türk harekâtını durdurmak, mütareke şartlarını belirlemek ve yapılacak barış konferansına zemin hazırlamak toplantının ana gündemini oluşturmuştur. Toplantılar sonunda hazırlanan nota 23 Eylül tarihinde Ankara’ya ulaştırılmıştır. Ankara, 29 Eylül tarihinde verdiği cevabi notada mütareke görüşmelerinin yeri için Mudanya’yı, delege olarak ta İsmet Paşa’yı belirlemiştir.

Müzakereler ve Mütareke (3-11 Ekim)
Mudanya’da görüşmeler 3 Ekim 1922 tarihinde başlamış ve dokuzuncu günün sabahı yani 11 Ekim’de sana ermiştir. 11 Ekim sabahı imzalanan mütareke, 13 Ekim’de Yunanistan’ın da imzalamasının ardından 14/15 Ekim gecesi yürürlüğe girmiştir. Trakya’nın teslimi süresi, bölgeye geçirilecek Türk jandarmasının sayısı ve tarafsız bölgeler üzerinde anlaşmazlıklar çıkmıştır. İngiltere’nin tarafsız bölgeler konusunda ısrar etmesi, Türk tarafının bu bölgeleri tanımaması, Trakya’nın teslim süresine ve jandarma sayısına itiraz etmesi, Fransa ile İtalya’nın tutarsız hareket etmeleri görüşmelerin uzamasına ve sert tartışmalar yaşanmasına sebep olmuştur. Bu sebeple görüşmeler 5-9 Ekim arasında yapılamamıştır. Bu arada Müttefik Devletler 6/7 Ekim tarihlerinde Paris’te bir araya gelerek aralarındaki ittifakı yeniden kurmaya çalışmıştır. Nitekim 9 Ekim’de yapılan görüşmelerde Fransa ve İtalya İngiltere yanlısı bir tavır takınmıştır. Bu durum İsmet Paşa ve Ankara üzerinde olumsuz bir etki yapmıştır. İsmet Paşa Ankara’dan talimat alma ihtiyacı duymuş ve Mustafa Kemal Paşa ile 10 Ekim tarihinde yoğun yazışma yapmıştır. Bu arada Meclis’te de yoğun tartışmalar yaşanmıştır. Sonuçta Meclis, İsmet Paşa’ya teklif edilen mütareke metnini imzalama yetkisi vermiştir. Fakat ateşkesin sağlanması sanıldığı kadar kolay olmamıştır. Öyle ki Şevket Süreyya Aydemir, “Mudanya Konferansına Mudanya Savaşı demek hatalı olmasa gerektir” diyerek görüşmelerin çok gergin bir hava içinde geçtiğini vurgulamıştır. Özellikle müttefiklerin Trakya’nın teslimine yanaşmamaları bu gerginliğin temel nedeni olarak görülmektedir.

Anadolu’nun Küçük Şirin Kasabası: Mudanya
O yıllarda (1922) Mudanya küçük, şirin ama bakımsız ve oldukça harap bir kasabadır. Savaşın tüm acılarına tanık olmuş, büyük bölümü terk edilmiş, etrafını çepeçevre çevreleyen zeytinliklerden ceset kokularının yükseldiği, savaş sonrasının korkunç perişanlığını sergileyen, bitkin ve bıkkın küçük bir kasabadır. Ama yine de daha ilk görüşte, beyaz veya açık mavi boyalı ahşap yalıları, kırık dökük iskelesi, kıvrıla kıvrıla Bursa’ya uzanan küçük treni, yemyeşil yamaçları ve delice esen poyrazıyla şirin mi şirin bir kıyı kasabasıdır.
Acaba yabancılar nasıl görüyorlardı o günlerin Mudanya’sını? Ve bu yabancılar Türkiye ve Türkler hakkında neler düşüyorlardı?

Sonraki yıllarda büyük ölçüde ünlenecek ve Nobel ödülü alacak olan Amerikalı yazar Ernest Hemingway , Mudanya Mütarekesini yerinde takip etmiş, ama Mudanya’yı ve Türkleri kendi öznel yargılarıyla, oldukça eleştirel, ama hiç de dostça olmayan haksız ve acımasız bir biçimde anlatmıştır. Ernest Hemingway 23 Ekim’de The Toronto Daily Star gazetesinde yayımlanan makalesinde o günlerin Mudanya’sını, Türkiye ve Türkleri şöyle anlatmaktadır:
Marmara kıyısındaki sıcak, toz toprak içinde, eciş bücüş yollu ikinci sınıf kıyı kasabası Mudanya’da, Batı ile Doğu karşı karşıya geldiler. İsmet Paşa’yla görüşecek Müttefik generallerini taşıyan İngiliz sancak gemisi ‘Iron Duke’ün kül rengi, öldürücü kulelerine rağmen, Batılılar buraya barış dilenmeye geliyordu; yoksa barış istemeye, ya da şartlarını dikte ettirmeye değil. Toplantıdan kimsenin söz etmesine izin verilmese, hiç kimse Batı’nın Doğu’dan barış dilenmeye geldiğini kabul etmese bile, yine de konferansın anlamı değişmeyecekti. Bu görüşmeler, Avrupa’nın Asya üzerindeki egemenliğinin sonunu gösteriyordu. Mustafa Kemalcilerle aynı şey demek olan Türk Milliyetçileri, herkesin bildiği gibi Yunanlıları silip süpürdü. Oysa İngiltere Yunanlıları desteklerken, Mustafa Kemalcilerin bu derece etkili olabileceklerini hiç bilmiyordu.

Hemingway yazısına şöyle devam ediyor:
Mustafa Kemal’in Sovyet Rusya’ya yakınlığı O’nu er geç Batı ile çatışmaya götürecek. İslam ve Hristiyan dünyaları arasındaki anlaşmazlık, dünya barışını tehdit eden en büyük tehlike halini alacaktır. Rusya Türkiye üzerinde etkili bir güç olursa-ki bütün belirtiler bunun böyle olacağını göstermektedir-, Rusya’nın Karadeniz’i içine alan Boğazları aşıp Akdeniz’e kadar uzanan bir kıskaç yaratılacaktır. Karadeniz’le Ege arasındaki Boğazlar, Rusya’nın en büyük tabii çıkış yollarıdır. Doğrusu, Boğazlara egemen bir Rusya ile, Rusya’nın egemenliği altında Boğazlara sahip bir Türkiye arasında pek büyük bir fark da yoktur. Bu şartlar altında İngilizler Boğazları kendi kontrolleri altında tutamazlarsa, er geç bu geçidin yüzlerine kapandığını görecekler. O zaman da mutlaka Gelibolu’da yeniden dövüşmemiz gerekecektir.
Hemingway’in Toronto Daily Star’da yayımlanan bu yazısı, Batı kamuoyunun Türkiye ve Türkler konusunda nasıl olumsuz etkilendiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.

Türk Dostu Fransız Diplomat Henry Franklin Bouillon’un Faaliyetleri İngilizleri Rahatsız Ediyor
Türk dostu Fransız diplomat Henry Franklin Bouillon 28 Eylül’de İzmir’de Mustafa Kemal ile görüştükten sonra 1 Ekim’de İstanbul’a geliyor ve o akşam İstanbul’daki Yüksek Komiserlerle bir toplantı yaparak, İzmir’de gördüğü durumu anlatıyor. İzmir’de yarım düzine Anadolu’yu yöneten adamla buluştuğunu ve onların İstanbul’a ve Çanakkale’ye yürümeye kararlı olduklarını, 150 bin asker olduğunu ve onların arkasında bir 150 bin daha olduğunu ve bütün bunların arkasında da 200 milyonluk Müslüman dünyasının olduğunu söylüyor. Ayrıca Franklin Bouillon Yunanlılar hakkında ağır ifadelerde bulunarak, “Hiç kimsenin bir Yunan generalinin yüzünü görmediğini sadece onların arkasını gördüğünü” ifade ediyor.


Franklin Bouillon’un bu konuşması İngilizleri çok rahatsız ediyor. Nitekim İngiltere’nin İstanbul’daki Yüksek Komiseri (Horace Rumbold) 4 Ekim’de Lord Curzon’a gönderdiği bir telgrafta Franklin Bouillon’un faaliyetlerinden şikâyet ediyor:
Franklin Bouillon’un Mustafa Kemal’in yakın arkadaşı olduğunu, İngiliz ve Fransız çıkarlarına ters hareket ettiğini, barış yapmaya çok istekli olduğunu, Kemalistlere, İngiltere ve Fransa’nın verebileceklerinden daha fazlasını verebileceklerini, Fransa’nın Mudanya’da Misak-ı Milliyi ve hatta kapitülasyonların kaldırılmasını destekleyeceğini, İngiltere’nin Kemalistlerle bir savaşa girmek için isteksiz ve hatta yetersiz olduğunu, İngiltere’nin yönetimi altındaki Müslümanların tepkisinden çekindiğini ve korktuğunu, ayrıca Fransa’ya ticari çıkar sağlandığında Fransa’nın İngiltere üzerinde baskı yapabileceğini söylediğini ifade ediyor. General Harington ise, Franklin Bouillon’dan adeta nefret ediyor ve onu “as a perfect curse” (mükemmel bir baş belası) olarak tarif ediyor. İngilizler, Fransızların tutumunu Franklin Bouillon tarafından hazırlanmış bir hainlik/teslimiyet olarak görüyorlar.

General Harington ve Horace Rumbold’un Zor Anları
Rumbold, Mudanya konferansının Türklerin manevrasını ortaya çıkardığını, Kemalistlerin barış konferansı öncesi Doğu Trakya’yı elde etmek istediklerini belirtiyor. Ayrıca Rumbold, Türklerin Trakya’ya sınırsız jandarma kuvveti göndermelerinin kısa sürede orada bir ordu kurmalarına neden olabileceğini ve bunun da çok tehlikeli olduğunu, zira bölgedeki Hristiyan halkın Türklerin insafına bırakılması anlamına geleceğini söylüyor. Ancak Türklerin Karaağacı istemesinin doğru olduğunu çünkü bu bölgenin Edirne’nin bir parçası olduğunu ve böylece Edirne’nin güvence altına alınacağını belirtiyor. Rumbold, Çanakkale’nin Türklerin ilerleyişine karşı tutulduğunu, çünkü bu noktanın Asya’dan Avrupa’ya geçiş noktası olduğunu, eğer bir kere Kemalist ordu Trakya’ya geçerse nerede duracağının belli olmayacağını ve Batı Trakya’yı da işgal edebileceğini, bu nedenle de Kemalist ordunun Trakya’ya geçmesine izin verilmeyeceğini belirtiyor.
5 Ekim’de Horace Rumbold’a gönderdiği bir telgrafta General Harington, Mudanya’da çok zor anlar yaşadığını belirtiyor. Sözde askeri olan Mudanya Konferansının Ankara’dan gelen her çeşit politikacı ile sarıldığını, fakat konferansın gerçek üyesinin İsmet Paşa olduğunu belirtiyor. General Harington, Franklin Bouillon’dan nefret ediyor ve onu “as a perfect curse” (mükemmel bir baş belası) olarak tarif ediyor. Türklerin Trakya’yı şimdiden kendilerinin olduğunu zannettiklerini ve hiçbir yabancı müdahalesi istemediklerini, her konuda ara verildiğini ve Ankara’ya telefon edildiğini ve bundan hiç hoşlanmadığını, Kemalistlerin hiçbir konuda taviz vermediklerini ve konferansın dağıla sürecine geldiğini belirtiyor. Ayrıca Kemalistlerin eğer istedikleri konularda anlaşma sağlanmazsa askeri harekâta edecekleri konusunda kendisini tehdit ettiklerini, eğer taviz vermezse konferansının dağılacağını söylüyor.
Ayrıca General Harington 5 Ekim’deki görüşmelerin çok zorlu geçtiğini, İsmet Paşa’nın kendisini siyasi konulara çekip, tuzağa düşürmeye çalıştığını, sunduğu her teklifi reddettiğini, karşı teklif sunduğunu ve İngiltere’yi kendi silahıyla vurmaya çalıştığını söylüyor. Türkler sürekli siyasi tuzaklar kurmaya ve bunlarla bizi avlayabileceklerini düşündüler. Ancak Türklerin İngilizlerle savaşmak istemediklerini sadece Doğu Trakya’yı almak istediklerini belirtiyor. Ayrıca General Harington 5 Ekim’de denizin çok kötü olduğunu ve kıyıya çıkmanın zor olduğunu, binanın görüşmeler için pek uygun olmadığını, dışarısının çok kalabalık ve gürültülü olduğunu, etrafın çay evleri (kahvehaneler) ile dolu olduğunu ve bu durumun kendisini rahatsız ettiğini belirtiyor. Ayrıca her konuda veya sıkıştığı anda İsmet Paşa’nın “a bak bu çok önemli, çok özel bir konu, bunu Ankara’ya sormam gerek” diyerek zaman kazanmaya çalıştığını ve bu tutumun kendisini çok rahatsız ettiğini söylüyor.

9 Ekim’de Savaş Bakanlığına gönderdiği telgrafta General Harington, elinden geleni yaptığını ancak Türklerin çok zorluk çıkardığını, anlaşmanın bir an önce imzalanmasını, Mudanya’da daha fazla kalmaya tahammülünün kalmadığını ve bir an önce kuvvetlerinin başına dönmek istediğini belirtiyor. General Harington Türk kuvvetlerinin Çanakkale ve İzmit bölgelerinde ilerlemesinden ve saldırmasından oldukça rahatsız oluyor ve bir an önce ateşkes sağlanmasını istiyor. İzmit’te 50 bin Türk kuvveti olduğunu ve saldırmaları durumunda Fransızlardan ve İtalyanlardan yardım etmelerini istiyor. Fakat yardım sözü alamıyor. Mesela 26 Eylül’de iki bin Türk Süvari kuvveti Çanakkale Erenköy’de 30 km kadar tarafsız bölgenin içine giriyor, fakat daha sonra geri çekiliyor. General Harington, Türklerin Çanakkale’de olduğu gibi İzmit yarımadasında da tarafsız bölgeye girdiklerini ve İngiliz kuvvetlerini taciz ettiklerini söylüyor ve Türk kuvvetlerinin saldırması durumunda Maltepe-Çamlıca hattına çekileceğini ve buradan donanmanın da yardımıyla daha rahat savunma yapabileceğini belirtiyor.
Hiç kuşkusuz iki tarafta da barış istiyordu. Ancak karşı taraf, özellikle de İngiltere, barışın kendi koşullarıyla sağlanabilmesi, hiç değilse bazı ayrıcalıklar elde edilmesi konusunda direnme kararındaydı. Nitekim Türk tarafının bırakışma koşullarına karşı, onlar da kendi koşullarını masaya sürerek direndiler. İlk iki gün taraflar kendi koşullarında direndiler. İkinci gün sonunda, Fransa ve İtalya temsilcilerinin Türk tezine daha olumlu yaklaşmalarına rağmen İngiltere temsilcisi General Harington direndi ve Trakya’nın (Edirne ve Karaağaç dâhil) TBMM Hükümeti’ne devredilmesine karşı çıktı. Bunun üzerine görüşmeler bir gün ertelendi. 6 Ekim’de yapılan görüşmelerde İtalya temsilcisi General Mombelli, hükümetinin Türk tezini kabul ettiğini açıkladı. Fransa temsilcisi General Charpy ise başlangıçtan itibaren Türk tarafının tezini desteklemekteydi. Bu nedenle görüşmeler tekrar kesildi.
Bunun üzerine İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon 6 Ekim’de Fransa Başkanı Poincaré ile görüşmek ve üç devlet arasında dayanışmayı yeniden sağlamak amacıyla Paris’e gitti. 6-7 Ekim 1922 tarihleri arasında Paris’te üç ayrı toplantı yapıldı. Görüşmelerde Fransa ve İtalya Türk tezini destekledikleri gibi ne pahasına olursa olsun Türklere karşı koymayacaklarını da belirtti. Lord Curzon’un yapacağı pek bir şey kalmamıştı. Böylece yaşanan krizin aşılması için taraflar arasında uzlaşma sağlanmış oldu.

Çanakkale Krizi
Türk ordusunun İzmir’in kurtarılmasından sonra kuzeye Çanakkale’ye yönelmesi Çanakkale Krizi denen gerginliğe yol açmıştır. Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, 17 Eylül’de 1. ve 2. Ordu birliklerine “tarafsız bölge” diye adlandırılan, ancak Ankara Hükümetince tanınmayan bölgelere doğru ilerleme emri vermiştir. Bu emir üzerine Kocaeli Grubu İzmit’e, 2. Süvari Tümeni de Çanakkale’ye doğru harekete geçmişti. Türk ordusunun Trakya’ya geçmesinden endişe duyan İngiltere’nin kışkırtmasıyla İtilaf Devletleri Çanakkale Boğazı’nın Anadolu yakasına bir miktar asker çıkardı. İngiltere başbakanı Lloyd George, Türklerin Trakya’ya geçmesi halinde yeni bir savaşa girmekten çekinmeyeceklerini açıkladı.
Çatışma olasılığının belirmesi üzerine, İstanbul’daki Fransa Olağanüstü Komiseri General Pellé, ivedi olarak, Mustafa Kemal ile görüşmek üzere İzmir’e gitti. 19 Eylül’de yapılan görüşmede General Pellé, Mustafa Kemal’e, İtilaf Devletlerinin Mondros hükümleri uyarınca bazı stratejik noktaları işgal konusunda anlaşmış olduklarını, bu nedenle Boğazlara yönelik Türk ilerlemesinin savaş nedeni sayılabileceğini söyledi. Mustafa Kemal ise Mondros Mütarekesinin Ankara Hükümeti tarafından kabul edilmediğini ve “tarafsız bölge” diye bir şey tanımadığını ifade etti. Sovyetlerin Ankara’yı desteklemesi, Fransa ve İtalya’nın bir çatışma riskini göze alamayarak çekilmeleri, İngiliz kamuoyunun savaş istememesi ve en önemlisi Mustafa Kemal’in elde edilen başarıları tehlikeye atmaktan kaçınması sonucu gerginlik (Çanakkale Krizi) bir çatışmaya dönüşmeden bitmiştir.

Silahların Sustuğu Kalemlerin Konuştuğu an: Mütareke’nin imzalanması
General Harington, anlaşmanın sağlandığı 11 Ekim sabahı İsmet Paşa ile yapmış olduğu tartışmayı anılarında şu şekilde anlatmaktadır:
Sorunlar altı noktada düğümlenmişti. Bütünü ile siyasal içerikli ilk iki noktayı ikimiz de barış görüşmelerine bırakmaya karar verdik. Ondan sonraki iki noktayı ben kazandım. Çok önemli olduklarını sanmıyorum. Daha sonraki, Çanakkale çevresinde istediğim bölge idi. Çanakkale’de 25 millik (yaklaşık 40 km) bir alanla ilgili idi. Benim talimatım bunu elde tutmaktı ki, İsmet Paşa bunu kesinlikle onaylamayacağını söylüyordu. Sahne hala gözümün önündedir: Yalnız bir gaz lambasının aydınlattığı o karanlık oda. İsmet Paşa’nın Kurmay Başkanı’nı şimdi bile görür gibiyim. Gözlerini hiç benden ayırmıyordu. Odanın bir başında ben, bir başında İsmet bir aşağı bir yukarı yürüyüp duruyorduk. Bu bölgeyi almamın şart olduğunu, başka hiçbir şeye yanaşmayacağımı söyledim. İsmet Paşa da kabul etmeyeceğini söyledi. Bu esnada odanın karşı köşesine kadar gitmişti. Birden (“j” accepte) kabul ediyorum dedi. Hayatımda hiç bu kadar hayret etmemiştim. Bunu hiç beklemiyordum doğrusu.
İsmet Paşa ise hatıralarında o günkü görüşmeyi şöyle anlatmaktadır: Patlamaya mahal vermeden bir defa sulh (barış) konferansına gidecek hale gelmeye bakıyordum. Zaman zaman konferansa gergin bir hava hâkim oluyordu. Ben, itiraz ettikçe, direndikçe, İngiliz murahhası (delegesi); İngiltere’nin kuvvetinden bahsederek nazikâne bir surette tehdit edası almaya başladı. İngiltere’nin bu kadar donanması, bu kadar hava kuvvetleri, şöyle müttefikleri vardır, diyordu.
3-11 Ekim tarihleri arasında dokuz gün süren çetin müzakerelerden sonra mütareke İsmet Paşa ve İtilaf Devletleri’nin temsilcilerince 11 Ekim 1922 Çarşamba günü sabaha karşı 06.00’da imzalanmıştır. Yunan temsilci yetkisi olmadığını bildirerek, sözleşmeyi imzalamaktan kaçınmıştır. Ancak İngiliz temsilci General Harington’ın, mütarekenin Yunanistan’ın bu tutumuna karşın Müttefiklerce uygulanacağını açıklamasından üç gün sonra, İstanbul’daki Yunan temsilcisi (Sinopulos) sözleşmeyi imzalamıştır. Böylece Mudanya Mütarekesi 14/15 Ekim gece yarısından sonra yürürlüğe girmiş ve Türk-Yunan Savaşı da son bulmuştur. Mütarekenin imzalanması üzerine Mustafa Kemal Paşa, General Harington’a teşekkür; Müdafaa-i Hukuk örgütlerine ve belediyelere kutlama telgrafları çekmiştir.
Mudanya Mütarekesi 14 maddeden oluşuyordu. Yunanlılar, Doğu Trakya’yı 15 gün içinde boşaltacaklardı. 8.000 Türk jandarması, mülki memurlarla birlikte Doğu Trakya’ya el koyacaktı. Yönetimin Türklere devri 30 günde tamamlanacaktı. Boşaltma ve devir işlerini denetlemek üzere 7 taburluk bir müttefik birliği görevlendirilecekti. Teslim işlemi bittikten 30 gün sonra bunlar bölgeden ayrılacaktı. En son 25 Kasım 1922’de Edirne Türk yönetimine devredilmiştir.
Meriç’in sağ kıyısı ve Karaağaç, antlaşma yapılıncaya kadar itilaf devletlerinin işgali altında kalacaktı. İstanbul ve Boğazlar da mülki idaremize teslim olacaktı, ancak İstanbul’da ve Boğazlarda bulunan itilaf kuvvetleri, barışa kadar arttırılmaksızın kalabileceklerdi. Barışın yapılmasına kadar Türk kuvvetleri Çanakkale Boğazı ile İzmir yöresinde belirlenen çizgiyi geçemeyecek, Trakya’ya da silahlı kuvvet geçirmeyecekti.
Ancak anlaşmanın imzalanmasından sonra General Harington’ın yapmış olduğu açıklama oldukça önemlidir. 11 Ekim’de Savaş Bakanlığına çektiği telgrafta General Harington aynen şu ifadeyi kullanmaktadır: “I get in the end all I wanted” (Sonunda bütün istediğimi elde ettim). Ancak sadece İngilizler mi istediğini elde etti. Tabi ki hayır, başta Türkler olmak üzere Fransızlar ve İtalyanlar da istediğini elde etmiş oldu.

Mudanya’dan Ayrılış
11 Ekim sabahı anlaşma imzalanıp, konferans sona erdiğinde, İtilaf Devletleri (bağlaşık devletler) temsilcileri, konferansı baştan sona yakından izleyen Türk dostu Fransız diplomat Franklin Bouillon’a “İsmet Paşa bize mağlup muamelesi yapıyor” diye yakınmışlardır.
Anlaşmanın imzalanmış olmasının verdiği mutluluk ile generaller bando eşliğine uğurlanmıştır. Ancak bu uğurlama töreni hayli komik bir nitelik kazanmıştır. Şevket Süreyya Aydemir bu durumu Tek Adam adlı eserinde şöyle anlatır:
Konferans binası önünde bir askeri bando bekliyordu. Önde General Harington olduğu halde müttefik generalleri ile mahiyetleri Mütareke binasının mermer holünde göründüler. Limanda gemiler efendilerini bekliyorlardı. İsmet Paşa orada misafirlerine son defa veda ederken, bir askeri saygı kıtası selam vaziyetini aldı. Müttefik generaller bu kıtayı teftiş ederek geçerlerken, askeri bandonun şefi değneğini kaldırdı. Mızıka bir marşa girdi. İtilaf devletleri kumandanları, bu marşın ahengine ayak uydurarak rıhtıma doğru yürüdüler. Fakat nedense bu marş biraz fazla oynaktı. Müttefik delegeleri ilerledikçe, bandonun temposu da hızlanıyordu. İsmet Paşa, misafirlerinin bu marşa ayak uydurma gayretlerini, o her zamanki çocuksu tebessümüyle takibe çalışıyordu. Bando temposunu büsbütün hızlandırdı. Nağmeler gittikçe oynaklaştı. Bu marşın çalınışı bir tesadüf müydü? Yoksa bando şefinin zeki bir azizliği miydi? Bu hala belli olmamıştır. Ama Mudanya Mütarekesini imzalayanlar, Mudanya’yı bu oynak marşın temposu içinde terk ettiler.
Bu sırada Franklin Bouillon öylesine sevinç ve neşe göstermiştir ki, şapkasını çıkartıp göğe fırlatmış, rastladığı her Türk’ü kutlamış ve askerlerimizi işaret ederek “yaşasın, yaşasın Türk askeri” diye bağırmıştır. Bouillon’un davranışı kalk arasında çok iyi bir etki bırakmıştır.
Mudanya Mütarekesi Yunanlılar için bir felaket belgesiydi. Ama talih sanki uğradıkları felaketle alay ediyordu. Gemiler Mudanya önlerinden ayrılırken şöyle bir olay meydana gelir:
Mudanya önlerinde bulunan ve içinde Yunan delegeleri bulunan gemi (şilep) bir türlü hareket edemez. Nitekim bir süre sonra acı acı siren çalarak yardım ister. Ta Bozburun’a kadar gitmiş bulunan, koruyucusu İngiliz gemisi bu acı çığlıya dayanamamış ve geri gelip Yunan gemisini sürükleyerek alıp götürmüştür.

General Harington’ın İsmet Paşa Hakkındaki Görüşleri
Ancak General Harington’ın görüşlerine yer vermeden önce İstanbul Hükümetinin Dışişleri Bakanı olan İzzet Paşa’nın 16 Eylül’de ve 2 Ekim’de İsmet Paşa hakkında İngiltere’nin İstanbul’daki Yüksek Komiseri Rumbold’a söylediklerine değinmek gerekir. 16 Eylül’de İzzet Paşa İngiltere’nin derhal ateşkes sağlamasını yoksa Mustafa Kemal’in İzmir’den sonra ikinci hedefinin İstanbul olacağını söylüyor. Yine 2 Ekim’de Rumbold’u ziyaret ediyor ve İsmet Paşa hakkında “…deneyimsiz olduğunu, duyma sorunu olduğunu dolayısıyla generallerin Mudanya’da kendisine pek fazla önem vermemelerini” tavsiye ediyor.
General Harington 10 Ekim 1922’de Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a gönderdiği bir telgrafta İsmet Paşa hakkına şu ifadelere yer veriyor:
İsmet Paşayı ilk gördüğüm zaman, o benim üzerimde büyük bir etki ve izlenim bırakmadı. Görünürde gösterişsiz, ufak tefek bir insandı. Az konuşuyordu. Bundan başka, bir eksiklik mi, yoksa bazı durumlarda bir üstünlük mü bilinmez, çok da ağır işitiyordu… Öyle sanıyorum ki, aşağı yukarı 42 yaşlarındadır. Bizimle ilişkilerinde ilkin çok inatçı görünüyordu. Onun güldüğünü hemen hiç görmedim. Yalnız ‘nasılsınız’ veya ‘Allahaısmarladık’ derken biraz gülümsüyordu. Elbette ki Ankara’dan aldığı kesin yönergeye göre davranıyordu. Ama ayrıntılar konusunda bir üstat idi… Her satırı büyük bir dikkatle inceler ve baştan sona dek okur. Notlarını hızla alır ve satırların gizli bir anlam bulunmadığına inanmadıkça düşüncesini söylemez. Ama her zaman nazik davranır. Heyecanlandığını hiçbir zaman belli etmedi. Bir tür hukukçu kafası var. Bir belgeyi baştan sona dek okur, sonra birkaç dakika düşünür ve ondan sonra her paragraf hakkında düşüncesini söyler. Çalıştığımız süre içinde onu dikkatle inceledim. Bunun için her fırsattan yararlandım. Ancak bütün çabalarıma karşın, onu biraz daha ‘humain’ (cana yakın, samimi) kılmayı başaramadım. Hiç kuşku yok ki, iyi bir generaldir. Ordusu da kendisine güvenmektedir. Mustafa Kemal’in çok yakın arkadaşıdır. Ama sanıyorum ki, sofra başında oturup yemek yemek, sohbet etmek için iyi bir sofra adamı değildir.
General Harington telgrafının son bölümünde, İsmet Paşa’ya karşı zaman ilerledikçe ister istemez saygı duymak zorunda kaldığını itiraf etmekten çekinmiyor ve şöyle diyor: Konferansın sonlarına doğru kendisine karşı daha saygı hisleri duydum. Öyle sanıyorum ki, konferansa seçilmesi iyi olmuştur ve konuşmaların çok daha ötesini görmektedir. Ayrıca General Harington telgrafın bir yerinde (kinayeli bir şekilde) “İsmet Paşa Lord Curzon ve Poincaré ile karşılaşınca, herhalde sağırlığı kalmayacaktır” diyerek, onun bu eksikliğini diplomaside ustaca kullandığını ve kullanabileceğine dikkat çekmektedir.
Peki, İsmet Paşa General Harington’ı nasıl değerlendirmiştir?
İsmet Paşa anılarında General Harington’la konferans boyunca karşılıklı direndiklerini ve tartıştıklarını anlatıyor. Ve şöyle diyor: “…Zaman zaman konferansa gergin bir hava hâkim oluyordu. Ben, itiraz ettikçe, direndikçe, İngiliz murahhası (temsilcisi) (General Harington); İngiltere’nin kuvvetinden bahsederek nazikâne bir surette tehdit edası almaya başladı. İngiltere’nin bu kadar donaması, bu kadar hava kuvvetleri, şöyle müttefikleri vardır, diyordu”. İsmet Paşa şöyle devam ediyor: “Ama müzakereler bittikten sonra General Harington ile ayrılmamız çok samimi oldu. Lozan’a giderken İstanbul’da onu ziyaret ettim. Bana İstanbul’un idaresindeki güçlükten bahsetti. “İstanbul’u istiyorsunuz, ama İstanbul’un idaresi çok güçtür” dedi. Güldüm, General Harington’a, “Aman generalim, bu bizim memleketimizdir, bunun nasıl idare edileceğini elbette bir biliriz” dedim. Aramızda böyle bir latifede geçti.

Bir Diplomatın Doğuşu
Son dönemlerde adı sık sık siyasi tartışmalarda kullanılan İsmet İnönü, bundan tam 99 yıl önce adını Cumhuriyet tarihine altın harflerle yazdırıyordu. İsmet Paşa, Kurtuluş Savaşı’nın sonunda; İstanbul, Boğazlar ve Doğu Trakya’nın savaşsız kurtarılmasını sağlayan, TBMM Hükümeti’nin ilk siyasi zaferi Mudanya Mütarekesi’ni 11 Ekim 1922’de imzaladı.
Şevket Süreyya, İsmet Paşa’nın Mudanya ile birlikte yepyeni bir kimlik kazandığını belirterek şöyle der: “Mudanya’nın ardından İsmet Paşa, memleketin hayatında bir siyasi şahsiyet olarak belirecekti. Nitekim Mudanya’dan sonra askerlik ve kumandanlık artık arkada kaldı ve İsmet Paşa Türkiye’nin kaderine bir siyasi şahsiyet ve bir İkinci Adam olarak karıştı.” Mudanya Mütarekesi, bu açıdan bakıldığında, yeni bir diplomatın doğuşuna da ortam hazırlamıştır. Gerçi İsmet Paşa’nın diplomasi alanında kimi deneyimleri olmamış değildi. Sözgelimi 1907’de, Edirne garnizonunda hizmet gören Yüzbaşı İsmet Efendi bir sınır olayı nedeniyle askeri komisyonda görev alır. Bir Bulgar binbaşısıyla anlaşmazlığa düşer. Bundan ötürü görüştüğü Bulgar komisyonu başkanı general kendisine şöyle der: “…Yüzbaşı Efendi bir gün vatanınız sizinle iftihar edecektir.” Yüzbaşı İsmet, hayretle Bulgar generalinin yüzüne bakar ve ayrılırlar. 1910-1912 yıllarında Yemen’de, Ahmet İzzet Paşa’nın komutanlığında çalışan kurmay Binbaşı İsmet Bey, imam Yahya’nın ayaklanmasının bastırılmasında önemli hizmetlerde bulunmuştur. Birinci Dünya Savaşı’nın ilk yıllarında çalıştığı Osmanlı karargâhında Alman subaylarıyla kurduğu iletişim, hiç değilse İsmet Beyin, diplomasi dilini kavramasına yardımcı olmuştur. Hatta bu subaylardan birine sorduğu sorularla, Almanya’nın Türkiye üzerindeki gerçek niyetlerini de sezebilmişti. O anlamıştı ki Almanlar, Türkiye’ye gitmek üzere gelmemişlerdi. Enver Paşa’nın bir aralık onu genelkurmay başkanlığına getirmeyi düşünmesi bir rastlantı değildir.
Mustafa Kemal Paşa’nın Albay İsmet hakkında verdiği sicil (20 Mayıs 1917), onun bir diplomatta bulunması gereken niteliklere sahip olduğunu açıkça ortaya koymaktadır: “Ciddi, faal, düşüncesi gayet açık ve yüksek fikirli. Maiyetine ve savaş döneminin durumuna ve ruhsal değişkenliklerine hâkim. İyi bir görüş yeteneğine ve olayları süratle algılamaya sahip…” Bütün bunların yanında Albay İsmet, çevresinin emniyet, güven ve sevgisini kazanmış dürüst bir kişidir. Bu kişilik özelliklerinin bir diplomat için yeterli olduğuna şüphe yoktur.
Mustafa Kemal Paşa’nın, İsmet Paşa’ya Mudanya görüşmeleri için olağanüstü yetkiler vererek görevlendirmesi de şüphesiz uygun bir seçimdi. Bu, başkomutanın Garp Cephesi Komutanına duyduğu güvenin bir kanıtıdır. İsmet Paşa’nın, daha toplantının ilk gününde ev sahibi; aynı zamanda galip bir ordunun komutanı olarak girişimi eline alması da ayrıca üzerinde durulması gerekir. Nitekim onun Lozan Konferansı’nda da baş delege olarak yine Mustafa Kemal Paşa tarafından görevlendirilmesinde, Mudanya’daki başarısı belirleyici bir rol oynamıştır. Enver Ziya Karal, Mudanya mütarekesinin İsmet İnönü’nün “çelik iradesi” ile kazanıldığını özellikle vurgulamıştır. İsmet Paşa, diplomasideki ilk sınavını Mudanya Konferansı’nda verdi. Uluslararası, geniş kapsamlı Lozan Konferansı’nda da çok daha büyük bir diplomasi sınavı verecektir.

Sonuç olarak,
Mudanya Mütarekesi, 15 Mayıs 1919’da Yunan Ordusunun İzmir’e çıkışı ile başlayan Türk-Yunan Savaşına son verdiği gibi, Türkiye’nin Trakya sınırının Ankara Hükümetinin istediği biçimde çizilmesini sağlamış ve böylece Lozan Barış görüşmelerinde toprak sorununun çözülmesini kolaylaştırmıştır. Daha önce yapılan antlaşmalar açısından bakıldığında ise, Mudanya Mütarekesi, giderek geçerliliğini yitirmiş olan 1918 Mondros Mütarekesinin yerine geçtiği gibi, İstanbul Hükümetinin imzaladığı 1920 Sevr Barış Antlaşmasının ölü doğan bir bağıt olduğunun da Müttefiklerce kabulü anlamına gelmiştir. Dolayısıyla bu olgu, Türkiye’ye karşı güdülen düşmanca ve haksız politikaların baş aktörü olan İngiltere Başbakanı Lloyd Georges’un siyasetten çekilmesinin başlıca nedeni olmuştur. Ayrıca İngiltere’nin Yunanistan’ı kullanarak Türkleri hem Avrupa’dan atma, hem de Padişahın yönetiminde küçük ve denetlenebilir bir Türkiye politikası başarısız olmuştur. Mudanya Mütarekesi ile Türkler hem Birinci Dünya Savaşından sonra ilk kez Batılı devletlerle eşit koşullarda bir anlaşma yapmış, hem de Avrupa topraklarına (Doğu Trakya) tekrar girmiş oluyorlardı.
Mudanya Mütarekesi’yle tek kurşun atılmadan Doğu Trakya geri alınmıştır. Tarafsız bölge ve işgal bölgesi gibi tabirler kabul edilmemiş, bunun yerine barış antlaşmasının imzasına kadar her iki tarafın tecavüz etmeyeceği sınırlar “hattı fasıl” olarak tanımlanmıştır. Doğu Trakya’nın geri alınması, mütarekenin ahkâmını aşan bir madde idi. Ona siyasi bir vasıf kazandırmakta ve bu yönü ile de bir ön barış niteliğinde idi. Mütareke yeni Türk Devleti’nin uluslararası platformda gerçek anlamda tanınması sürecinde önemli bir yer teşkil etmiştir. İsmet Paşa gibi bir askeri, bir diplomatı ve bir devlet adamını Türk Milleti’ne kazandırmıştır. Türk tarihinde savaş meydanlarında kazanılmış fakat masa başında kaybedilmiş yönündeki algının değişmesine sebep olmuştur. Yeni Türk Devleti hem sahada (Sakarya Zaferi ve 30 Ağustos Zaferi) hem de masada (Mudanya Mütarekesi ve Lozan Barış Antlaşması) kazanmıştır. Kısaca Mondros Mütarekesi ve Sevr Antlaşması ile Türk Milleti’ne vurulmak istenen esaret zinciri, Mudanya Mütarekesi ve onun sonucunda imzalanan Lozan Barış Antlaşması ile kırılmıştır.
Şerafettin Turan’ın vurguladığı gibi Mudanya Ateşkes Anlaşması 1911’den bu yana süregelen savaş haline son vermiş, ülkeyi istiladan kurtarmış ve işgal altındaki İstanbul’un da barış antlaşması ile birlikte Türk yönetimine geri verilmesini sağlamıştı. Kabul etmek gerekir ki Mudanya yalnızca basit bir ateşkes anlaşması olarak görülmemelidir. Siyasal nitelikte bir takım öğeleri de taşıdığı için uluslararası bir önem taşımaktadır.
Kısaca Mudanya Mütarekesi barışın yolunu açan, onun önündeki engelleri kaldıran bir belge olarak tarihe geçmiştir ki aynı şekil de Lozan Barış Antlaşması da öyle. 15 Mayıs 1919’da İzmir’de başlayan acı serüven, bu küçük, şirin Marmara kasabasında, emperyalizmin üç büyük temsilcisinin imzaladıkları mütareke ile son bulmuştur. Kim ne derse desin, kim ne yaparsa yapsın bu tarihi gerçekleri değiştiremez.

Sevgi, Saygı ve Selamlarımla.

YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Sıradaki haber:

Dolarda Tansiyon Daha da Artabilir!

HIZLI YORUM YAP

EDİTÖRÜN SEÇTİKLERİ

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.