24 Mayıs 2024 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı kişiye ulaştı.

1xbetbetpasmariobet
a
en iyi rulet siteleri
Prof Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa

Prof Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa

22 Nisan 2024 Pazartesi

Atatürk, annesinin mezarı başında hangi konuşmayı yaptı?

Atatürk, annesinin mezarı başında hangi konuşmayı yaptı?
2

BEĞENDİM

ABONE OL

Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir!

23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin Açılması ve Türkiye’de Milli Egemenlik İlkesinin Gerçekleştirilmesi

“Bence meclis nazariye değil, hakikattir. Hakikatlerin en büyüğüdür.”

“Ben kerameti, meclisten bekleyenlerdenim.”

Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Milli Bayram Nedir?

Her millet, tarihi süreçte geçirdiği iyi ve kötü olayları, gelecek nesillere aktararak, onların bu olaylardan ders almalarını sağlamak ister. Bu durum, milletlerin geleceklerini güvence altına almak düşüncesiyle yakından ilgilidir. Çünkü böylelikle yeni nesiller, ileride bu tür olaylarla karşılaştıkları zaman, bu olaylara bakarak yapmaları gereken işler hakkında fikir sahibi olabileceklerdir. Bu düşüncenin eseri olarak, Milli Mücadele’yi gerçekleştirerek, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar da, Milli Mücadele’nin hangi şartlarda kazanıldığı ve Cumhuriyetin nasıl kurulduğu hadisesinin bütün millet ve yetişecek yeni nesiller tarafından bilinmesini ve ona göre sahip çıkılmasını istiyorlardı. Bunu da, Milli Mücadele içerisinde önemli olayların yaşandığı günleri, birer Milli Bayram olarak kabul etmek ve kutlamak şeklinde yaparak, ilelebet yaşatmak düşüncesinde idiler. Bu amaçla, daha 23 Nisan 1921’de TBMM’ne verilen bir önerge ile 23 Nisan gününün Türk Milleti’nin bağımsızlığını elde ettiği gün olarak resmi bayram kabul edilmesi ve kutlanması istenmişti. Aynı gün kabul edilen bu önerge ile daha o tarihte 23 Nisan, Milli Bayram olarak kabul edilmiş ve kutlanmıştır.

Egemenlik ve Milli Egemenlik Nedir?

Günümüzde çağdaş ve modern devlet olmanın temel şartı, şüphesiz, milleti ve onun tercihlerini önemli addederek, iktidar gücünün millete ait olduğunu kabul etmektir. Yani Milli Egemenlik ilkesinin gerçekleştirilmesini benimsemektir. Bu anlamda Milli Egemenlik ilkesi, devlet olmanın temel unsurlarından birisi durumundadır.

Milli Egemenlik ilkesini güvence altına alarak, bunu uygulayan devletler ise, aynı zamanda milletlerinin bağımsız ve çağdaş bir konuma gelebilmesini sağlamanın temel şartını yerine getirmiş olurlar.

Egemenlik (Hâkimiyet); egemen olma, hâkimlik, üstünlük, amirlik manalarına gelir ve hükmeden, buyuran, buyruğunu yürütebilen üstün gücü ifade etmek için kullanılır. Egemenlik, devlet kudretinin bir vasfıdır. İç hukukta en üstün kudreti, uluslararası hukukta da bağımsız bir gücü ifade eder.

Milli Egemenlik ise, bir milletin kendi kaderine hâkim olarak, kendi ge­leceğini tayin etme gücünü elinde bulundurması demektir. Yani bir milletin kendini idare etmesi, kendine hükümet edecek heyeti seçmesi anlamına gelir. İç görünüşü itibarıyla demokratik rejimi, yani egemenliğin kayıtsız şartsız millete ait olduğunu ortaya koyarken, dış görünüşü ile de milletin özgür ve bağımsız yaşamasını, yani dışa karşı millet birliğini ve bütünlüğünü ifade eder.

Milli Egemenlik, bir kişi veya sınıfın egemenliğinden uzak olarak, milletin kendi yönetiminde söz sahibi olması anlamına geldiğinden, milletin genel iradesinin ortaya konulmasını sağlar ve iktidarın, kayıtsız şartsız millete ait olmasını ifade eder. Milli Egemenlik anlayışında millet, kendisini oluşturan fertlerden ayrı, onların üstünde bir kişiliğe, bir iradeye sahiptir ve egemenlik bu kolektif kişiliğe aittir.

Milli Egemenlik, millet iradesini hâkim kılması münasebetiyle demokrasinin temel şartıdır. Bu sebeple, bütün demokratik rejimlerde en üstün kuvvet ve devlet yönetimi konusunda belirleyici unsur olarak, devlete yön verirken, aynı zamanda devlet fonksiyonlarının oluşmasını da sağlar.

Milli Egemenlik, insanlık tarihinde başlı başına kuvvet kaynağı olan ve kuvvet doğuran fikirlerden birisi olarak, devletlerin yapısını değiştirebilecek ve tarihin akışını etkileyebilecek kadar etkilidir. Dolayısıyla, insanlık tarihi açısından büyük öneme sahiptir.

Atatürk’ün Milli Egemenlik Hakkındaki Düşünceleri

Atatürk’e göre egemenlik, devlet kavramının özünde var olan siyasi bir nüfuz olup, milleti dışta temsil ve başka milletlere karşı savunma yetkisini içeren bir güçtür.

Atatürk, Milli Egemenliği ise, bağımsızlık ve demokrasi olarak algılayarak, emperyalizme, istibdada ve esarete karşı, milletin haklarını savunmak olarak değerlendirmiştir.

Atatürk’e göre Milli Egemenlik, devlet ve milletin mukadderatında güçlü ve hâkim unsur olması gereken bir değerdir. Çünkü Milli Egemenlik, adaletin, eşitliğin, hürriyetin dayanağı ve milletin namusu, haysiyeti, şerefidir. Bu sebeple Atatürk, Milli Egemenlik ilkesini devletin temel unsurlarından birisi haline getirmeye çalışmıştır. Bundan amaç ise, siyasi, sosyal ve ekonomik yönden, yabancı etkilerden uzak, milli iradeden oluşmuş bir toplumun meydana gelmesini sağlamaktır.

Atatürk, Milli Mücadelenin başlangıcından, kendisinin hayata veda ettiği ana kadar, her fırsatta Milli Egemenliği Türk toplumuna benimsetmeye çalışmış, her zaman kişisel yönetimin sakıncalarıyla Milli Egemenliğin üstünlüklerini çarpıcı şekilde karşılaştırmıştır. Çağdaş bir topluma ve çağdaş bir devlete yakışan yönetim şekli, ancak Milli Egemenliğe dayanan sistemdir. Dolayısıyla Atatürk’e göre Milli Egemenlik, sadece Saltanatın değil, eski veya yeni bütün kişisel yönetim biçimlerinin karşıtıdır. Atatürk’e göre,

“Türkiye devletinde ve Türkiye devletini kuran Türkiye halkında tacidar (taç sahibi) yoktur, diktatör yoktur. Tacidar (taç sahibi) yoktur ve olmayacaktır. Çünkü olamaz… Bütün cihan bilmelidir ki, artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da Milli Egemenliktir. Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdanı ve varlığıdır.”

Yine Atatürk’e göre, “toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek eşitlik ve adaletin istikrarının ve korunmasının sağlanması, ancak ve ancak tam ve kesin manasıyla Milli Egemenliğin gerçekleşmiş bulunmasına bağlıdır. Dolayısıyla hürriyetin de, eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası Milli Egemenliktir.”

Bu nedenle Atatürk Milli Egemenliği, devletimizin ebed-i müddet olması, ülkemizin kuvvetlenmesi, milletimizin refah ve mutluluğu ile hayatımız, namusumuz, şerefimiz, istikbalimiz, bütün mukaddesatımız ve nihayet her şeyimiz için mutlaka en kıskanç hislerimizle, açık teyakkuz ve intibahlarımızla ve bütün kuvvetimizle muhafaza ve müdafaa etmemiz gereken bir değer olarak görmüştür.

Bu sözleriyle, Milli Egemenliğin bir millet için ne anlama geldiğini açık bir şekilde ortaya koyan Atatürk, “Milli Hâkimiyet öyle bir nurdur ki, onun karşısında zincirler erir, taç ve tahtlar yanar, yok olur. Milletlerin esareti üzerine kurulmuş müesseseler her tarafta yıkılmaya mahkûmdurlar” ifadesiyle, Milli Egemenlik ilkesinin gücünü ortaya koyarak, devlet hayatındaki önemini vurgulamıştır.

Atatürk’ün Milli Egemenlik ilkesine sadece düşünceleriyle değil, derin kişisel duygularıyla da ne kadar bağlı olduğu, annesinin ölümünden birkaç gün sonra onun mezarı başında yaptığı şu konuşmada görülmektedir:

“Valdem bu toprağın altında, fakat Milli Egemenlik ilelebet payidar olsun. Beni teselli eden en büyük kuvvet budur… Valdemin mezarı önünde ve Allah huzurunda and içiyorum, bu kadar kan dökerek milletin elde ettiği ve belirttiği egemenliğin muhafaza ve müdafaası için icab ederse valdemin yanına gitmekte asla tereddüt etmeyeceğim. Milli Egemenlik uğrunda canımı vermek, benim için vicdan ve namus borcu olsun.”

Ayrıca Atatürk, Milli Egemenlik kavramına Türk Milletinin ve kendi yüksek fikirlerinin damgasını vurarak hareket etmiş ve bu kavramı izah ederken de millete ve milletin fikrine ağırlık vererek, bunun üzerinde ısrarla durmuştur.

Meclisin açılışından önceki devrede hemen her tarafta beliren isyanlar ve işgaller herkesi ürkütürken, Atatürk’ün Ankara’da sükûnetle ve telgraf başında bambaşka işlerle uğraşması çevresindekileri şaşırtıyordu. Ona “cepheye git”, yahut “ordu kur, orduyla uğraş” gibi telkinler yapılmıştır. Fakat onun cevapları daima beklenmedik şekildedir. Mesela, şu cümleler onundur;

“Önce meclis, sonra ordu. Ordu demek, yüz binlerce insan, milyonlarca servet zaman demektir. Buna iki üç şahıs karar veremez. Ben kerameti, meclisten bekleyenlerdenim. Bir devre yetiştik ki onda, her şey meşru olmalıdır. Millet işlerinde meşruiyet, ancak milli kararlara istinad etmekle, milletin umumi meyillerine tercüman olmakla hâsıl olur. Hiç korkmayalım, o esaret ve zillete razı olmaz. İş onu bir araya toplamakta… İşte şimdi ben bu yoldayım. Bu yolun çok sağlam bir yol olduğuna inanıyorum. Bence meclis nazariye değil, hakikattir. Hakikatlerin en büyüğüdür. Orduyu yapacak olan millet, fakat millete niyabeten de (vekil olarak ta) meclistir.”

Türkiye’de Milli Egemenlik Nasıl Gerçekleştirildi?

Türkiye’de Milli Egemenlik ilkesinin gerçekleştirilmesi, tamamen Atatürk’ün bu konudaki düşünce ve çalışmalarının sonucudur. Çünkü Birinci Dünya Savaşı sonunda İtilaf Devletleri, Osmanlı topraklarını kâğıt üzerinde paylaşmışlar ve Türk Milletinin siyasi varlığına tamamen son vererek, üzerinde yaşadığı bin yıllık vatanını küçük bir bölge dışında elinden almışlardı. Dolayısıyla bunun tabii bir sonucu olarak, 1 Kasım 1918’den itibaren Türk vatanının bazı yerleri işgal edilmiş, Türk ordusu dağıtılmış ve ülke içinde çeşitli ayrılıkçı örgütler ayaklanmalar başlatmışlardı. Ülkenin içinde bulunduğu bu durum karşısında, ilk önce Anadolu ve Trakya’nın çeşitli şehir ve kasabalarında yaşayan vatansever kişiler tarafından, Müdafaa-i Hukuk adı altında direniş cemiyetleri kurulmaya başlanmıştı. Ancak, temelde vatanı kurtarma amacıyla kurulan bu cemiyetler, farklı düşünceler nedeniyle, dağınıklık içinde bulunuyorlardı. Dolayısıyla, bu cemiyetleri birleştirerek, milli ve genel bir uyanış yaratacak mücadeleyi başlatmak gerekiyordu. İşte tam bu sırada, Türk Milletinin tarihi karakterine ve yıllarca süren siyasi gelişmelere uygun bir ses yükseldi. Bu ses Mustafa Kemal’den başkası değildi. Mustafa Kemal, bu durumda Milli Egemenliğe dayalı, bağımsız, yeni bir Türk Devletinin kurulmasından başka bir kurtuluş çaresinin olmadığını ortaya koydu. 15 Mayıs 1919’da İzmir’in Yunanlılar tarafından işgalinden bir gün sonra, 9. Ordu Müfettişliği görevine atanan Mustafa Kemal, karargâhına aldığı bazı arkadaşlarıyla birlikte İstanbul’dan Anadolu’ya hareket etti.

19 Mayıs 1919 Samsun: Doğuş

Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ayak basmasıyla birlikte, Türk tarihinde ilk defa kişisel egemenlikten, Milli Egemenliğe geçiş süreci başlamıştır. Çünkü Atatürk, Samsun’a ayak bastığı andan itibaren, hem içe, hem de dışa dönük olarak, Milli Egemenlik ilkesini gerçekleştirmek amacıyla hareket etmiştir. O, bu dönemde milli, dini ve batılı fikirleri yanına almış ve bunların senteziyle Anadolu’da tek idare, tek devlet, tek egemenlik, tek kumandan, tek meclis ve tek millet fikirlerinden hareket ederek, her alanda gerçek Milli Egemenlik ilkesini uygulamaya çalışmıştır.

Dolayısıyla, Türkiye’de Milli Egemenlik ilkesinin genel anlamda ilk defa Atatürk’ün önderliğinde girişilen Milli Mücadele yıllarında uygulandığını söylemek mümkündür. Çünkü bu dönemde, memleketin içine düştüğü kötü durum karşısında, bazı aydınlar memleketin kurtarılması için bir büyük devletin mandasını kabul etmekten başka çare görmezlerken, Atatürk bunlardan çok farklı düşünmüş ve millete güveni esas alan bir hareketin peşinde olmuştur. O, memleketin içinde bulunduğu kötü durumu kastederek Nutukta;

“…Bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da Milli Hâkimiyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak! İşte daha İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamasına başladığımız karar, bu karar olmuştur.”

22 Mayıs 1919’da Sadaret Makamı’na gönderdiği bir raporda; “Millet yekvücut olup, hâkimiyet esasını, Türklük duygusunu hedef ittihaz (kabul) etmiştir” şeklinde ifadelere yer vererek, milletin birlik ve beraberliği ile Milli Egemenlik ilkesini Milli Mücadelenin temel dayanağı yapmaya kararlı olduğunun ilk işaretini vermiştir. Milli Mücadelenin ilk ana programını teşkil eden bu rapor, gerçekte, bir ihtilâl programından farksızdır.

Atatürk için artık tarihi görev başlamış bulunuyordu. Bundan sonra Osmanlı Devleti bir süre adeta iki elden idare edilecekti. Çünkü Atatürk her gittiği yerde halkın arasına girerek İstanbul Hükümeti gibi halkı sükûnete değil, tersine onları harekete geçirmeye çalışacaktı. Yine O, sadece bir komutan olmayacak valiler ve milli teşekküllerle haberleşen, Türk milletini düştüğü kötü durumdan haberdar eden, memleketin dertlerini dert edinen bunlara çare arayan, cemiyetler toplayıp kararlar alan bir önder olacaktı.

28 Mayıs 1919 Havza: Uyanış

Nitekim 28 Mayıs 1919’da Havza’dan bütün memlekete, askeri ve mülki amirlere, Müdafaa-ı Hukuk Cemiyetlerine gönderdiği bir genelgeyle İzmir’in işgalini protesto için yurdun her tarafında mitingler yapılmasını, halka felaketin büyüklüğünün anlatılmasını ve bunu köylere kadar yaymalarını istedi. Bunun üzerine memleketin her köşesinde İzmir’in işgaline tepki olarak mitingler yapıldı. İstanbul’da altı miting, Anadolu’nun çeşitli şehir ve kasabalarında toplam 96 miting tertip edildi. İstanbul mitinglerine ve Atatürk’ün Havza’daki faaliyetlerine ilk tepki işgal makamlarının onu İstanbul’a geri çağırmaları olmuştur.

22 Haziran 1919 Amasya: İlk Adım

Atatürk, başlattığı hareketi kişisel olmaktan çıkarıp halka mal etmek ve yavaş yavaş uyanmaya başlayan milli bilinci bir bütün kalıba döküp, tam bir milli kurtuluş mücadelesi başlatmak amacıyla, 22 Haziran 1919’da yayınladığı ve Milli Egemenliğe gidiş planı sayılabilecek Amasya Genelgesi’nde ise, “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır” ibaresine yer vererek, daha en başta millete olan güvenini ortaya koyarken, aynı zamanda bütün mücadelenin, millet iradesini hâkim kılmak için yapılacağını ve milletin kaderini bizzat kendisinin belirleyeceğini vurgulamıştı. Böylelikle Atatürk aslında Milli Egemenlik ilkesinin gerçekleştirileceğini de açık bir şekilde ifade ediyordu. Genelge, bölgesel değil, bütün ülkeyi içine alacak bir kuruluşu öngörmekte ve bu amaçla bir kongrenin toplanması gereğini belirtmektedir.

Amasya Genelgesi, Milli Egemenliğe dayalı yeni bir Türk devletinin kurulması yolunda atılan ilk adımdır. Türk milletine bu çağrının gerekçesini ve uygulanacak planı açıklamaktadır. Artık yüzyıllardır Türk milletinin kaderine hükmetmiş olan Padişah iradesine karşı ayaklanma başlamıştır. Nitekim Genelge ile birlikte İstanbul’a gönderilen mektuplarda, artık İstanbul’un Anadolu’ya egemen değil, bağımlı olmak zorunda olduğu belirtilmiştir.

Genelge, millet gerçeğine dayanarak alt üst olan düzenin yerine yeni bir düzeni öngörmektedir. “İstiklâl”, bu yeni düzenin parolası, milli iradeye dayanan “Milli Hâkimiyet” ilkesi de gücüdür.

Amasya Genelgesi’nin bir diğer önemi de, Türk Milliyetçiliği akımının, inkılâbın bir temel prensibi olarak değerlendirilmiş olmasıdır. Milliyetçilik Amasya Genelgesi’nden itibaren milli mücadelenin esası, özü, temel yapısı olmuş, milleti harekete getiren, ona milli şuur ve vicdanının sesini duyuran, politik tutumun hedeflerini gösteren prensip olmuştur.

Kısaca, Amasya Genelgesi, Türk İnkılâp Tarihinde, hukuki ve siyasi önemi ile yeni Türk devletinin kuruluşunu hazırlayan bir temel vesika olması bakımından özel bir değer ifade eder.

Devletin kaderinde, milletin söz sahibi olması anlamını taşıyan Milli Egemenlik ilkesinin, Milli Mücadele dönemi boyunca ve daha sonra da üzerinde durulacak en önemli hususlardan birisi olduğu, Anadolu’nun çeşitli şehirlerinde kongreler düzenlenerek, halkın istek ve düşüncelerinin belirlenmeye çalışılmasından da açıkça anlaşılıyordu. Zaten sadece bu kongrelerin toplanması bile, millet egemenliğinin gerçekleştirilmesi yolunda atılmış önemli bir adımdı. Çünkü kongrelerde alınacak olan kararlar, milletin temsilcilerinin görüşleri doğrultusunda ortaya çıkacaktı. Bu da milletin girişilecek olan mücadelede söz sahibi yapılması demekti.

Milli Güçleri Etken ve Milli İradeyi Egemen Kılmak Esastır: Milli Egemenliğe Giden Yolda Mihenk Taşları: Erzurum ve Sivas Kongreleri

Bu çerçevede, 23 Temmuz-7 Ağustos 1919 tarihleri arasında yapılan Erzurum Kongresi’nde alınan kararlar arasında; “Kuva-yı Milliyeyi âmil ve İrade-i Milliyeyi hâkim (milli güçleri etken ve milli iradeyi egemen) kılmak esastır” ibaresinin bulunması, bütün bu çalışmaların Türkiye’de Milli Egemenliği gerçekleştirmek esasına dayandığı açıktır. Erzurum Kongresi için Atatürk şunları söylemektedir: “Milletin kaderinde söz sahibi olacak bir milli iradenin ancak Anadolu’da doğabileceğini açıklıkla belirttim ve milli iradeye dayanan bir millet meclisi kurmasını ve gücünü milli iradeden alacak bir hükümetin kurulmasını ilk çalışma amacı olarak gösterdim.”

Yine 4-11 Eylül 1919 tarihleri arasında yapılan Sivas Kongresinin sonunda yayınlanan beyannamede de; “İstiklâlimizin temini için Kuva-yı Milliyeyi amil ve Milli İradeyi hâkim kılmak esastır” denilerek, Erzurum Kongresinde bu konuda alınan kararın aynen tekrarlanması, şüphesiz Atatürk’ün bu konudaki kararlılığının bir göstergesi olmuştur. Bu çerçevede, Atatürk’ün Sivas’ta çıkarttığı gazetenin adının İrade-i Milliye ve Ankara’da çıkarttığı gazetenin adının da, Hâkimiyet-i Milliye olması tesadüf değildir.

Bahtı Açık Ankara: Mustafa Kemal’in Ankara’ya Gelişi

Atatürk, Ankara’ya gelişinin ertesi günü (28 Aralık 1920) şehrin ileri gelenleriyle yaptığı görüşmede şunları söylemiştir:

“Bir millet, varlığı ve hakları için bütün kuvvetiyle, bütün fikri ve maddi güçleriyle alakadar olmazsa, bir millet kendi kuvvetine dayanarak varlığını ve bağımsızlığını temin etmezse, şunun bunun oyuncağı olmaktan kurtulamaz… Bu sebeple teşkilatımızda milli güçlerin etken ve milli iradenin egemen olması esası kabul edilmiştir. Bugün bütün cihanın milletleri yalnız bir egemenlik tanırlar: Milli Egemenlik.”

Milli Yemin: 28 Ocak 1920 Misak-ı Milli’nin Kabulü

Türkiye’de Milli Egemenlik konusunda atılmış önemli adımlardan birisi de Son Osmanlı Mebusan Meclisinde 28 Ocak 1920’de kabul edilen Misak-ı Milli kararlarıdır. Misak-ı Milli ile her şeyden önce milli ve bölünmez bir Türk ülkesinin sınırları çizilmekle birlikte Türk Milleti, tam bağımsızlık şuuruna erişmiş ve millet olarak asgari haklarını istemiştir. Bu Misak (And), Erzurum ve Sivas Kongreleri kararlarındaki milli kurtuluş programını, milli hudutlarımızı daha geniş ve belirli kılarak tam bir hukuk ve siyaset anlayışı esaslarına oturtmuştur. Misak-ı Milli’nin kabulünden sonra İngilizler 16 Mart 1920’de İstanbul’u işgal ederek, Son Osmanlı Mebusan Meclisini de dağıtmışlardır.

Ve Açılış: 23 Nisan 1920 TBMM’NİN Açılışı

İstanbul’un işgaliyle birlikte Osmanlı Devletinin tamamen etkisiz kaldığını ve milletin içinde bulunduğu kötü duruma bir çare bulmasının artık mümkün olmadığını gören Atatürk, milletin kurtuluşunu yine milletin kendisinin sağlayacağı düşüncesiyle ve Milli Egemenlik ilkesinin tam anlamıyla gerçekleştirilmesini sağlamak amacıyla, 19 Mart 1920’de bütün valiliklere, mutasarrıflıklara ve komutanlıklara bir genelge göndererek, Ankara’da “olağanüstü yetkilere sahip” yeni bir meclisin toplanmasını istedi. Bu genelgede yer alan hükümlere uygun olarak yapılan seçimler sonucunda belirlenen milletvekillerinin yanında, İstanbul’dan Ankara’ya gelmeyi başaran milletvekillerinin de katılmasıyla, yeni meclis 23 Nisan 1920’de Ankara’da açıldı.

Eşi Görülmemiş Bir Fedakârlık: İlk TBMM ve Özellikleri

İlk TBMM Türk Milletinin tarihteki mevkiine paralel yüksek seviyeli bir meclisti. Devletin oluşturduğu değil, devleti oluşturan bir meclisti!

İlk TBMM’nin özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz:

1) Meclis her şeyden önce milli bir meclistir; 2) İdealist ve demokratik bir meclisti; 3) Olağanüstü hal meclisiydi; 4) Meclisin temeli ve bekası fedakârlık esasına dayanıyordu ve 5) Kahraman bir meclisti.

Meclis üyeleri tamamıyla Türklerden oluşmaktaydı. I. Meşrutiyet Meclisinde bulunan 130 üyenin 50’si gayr-i müslimdi. Meclisteki Müslüman olmayan üyeler, buradaki konumlarını kullanarak bir takım ayrılıkçı emellerini gerçekleştirme yolunda hareket etmişlerdir. II. Meşrutiyet Meclisinde de durum pek farklı sayılmazdı. II. Abdülhamid Meclisi o dönemde feshetmekle memleketin Meclis vasıtasıyla parçalanmasına engel olmuştur. Açılan yeni Meclis ise kendine ilk isim olarak “Meclis-i Kebir-i Milli” adını yakıştıran ve bu ruhu taşıyan kişilerden oluşmuştur.

Çok zor şartlar altında fakat demokratik yapılan bir seçim sonucunda tesis edilmişti. Halkın sosyal yapısı göz önünde bulundurulursa hemen hemen her kesimden, her tabakadan üye mevcuttu. Çarıklı köylüsü, sarıklı hocası, kalpaklı ve Avrupai kılıklı aydını ile tam bir kucaklaşmanın ve kaynaşmanın görüldüğü, herkesin kendi görüşünü “İstiklal-i tam ve İstihlas-ı Vatan” için hür olarak konuştuğu, seviyeli, seciyeli bir meclis idi.

İlk TBMM’nin yapısına bakacak olursak, tam üye sayısı 390 kişidir. Bunlardan 115 Memur, 61 Hoca, 51 Subay, 46 Çiftçi, 36 Tüccar, 29 Avukat, 15 Doktor, 10 Aşiret reisi, 8 Tarikat şeyhi, 6 Gazeteci, 2 Mühendis, 11 Kişi ise Öğretmen ve diğer mesleklerden idiler. İlk mecliste, bürokratların oranı %43, serbest meslek mensuplarını %20, tarım ve ticaret kesiminin oranı %19, din adamlarının oranı ise %17 idi. Her türlü inanç ve görüşü bünyesinde barındıran bir milli koalisyon görünümünde idi. Tek programları vardı. O da “Misak-ı Milli” denilen müşterek dava, memleketin esarete düşmemesi ve istiklalin kurtarılmasıydı. Bu davada herkes birleşiyordu. Ama bu programın uygulama şekilleri ve safhaları adım adım geliştikçe, memleket meselelerine çareler aranmaya başlanınca tabii olarak farklı görüşler ister istemez kendini gösterdi. Bu farklı görüşleri ileri sürenleri beş grupta toplamak mümkündür. Bunlar, Tesanüt, İstiklal, Halk Zümresi, Islahat Grubu, Müdafaa-i Hukuk Zümresi idi.

Her demokratik sistemde olduğu gibi, Yasama-Yürütme-Yargı kavramlarını temel güçler olarak benimsemiş, fakat ülkenin içinde bulunduğu olağanüstü şartlar dolayısıyla bu güçleri kendi bünyesinde toplamıştır. Yasama yetkisini, çıkardığı kanunlar ile kullanan meclis, yürütmeyi bir hükümete veya nazırlar heyetine vermemiş, İcra Vekilleri Heyeti adıyla bir kurul oluşturarak ona vermiştir. Ancak Meclis, vekilleri her an denetleyebilmekte ve gerektiğinde sorguya çekebilmekteydi. Yine Hıyanet-i Vataniye Kanunu’nun çıkışından sonra kurulan istiklal mahkemelerinin reisleri de bu meclis tarafından tayin edilmişti. Böylece meclis, yargı yetkisini de üzerine almış bulunuyordu.

Meclis üyelerinin her biri, eşi görülmemiş bir fedakârlık örneği göstermiştir. Zira onlar fakru zaruret içerisinde var olmaya çalışan bir milletin temsilcileriydiler ve bunun idrakindeydiler. Milletvekilleri Ankara’ya bin bir güçlükle gelebilmişlerdi. Batum mebusu Ahmet Fevzi Erdem, Şavşat halkının topladığı 75 lira ile yola çıkmış Samsun’a 8 günde gelmiş, buradan 4 milletvekili ile bir at arabası kiralayıp yola devam edebilmişti. Ankara’ya geldiğinde ise Meclisin açılışının üçüncü günü olmuştu. Milletvekillerinin büyük bir bölümü Ankara’ya atlarıyla gelmişti. Çoğunun yatacak bir yeri dahi yoktu. Bir kısmı istasyon yolundaki çayırlıkta günlerce sabahlamıştı. Bir yandan sivrisinek, bir yandan yokluk dolayısıyla çoğu sıtmaya yakalanıp yatağa düşmüştü. Meclis, gaz lambası ışığında, saç soba ısınmasında ve Ortaokulun tahta öğrenci sıralarında oturan, gazyağı tenekelerinden kurulu masalarda çalışan komisyonlar ile işliyordu. Meclis başkanının kullandığı tek otomobilden başka motorlu araç yoktu. Sekiz ay maaşsız çalışan milletvekilleri bir yıl sonra 100 lira olan maaşlarının %20’sini bütçe açığını kapamak için yine devlete vermişlerdi.

Sakarya Savaşı sırasında top seslerinin Ankara’dan duyulması üzerine Meclisin taşınma fikri ortaya atılınca Erzurum Mebusu Mustafa Durak Bey’in aşağıdaki sözleri, meclisin heyecan ve ruhunu yansıtması açısından oldukça dikkate değerdir:

“Ordu şehir bekçisi değil, ordu istiklal bekçisidir. Nerede canı isterse orada harbini yapar. Meclis buradan gitmemelidir… Aileleri serbest bırakalım, yalnız biz bugün burada öleceğiz tam o gün gelmiştir. BMM Azaları birer tüfek alsınlar oturduğumuz yerde top patlayıncaya kadar kalsınlar… Buraya kanımızı canımızı feda etmek için geldik… Millete heyecan vermeyelim. Ölürsek ölürüz. Yedi senenin içinde milyonlarca insan telef ettik, biz o milyonlarca insandan daha büyük değiliz. Biz de feda olalım.”

Ve Sonuç

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla, Türkiye’de Milli Egemenlik ilkesi resmen ve de fiilen gerçekleştirilmiştir. Böylece millet kendi geleceğini kendisi belirleme imkânına kavuşmuştur. Bunda da en büyük pay, hiç şüphesiz Atatürk’e aittir.

Atatürk, TBMM’ni açarak en büyük ideallerinden birisi olan, Türkiye’de Milli Egemenlik ilkesini devletin temel unsurlarından birisi haline getirirken, “Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir” ifadesiyle de, hükümranlık hakkını ve otoritesini sadece TBMM’ne vermiştir. O, böylece bu konuda milleti tam yetkili kılarken, aynı zamanda diktatörlüğe karşı da bütün kapıları kapatmıştır.

Atatürk, Meclisin, Milli Egemenlik ilkesi gereği, milletin kaderine nasıl hâkim olması gerektiğini de, yine mecliste, Saltanatın kaldırılmasıyla ilgili görüşmeler sırasında yaptığı bir konuşmada şu sözlerle ifade etmiştir; “…Millet, mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve hâkimiyetini bir şahısta değil, bütün fertleri tarafından seçilmiş vekillerden oluşan bir Meclis-i Ali’de (Yüce Mecliste) temsil etti. İşte o meclis, Meclis-i Alinizdir (Yüce Meclisinizdir); Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisidir.”

TBMM’de, Atatürk’ün idealinin gerçekleştirilmesi hususunda üzerine aldığı sorumluluğunun gereğini bugüne kadar en iyi şekilde yerine getirmiştir.

19 Mayıs 1919’da Atatürk’ün Samsun’a çıkmasıyla başlayan Türkiye’de Milli Egemenlik ilkesini gerçekleştirme çalışmaları, 23 Nisan 1920’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla fiilen gerçekleşmiş ve “Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir” ifadesinin 20 Ocak 1921’de kabul edilen ilk Anayasada yer almasıyla da hukuki anlamda güvence altına alınmıştır. Böylece, Milli Egemenlik ilkesi, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel unsurlarından birisi haline gelmiştir. Nitekim bu ilke, 1924, 1961 ve 1982 tarihli daha sonraki Anayasaların da temelini oluşturmuştur. Ayrıca bu ilke, devlet yönetiminde en üstün gücün millete ait olduğunu ortaya koyması sebebiyle, Cumhuriyetçilik ilkesini bütünler.

Bütün bunları günümüz koşullarıyla karşılaştırdığımızda karşımıza üzücü bir tablo çıkmaktadır. İlk Meclisin ve vekillerin yapısının ve niteliğinin çok farklı olduğunu görüyoruz. Günümüzde acımasızca Atatürk’e diktatör diyenlerin utanmaları gerekir sanırım. Atatürk, bağımsızlık savaşını meclis ile yöneten ve kazanan dünyadaki tek liderdir. Amasya’dan itibaren alınan her kararda çoğulcu bir yöntemi esas almıştır.

Devletin hayat damarı egemen otoritedir, yani yasama organıdır, yani meclistir. Yasama devletin kalbidir. Yürütme de devletin tüm diğer organlarını hareket ettiren beynidir. Beyin felç olduğu zaman insan yine de yaşayabilir ama kalp durduğu zaman hiçbir canlı yaşayamaz. Bu nedenle devlet yasama gücüyle yaşar. Dolayısıyla Atatürk’ün ilk iş olarak 23 Nisan 1920’de niye meclisi açmış olduğunu şimdi daha iyi anlayabiliyoruz. Sonuç olarak, “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir!”. Millet iradesinin üstünde hiçbir kuvvet kaynağı yoktur.

 

Devamını Oku

“Arzum, yeşillik ve ağaçlık, fakat yaz kış yeşil duran ağaçlar arasında olmaktır.” ATATÜRK

“Arzum, yeşillik ve ağaçlık, fakat yaz kış yeşil duran ağaçlar arasında olmaktır.” ATATÜRK
3

BEĞENDİM

ABONE OL

“Arzum, yeşillik ve ağaçlık, fakat yaz kış yeşil duran ağaçlar arasında olmaktır.”

1938 Mustafa Kemal ATATÜRK

Türkiye’de son yıllarda üzerinde çok konuşulan Nevruz, yerel ve uluslararası tartışma ve yayınlara konu olmaktadır. Türk kültür hayatının önemli unsurlarından biri olan Nevruz konusunda Türkiye’de son yıllarda sempozyum, panel, konferans gibi etkinliklerin yanı sıra, birçok yayın da yapılmaktadır. Mesela bu konuda Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı düzenli olarak “Nevruz Uluslararası Bilgi Şöleni” tertip etmektedir.

Bu küçük yazı, Nevruz’un Türk kültür bütünlüğünü gösteren bir sembol, bir Türk bayramı, bir Ergenekon bayramı olduğunu ortaya koyması yanında, Nevruz üzerinde yapılan siyasi istismarlara, Nevruz etrafında koparılmak istenen fırtınalara bir cevap niteliği de taşımaktadır. Yani bu güzel bahar bayramını siyasete alet etmeyelim. Balkanlardan Orta Asya’ya kadar yayılan bu büyük coğrafyada bırakalım insanlar bu güzel bahar bayramını coşkuyla kutlasın. Bu bahar bayramı bir nevi insanlığın ortak mirasıdır. Doğa ile iç içe yaşayan insanoğlu geçmişten günümüze zamana ve mekâna bağlı kalmaksızın doğa ile ilgili bu tür değişimleri anmış ve kutlamıştır.

Milletleri meydana getiren temel unsurlardan birisi de kültür dediğimiz maddi ve manevi değerlerdir. Bu değerler toplumların sosyal dokusunu oluşturur. Kültür unsurları içerisinde bayramların da önemli bir yeri bulunmaktadır. Bayramlar her millette görülen ve toplumun bütün fertleri tarafından benimsenen, bütün halkın katıldığı ortak değerlerdir. Bütün bayramların dini ve milli bir inanıştan, o toplumu ilgilendiren ortak bir hatıradan, geleneklerden, duygulardan ve doğadan doğduğu bilinmektedir.[1]

Bunlar içerisinde, Nevruz/Yenigün bayramının özel bir önemi vardır. Sultan Nevruz, Mart Dokuzu gibi farklı adlar altında anılan ve kutlanan 21 Mart günü, bütün Türk dünyasının ortak bir günü olması sebebiyle ayrı bir önem taşımaktadır. Nevruz Türk dünyasında “Bağımsızlığın kazanıldığı” kurtuluş günü olarak da düşünülmüş ve bu özelliği ile “Ergenekon Bayramı ya da Bozkurt Bayramı” olarak da kutlanmıştır.

Bu gün, aynı zamanda, kış mevsiminin bitişi kabul edilen ve gündönümü (gece ile gündüzün sürelerinin eşitliği-ekinoks) olarak bilinen 21 Mart tarihine tekabül etmekte, bu günden sonra gündüz süreleri de 21 Haziran’a kadar uzamaktadır. 21 Mart ile birlikte havalar ısınmaya, karlar erimeye, ağaçlar çiçeklenmeye, toprak yeşermeye, göçmen kuşlar yuvalarına dönmeye başlar. Bu nedenle 21 Mart bütün varlıklar için uyanış, diriliş ve yaradılış günü olarak kabul edilir. Türklerin bu günü “Bahar Bayramı” olarak kutlamaları bu açıdan önem taşımaktadır.

Nev (yeni) ve ruz (gün) kelimelerinin birleşmesinden meydana gelen ve Yenigün anlamını taşıyan Nevruz, kuzey yarımkürede başta Türkler olmak üzere birçok halk ve topluluk tarafından yılbaşı olarak kutlanır. Nevruz, bahar, gençlik, emek, güzellik, sevinç ve mutluluk bayramıdır. Nevruz için diğer bayramlarda olduğu gibi başta temizlik olmak üzere çeşitli hazırlıklar yapılır, yemekler pişirilir.

Orta Asya’dan Balkanlardaki uluslara kadar çok geniş bir bölgede yerel renk ve inançlarla kutlanan Nevruz, her ulusun kendi kültür değerleriyle özdeşleştirip sembolleştirdiği, özü itibariyle baharın gelişinin kutlandığı coşkuyla karşılandığı bir gündür. Yaşandığı geniş coğrafyada doğa ve çevrenin uyanışının kutlandığı Nevruz Bayramı’nın Anadolu’da ve Türk kültürünün yayıldığı bölgelerde de son derece köklü ve zengin bir geçmişi vardır.

Osmanlı Devleti’nde saray geleneği olarak büyük öneme sahip olan Nevruz Bayramı geniş halk kitleleri tarafından da benimsenmiş ve kutlanmıştır. Bu kutlamalar Cumhuriyet döneminde de devam etmiştir. Nevruz’un mahiyetinin coğrafi bir gün ve yılbaşı olmasının yanı sıra, musikiden edebiyata kadar pek çok alanda Türk kültür hayatının içerisine girmiştir.

Türk dünyası Nevruz geleneğini canlı olarak günümüze kadar yaşatmıştır. Bugün, Nevruz Bayramı, Orta Asya’daki Türk toplulukları başta olmak üzere Rusya ve Balkanlardaki Türk toplulukları tarafından da coşkulu bir şekilde kutlanmaktadır. Makedonya ve Kosova Türkleri arasında Nevruz geleneği oldukça yaygındır. Türkiye’de üniversitelerin etkinlikleri, Valiliklerin resmi düzeyde yaptıkları kutlamalar yanında yerel idarelerde de Nevruz kutlamalarının geleneksel hale geldiğini söylemek mümkündür. Orta Asya Türk Cumhuriyetlerin de ise kutlamalar günlerce sürmektedir. Ve 21 Mart resmi tatil günüdür.

Doğayı, doğanın insanoğluna sunduğu zenginlikleri korumak demek, hayat demek, sağlıklı insanlar demektir. Tabiatın hayatımızda oynadığı rol, farkında olduğumuzun çok çok ötesindedir. Beslenme, barınma, sağlık gibi temel ihtiyaçlarımızın karşılanmasından, “biyolojik çeşitlilik” olarak andığımız bitkiler, hayvanlar, kısacası tüm canlılar için üreme ve yaşama ortamı sağlamasına kadar gezegenimizin iklimsel ve çevresel dengesinin devamında çok çok önemlidir. Yeryüzünde yaşayan sekiz milyar insanın varlığı, geleceği, mutluluk ve refahı, büyük ölçüde doğanın varlığı, sağlığı ve devamına bağlıdır. Bunu hiçbir zaman unutmayalım, doğayı sevelim, doğayı koruyalım. Doğa sevgisinin yüce bir sevgi, doğayı korumanın bir insanlık görevi, vatan sevgisinin doğa sevgisiyle, toprak sevgisiyle ayrılmaz bir bütün olduğu unutmayalım.[2]

25 Ekim de bir ekin zamanı doğan ve yine bir ekin zamanı 21 Mart ta hayata veda eden büyük halk ozanımız Âşık Veysel toprak sevgisini şu sözlerle ifade etmektedir: Benim Sadık Yârim, Kara Topraktır.

Yine Toprak dedemiz Hayrettin Karaca’yı unutmayalım. Ne çok şey söylemişti bizlere, örnek olup ne çok şey anlatmıştı, toprağı sevmemizi istemişti bizden. Erozyonla mücadeleye ömrünü adamıştı. “Vatan, yurt sevgisi, toprak sevgisidir”, “Her çocuk bir fidan, her fidan bir çocuk” demişti.

Vatan sevgisi, o vatanın toprağını, suyunu, ırmağını, ormanını, ağacını, ekinini, meyvesini, buğdayını, harmanını, havasını sevmektir ve korumaktır. Yoksa sadece türkü söylemekle olmuyor. “Vatan toprağı kaderine terk edilemez demişti ulu önderimiz. Topraktadır köklerimiz, bağlanmışızdır ona derinden, anayurt deriz, severiz yürekten.

Doğa candır ve cana can katandır.

Bahar Gelende Mende

 

Bahar Gelende Mende

Bitirem Göy Çemende

Men Baharın Gızıyam

Kömleği Gırmızıyam

 

Uçmaya Yok Kanadım

Menim Laledir Adım

Çölünüzü Bezerem

Elden Ele Gezerem

 

Başımda Al Şamım Var

Yanağımda Hal’ım Var

Yeyilmerem Acıyam

Çiçeklerin Tacıyam

 

Uçmaya Yok Kanadım

Menim Laledir Adım

Çölünüzü Bezerem

Elden Ele Gezerem

Şevket Ali Ekberova, Azerbaycan

 

Dilek

Yurdumda bir evlik toprak isterim,

Yayla olsun, yamaç olsun, düz olsun…

Orada bir ömür kalmak isterim,

Yaz, kış olsun, bahar olsun, güz olsun.

 

Bir dam altı, gece barındıracak,

Daldan, sazdan yapma bir çardak olsun,

İçinde kütükler yanan bir ocak,

Yünden veya ottan bir yatak olsun.

 

Çardağı sarmalı bir çiçek dalı,

Salkım olsun, gül olsun, leylâk olsun.

Yakınlarda bir de su bulunmalı,

Deniz olsun, göl olsun, ırmak olsun.

 

Ekmeğim topraktan, suyum ırmaktan,

Katığım kâh zeytin, kâh peynir olsun.

Mutluluk duyayım nefes almaktan,

Dost güvenilir, düşman bilinir olsun.

 

Tanrım! Başka bir şey ister değilim,

İçimde ne bir hırs, ne bir kin olsun.

Yolumu beklesin, akşam, sevgilim

Bence güzel, ellerce çirkin olsun.

Munis Faik Ozansoy (1911-1975)

 

 

Dürdane Köyü, Osmangazi, Bursa

 

Dürdane Köyü, Osmangazi, Bursa

 

 

“Bir Köşk İçin Bir Ağacı Feda Edemem.”

1929-Mustafa Kemal ATATÜRK

[1] Bkz. Mehmet Serhat Yılmaz, Kastamonu’da Nevruz, Beril Ajans, Ankara 2004.

[2] Rezzan Ünalp, Toprağın Türküsü, 27 Ekim 2023, Ufuk Üniversitesi, Ankara.

Devamını Oku

ÇANAKKALE GEÇİLMEZ!

ÇANAKKALE GEÇİLMEZ!
3

BEĞENDİM

ABONE OL

Çanakkale Cephesi’ndeki savaş dört aşamada gerçekleşti:

Birinci aşama, İngiliz ve Fransız muharebe gemilerinin 19 Şubat’ta başlayıp 18 Mart’ta sona eren başarısız bir deniz harekâtıyla Çanakkale Boğazı’nı geçme denemesiydi.

kinci aşama, İngiliz kuvvetlerinin Seddülbahir’e, Fransız birliklerinin Kumkale’ye, Avustralya ve Yeni Zelanda (ANZAK) Kolordusu’nun da Arıburnu adıyla tanınan Kabatepe’nin kuzeyine yaptığı 25 Nisan çıkarmasıydı. Ancak Seddülbahir’e çıkan İngiliz kuvvetleri birinci günün hedefi olan Alçıtepe’yi veya Kirte köyünü ele geçirememişti. Arıburnu’nda ise durum daha da vahimdi; arazinin sarp yapısından ve son derece iyi savunulmasından dolayı hiçbir ilerleme kaydedilmemiş, birlikler dar köprübaşındaki yarlara sıkışıp kalmıştı.

Üçüncü aşamada, İngilizler 6 Ağustos 1915 günü Arıburnu’nun hemen kuzeyindeki Anafartalar’a çıkarma yaparken aynı anda Seddülbahir ve Arıburnu’nda taarruza geçti. Bu harekât neredeyse başarılı oluyordu, ancak kısa bir süre sonra kilitlenerek durağan bir siper savaşına dönüştü.

Dördüncü aşama, yani çekilme aşaması yarımadanın tahliyesine sahne oldu. 19/20 Aralık 1915 geceleri Arıburnu ve Anafartalar, 8/9 Ocak 1916 günleri de Seddülbahir boşaltıldı.

25 Kasım’da yapılan Savaş Konsey’in ilk toplantısında Churchill, ilk defa Çanakkale Boğazı’na kara ve deniz kuvvetleri tarafından ortak bir harekât yapılması fikrini ortaya attı. Churchill’e göre Mısır’ı savunmanın en iyi yolu Osmanlı İmparatorluğu’nu hayati bir bölgede tehdit etmekti. Fakat Churchill’in bu düşüncesi Konsey tarafından kabul görmedi. Oysa Churchill bu teklifi önemli bir fırsat olarak düşünmüştü. Çünkü bu dönemde Gelibolu Yarımadası’ndaki Türk askeri varlığı oldukça zayıftı.

Churchill’e göre Osmanlı Devleti üzerinde sağlanacak bir üstünlük Osmanlı Devleti’ni savaş dışı bırakacak ve İngiltere’yi hem Mısır’ın, hem de Hindistan’ın güvenliği konusunda rahatlatacaktı. Ayrıca Goeben ve Breslau savaş gemilerinin etkisiz hale getirilmesi ile beraber Doğu Akdeniz’de İtilaf devletleri rakipsiz kalacaklardı. Fakat Churchill’in bu cüretkâr planları Savaş Konseyi tarafından kabul görmedi.

Fakat savaşın gidişatı Churchill’in düşüncesini destekleyecek bir dizi gelişmeyi de beraberinde getirdi. Bu sırada, (2 Ocak 1915’te), Kitchener Rus Genelkurmay Başkanı Grand Dük Nikola’dan yardım talebi içeren bir telgraf aldı. Grand Dük Nikola, Rus ordusunun Kafkasya’da başlayan Osmanlı ileri harekâtı karşısında zayıf konumda bulunduğunu belirterek, İngiltere’nin Rusya’nın pozisyonunu rahatlatabilecek ve Türklerin dikkatini Kafkaslardan başka bir yöne çekebilecek gösteri amaçlı da olsa bir kara ya da deniz harekâtı girişiminde bulunup bulunamayacağını sormaktaydı.

Kitchener, baskı altındaki bir müttefiki rahatlatabilecek ama İngiltere’nin Batı cephesindeki savaş gücünü zayıflatmayacak bir güç gösterisi yapılmasını istemekteydi. Bu nedenle de kara gücüne ihtiyaç göstermeyecek bir gösteri harekâtının donanma tarafından yapılmasını hesaplamaktaydı. Kitchener Çanakkale seferini sadece Donanma’nın yapmasını önerdiğinde Churchill’in yanıtı şu olmuştu: Çanakkale ancak kara ve deniz ordularının ortak harekâtıyla zorlanabilirdi. Haritaya bakmak bunu anlamak için yeterliydi. Zira donanma kara kuvvetleriyle desteklenmediği takdirde başarısız olacaktı. Kitchener Churchill’e “sen Boğazdan geç, ben adam bulacağım!” demişti.

Bunun üzerine 3 Ocak’ta Churchill Akdeniz Filosu Komutanı Amiral Carden’e Çanakkale Boğazı’nın yalnızca savaş gemileri ile geçilip geçilemeyeceğini sordu. 5 Ocak’ta Carden, Çanakkale Boğazı’nın sadece savaş gemileri ile geçilmesinin mümkün olamayacağı, bunun ancak çok sayıda ve tipte gemi ile kara birliklerinin katılacağı genişletilmiş bir harekât ile başarılabileceği bildirdi.

Carden’in Çanakkale planı 4 aşamalıydı. İlk üç aşama Çanakkale Boğazı’ndaki Osmanlı müstahkem mevkilerinin kademeli bombardımanlarla yok edilmesini ve boğazdaki mayınların temizlenmesini, son aşama ise mayın avlama gemilerinin eşlik edeceği filonun boğazı geçerek Marmara Denizi’ne girişini içermekteydi. 12 Ocak’ta Churchill, Carden’in planına dayanarak Donanma Komutanlığına Çanakkale Harekâtı ile ilgili nihai planların hazırlanmasını ve bu harekât için oluşacak filoya katılacak gücün belirlenmesini emretti. 13 Ocak’ta Savaş Konseyi Churchill’in Çanakkale Harekâtı ile ilgili planını oybirliği ile kabul etti. 15 Ocak’ta Churchill, Carden’e harekât için hazırlıklara başlamasını emretti.

Oybirliği ile alınmış olmasına rağmen daha başından itibaren hedefsizlik ve anlaşmazlıklar üzerine kurulu olan Çanakkale Harekât planı ile ilgili tartışmalar bitmek bilmemiştir. Gerçekte Çanakkale Harekâtı ile ilgili alınan kararın fazla ayrıntıya girilmeden, acele bir şekilde alındığı bellidir. Henüz Amirallik gerekli planları ve organizasyonları hazırlamamış olduğu gibi karar yalnızca Carden’in önerisi olan plan üzerinden alınmıştır. Dolayısıyla Çanakkale Harekâtı ile ilgili alınan karar stratejik ve askeri hedefler güden bir yaklaşımdan çok, politik bir karar olarak görülmelidir. Harekât kararının alınması Savaş Konseyi içindeki politik bir çıkmazın çözümlenmesi olarak ortaya çıkmıştır.

Boğaz Muharebesi

28 Ocak’ta yapılan Savaş Konseyi toplantısında Çanakkale Harekâtı kesinleşti. 19 Şubattaki ilk bombardımanın ardından 22 Şubat’ta Donanma Bakanlığı yayınladığı bir bildiri ile Çanakkale Harekâtı’nın başladığını açıkladı. 25 Şubat’ta saldırı yeniden başladığında Londra’da zaferinin kaçınılmaz olduğu düşünülüyordu. Babıali umutsuzdu, İstanbul halkı kentin bir iki gün içinde düşeceğine inanmaya başlamıştı. Hatta Atina, Bükreş ve Sofya’daki politikacılar bile İtilaf Devletleri’ne yanaşmaya başlamıştı.

Grip olmasına rağmen Churchill zafer kokusu almıştı ve sevinç içindeydi. Başbakan’ın kızı Violet Asquith’e şu itirafta bulunuyordu: “Bu kadar mutlu olduğum için lanete uğrayabilirim. Bu savaşın her an binlerce kişinin yaşamına mal olduğunu biliyorum ama yine de, elimde değil, yaşadığım her andan zevk alıyorum.”[1]

Londra, Çanakkale’de beklediği zaferin politik sonuçlarıyla uğraşmaya başladıysa da, savaş alanında donanma o kadar hızlı ilerlemiyordu. Hava koşulları gemilerin tüm ateş güçlerini kullanmalarını engellemekteydi. 13 Mart’ta Churchill’e gönderdiği telgrafta Amiral Carden, herhangi bir kayıp verilmediyse de, mayın tarama işinin ağır Türk ateşi altında tatmin edici bir şekilde yürütülemediğini bildiriyordu.

Sorunun bir kısmı mayın tarama gemilerinin mürettebatının, ateş altında çalışmak istemeyen sivillerden oluşmasıydı. Ancak asıl sorun Amiral Carden’in korkmaya başlamış olmasıydı. Amiral huzursuzdu, ne uyku uyuyor ne de yemek yiyebiliyordu. Gemi ve insan kaybı yoktu, ancak gerilime daha fazla dayanamadı ve aniden sinirleri bozuldu. Boğaz savaşının başlayacağı gece, yardımcısına, daha fazla devam edemeyeceği söyledi ve Churchill’den affını istedi. Churchill, hemen Carden’in yerine yardımcısı John de Robeck’i atadı. Ve de Robeck, 18 Mart sabahı saat 10.45’de büyük saldırıyı başlattı.

Londra sevinçli, İstanbul kaygılı, Çanakkale’deki İngiliz Komutanlığı ise mutsuz ve umutsuz idi. 18 Mart’ta patlayan mayınlar yüzünden uğradığı can ve gemi kaybı Amiral de Robeck’i çok üzmüştü. Bir rapora göre, 18 Mart akşamı günün savaş sonuçları geldiğinde, de Robeck, “Artık işim bitti sanırım” demişti.[2] 22 Mart’ta Churchill’e bir telgraf çekip ordunun savaşa girmesi gerektiğini söyledi.

23 Mart’ta Savaş Konseyi, de Robeck’in raporunu kabul etti. Churchill dehşet içindeydi. Kendisi Donanmanın tekrar saldırmasını istiyordu. Türkiye’nin elindeki cephanenin yetersiz olduğunu düşünen Churchill, donanmanın seferden çekilmesi kararına şiddetle karşı çıktı. Ancak Başbakan Asquith Churchill’e onay vermedi.

Zaferden sadece birkaç saat uzakta olan Churchill için zaferin bu kadar yakın olması (eliyle tutacak kadar yaklaşmış olması) kendisine tüm yaşamı boyunca azap verecekti. Parmakları arasından kaçan şey sadece kişisel bir zafer değildi. İçinde büyüdüğü dünyayı kurtarmak için (kurulu monarşilerin ve imparatorlukların tanıdık, geleneksel Avrupa’sının hala yaşıyor olduğu bir zamanda savaşı kazanmak için) son şansıydı.[3]

Bu ayrıca İngiltere, Fransa ve Rusya’nın Ortadoğu’daki hedeflerine kolaylıkla ulaşması için de kaybedilmiş son şanstı. Bölgede 19. yüzyıl hedeflerinin peşinde koşmaya devam edeceklerse de bundan sonra bunu 20. yüzyılın dostça olmayan ortamı içinde yapacaklardı. “Avrupa’nın hasta adamı” denilen ve ölüme mahkûm edilmiş olan Osmanlı İmparatorluğu en son anda hiç beklenmedik bir direniş göstermişti.[4]

Şubat 1915’de Sir Mark Sykes Churchill’e yazdığı bir mektupta bu noktaya işaret etmişti: Beklenmedik saldırılarla şaşırtılabilen “Türkler, düşünecek zaman bırakıldığında her zaman heybetlileşirler.”[5] İşte o zaman 18 Mart’tan 25 Nisan’a kadar geçen yaklaşık bir aylık zamandı. Kara savaşlarına hazırlık bakımından bu zamanı Türk ordusu çok iyi değerlendirmişti.

Hazırlık bombardımanlarının yapıldığı Şubat ayında Boğazda sadece iki Türk tümeni vardı. Deniz taarruzu başladığında bu miktar dörde çıkarılmış ve nihayet Ian Hamilton çıkarma harekâtına başladığında altı tümene çıkmıştı. Oysa Ian Hamilton’ın çıkarma için elinde sadece dört İngiliz ve bir Fransız tümeni vardı. İngiliz hükümeti Temmuz ayında beş tümen daha göndermeye karar verdiğinde Türk kuvveti de artmış ve on beş tümene yükselmişti.[6]

Öyle ya da böyle değişmeyen bir gerçek var; o da 18 Mart 1915’de İngiliz-Fransız Büyük Armadası Çanakkale Boğazı’nı geçemedi. Daha da önemlisi, denizden geçemeyeceklerini anlayan İngilizler, kara harekâtına karar verdiler ancak bu kez de karşılarında Mustafa Kemal gibi bir askeri dehayı buldular.[7]

Kara Muharebeleri

Kara Savaşları Sir Ian Hamilton için 12 Mart 1915 sabahı Lord Kitchener kendisini beklenmedik bir şekilde Donanma Bakanlığı’na çağırıp herhangi bir açıklama yapmadan komutayı verdiğinde başlamıştı. Bundan sonra Hamilton yanlış ve eski bir haritayla[8] kendisine yol gösterecek başka bir şey olmadan savaş yerine gönderildi. Gelibolu Yarımadası’nı ilk gördüğünde, “Yarımada Lord Kitchener’in küçük haritasında olduğundan daha çetin bir cevize benziyor” demişti.[9]

İngiliz orduları 25 Nisan 1915 sabahı şafak sökerken Gelibolu Yarımadası’nın birbiriyle bağlantısı olmayan altı kumsalına çıktı. Düşman saldırısının ne zaman başlayacağını bilen ama nerede başlayacağını bilmeyen Türkler bir sürprizle karşı karşıya kalmışlardı ve o gün yenilgiye uğrayabilirlerdi.[10]

Çıkarmanın kuzey ucunda olan Arıburnu, oraya çıkan Avustralyalı ve Yeni Zelandalı askerler için de tam bir sürpriz olmuştu. Donanma onları yanlış kumsala çıkartmıştı. Dik yamaçları tırmanınca karşılaştıkları Türk askerleri kaçtılarsa da, komutanları Mustafa Kemal, askerleri yeniden topladı. Savaş bütün gün sürdü. Her iki tarafın da üstünlüğü ele geçirdikleri pek çok durum ortaya çıktı. Ancak sonunda Türkler ANZAK birliklerini geri püskürttü.[11]

Gelibolu’nun ucunda diğer birlikler S, V, W, X ve Y kod adlı kumsallara çıkmışlardı.[12] Bu beş sahile yapılan çıkarmalar esas olarak sekiz kilometreden az büyükçe bir çevrede meydana gelen tek bir harekâtın parçalarıydı.

Y’de Türkler yoktu ve birlikler kumsala hâkim olan tepeye çıktılar, ancak ilerlemeye devam edecekleri yerde, komutanın kimde olduğu kargaşası nedeniyle oldukları yerde kaldılar. X’te küçük bir direnişle karşılaşan birlikler de çıktıkları tepede durakladılar. S’de çıkartma birlikleri fazla bir direnişle karşılaşmadılar, ancak onlar da hâkim tepeye çıkmadan kumsalda kamp kurdular.

İngilizler donanmanın destek ateşine aşırı bel bağladığından, ana çıkarma noktası olarak W ve V sahillerini seçmişlerdi. İngiliz donanmasının bu iki sahile aşırı yoğunlaşması, Türklerin doğru bir şekilde ana hedefin bu sahiller olduğu sonucunu çıkarmasına neden olmuştu. Direnişin hiç olmadığı veya zayıf olduğu sahillerin aksine bu iki sahilde karşılaşılan direniş İngiliz birliklerinin moralini bozmuş, cesaretlerini kırmıştır.[13]

Arıburnu’nda ise tüm olumsuzluklara rağmen çıkarma başarıyla gerçekleşmişti. Ancak diğer çıkarma bölgelerinde olduğu gibi birliklerin ilerleme yerine sahilde beklemesi zaferin elden kaçmasına neden olmuştu.[14] Seçilen beş sahilden üçü gün ağardıktan hemen sonra ele geçirilmişti. Dördüncüsü direnişle karşılaşılmadan alınmıştı. Türkler gün boyunca, kıyıdaki on iki İngiliz taburunun karşısına ancak iki tabur asker çıkarabilmişti. Ama buna rağmen İngiliz birlikleri akşam olduğunda sahillerde sıkışıp kalmıştı.[15]

Topların yatık mermi yollu olması ve kıyı gözlemcilerinin bulunmaması sebebiyle donanmanın ateşi etkili olmamıştı. İngilizlerin başarısını etkilen diğer bir önemli etken de ağır topların karaya zamanında çıkarılamamasıydı. 25 Nisan gecesi sahilde sadece dört sahra topu, dört dağ topu ve iki obüs bulunmaktaydı. Buna karşılık Türklerin elinde ise sadece bir batarya sahra topu vardı.[16]

Müttefik kuvvetler o gün sayısal bakımdan üstündü ve bölgedeki küçük Türk garnizonunu imha edebilirlerdi. Ancak 26 Nisan’da yani ikinci gün durum değişmişti. Türk yedekleri gelmeye başladı. Bir anlamda artık her şey sona ermişti. Müttefik güçler için artık Gelibolu’da ucuz bir zafer söz konusu değildi.

ANZAK birlikleri komutanı General Birdwood geri çekilmeyi önerdiğinde Hamilton siper kazılmasını emretti. Hamilton böylece farkında olmadan, başında bulunduğu sefer gücünü yenilgiye sürüklemiş oldu. Zira siper kazmak durumu olduğu gibi sürdürme sonucunu doğuracaktı. Gerçekten de sabit mevzilere karşı yapılan kanlı ve sonuçsuz saldırılarla Gelibolu, batı cephesindeki siper savaşının uzun bir tekrarı olacaktı.[17]

Hamilton, 6 Ağustos’ta Anafartalar bölgesine bir baskın gerçekleştirdi. Fakat ilk taarruz başarısız oldu. İkinci hücum ise birliklerin tecrübesizliği ve daha da önemlisi bölgede bulunan komutanların beceriksizliği ve hareketsiz kalmaları yüzünden fırsattan yararlanamadı. İngiliz çıkarma planı Nisan taarruzundan çıkarılan derslere göre hazırlanmış oldukça detaylı bir plandı. Fakat hatalı koordinasyon ve berbat bir liderlikle boşa çıkarılan muhteşem bir kurmay çalışmasının çarpıcı bir örneğiydi.[18]

Anafartalar taarruzu ya da Ağustos taarruzu Çanakkale Savaşı’nın en büyük muharebesiydi. Zira bu taarruz, liderliğin planlamadan daha önemli olduğunun anıtsal bir örneğidir. Burada, General Hamilton gibi millerce uzakta bir adada bekleyen bir komutan değil, işinin başında duran bir komutan görmekteyiz.

Napolyon’un “Savaşta çok asker hiçbir şey, bir asker her şey demektir” sözündeki o asker (komutan) burada (Anafartalar’da) Mustafa Kemal’di. Bir tarafta enerjik bir hareket, diğer tarafta aşırı bir acziyet hali vardı. İngilizlerin aşırı yavaş davranması, enerji ve liderlik eksikliği çok iyi görülmekteydi. Türkleri takip etmek, hatta teması korumak için hiçbir çaba göstermediler.[19]

Anafartalar’da Türk Ordusu İngiliz Ordusu’nu değil, Mustafa Kemal Hamilton’u yenmiştir. Bu iki komutan yer değiştirmiş olsaydı, çıkarma şimdiki gibi kederli bir bozgun değil, büyük bir başarı örneği olurdu.[20]

Hamilton askerlerini, Türklerle sonuçsuz bir savaşa sokacak biçimde mevzilendirmişti. Türkler siperlerini hâkim tepelerde kazarlarken İngiliz komutanları askerlerine kumsallarda mevzilenme emri verdi. Müttefik güçleri deniz kıyısında bir var olma savaşı vermeye başlamışlardı. Yaşanan liderlik eksikliği bütün planı alt üst etmiş ve felakete uğratmıştır.

Her ne kadar komutanları sömürge savaşlarında küçük birlikleri sevk ve idare etmekte kabiliyetli olsa da büyük savaşlarda büyük birlikleri sevk ve idare etmek için yeterince hazırlıklı olmamasıydı. Ve Çanakkale’de İngiliz planının nihai kusuru cesaret noksanlığı değilse de aşırı özgüvendi.

25 Nisan’da hızlı, baskın tarzında düşünülen çıkarma harekâtı gerçekleşmemiş, siper savaşının getirdiği kilitlenmeyle, sekiz ay süren uzun ve şiddetli bir mücadeleye dönüştü. Çarpışan ordular, sonunda İtilaf kuvvetlerinin yenilgisiyle sonuçlanan bu süreçte ağır kayıplar verdi.

Tarihin En Başarılı Geri Çekilme Harekâtı: Gelibolu’yu Boşaltmak

Savaş Konseyi üyelerinden pek çoğu, çok geçmeden tek çözümün siperleri boşaltmak olduğuna inandılar, ancak Churchill ile Kitchener buna karşı direndiler. Churchill, yenilgiyi asla kabul edemeyeceği için, Kitchener ise İngiliz ordusunun bir Ortadoğu ordusu tarafından yenilgiye uğratılmasının felaket olacağına inandığı için.[21]

Churchill hem Çanakkale savaşını başlatan, hem de İngiltere’yi o savaşta yenilgi üstüne yenilgiye uğratan insan olarak görülüyordu. Boğaz Savaşı Nisandan sonra Donanma Bakanlığı’nın operasyonu olmaktan çıktıysa da, devam eden kayıplardan ve Gelibolu’da umutsuzca süren savaştan Churchill sorumlu tutuluyordu. Kitchener öylesine saygındı ki, basın, kamuoyu ve parlamento yapılan budalaca yanlışlıklardan onun sorumlu olduğunu kabul edemiyordu.[22]

Donanmayı Gelibolu saldırısına tek başına gönderme planının Lord Kitchener’e ait olduğu, Savaş Konseyi dışında pek bilinmiyordu. Karar için Churchill suçlandı. Gelibolu’daki subaylar da daha önceki deniz saldırısının Churchill’in bir gösteriş hamlesi olduğunu düşünüyordu.

Churchill’e her yandan hakaret yağıyor, politik durumu giderek kötüleşiyordu. 14 Mayıs’ta Churchill ile İngiltere’nin en büyük denizcisi, Donanma Komutanı, Lord Fisher arasındaki bir tartışma olayları kopma noktasına getirdi. Churchill, Donanma Bakanlığı’ndan alındı ve kendisine yetkileri sınırlı bir devlet bakanlığı verildi.[23]

Churchill’in eşi, yıllar sonra Lloyd George’dan “Galli hilekâr”, Churchill’in mesleğini yıkmış olan bir Yehuda olarak söz etmiştir. Churchill’in kuzeni Marlborough Dükü de 24 Mayıs’ta gönderdiği bir notta, “Lloyd George senin canına okudu” diyordu.[24] Churchill’in kendi sözleri ise şöyleydi: “Politik bir entrikanın kurbanı oldum. İşim bitti artık!”[25]

Lloyd George ise Çanakkale Savaşı’nı hep Churchill’in suçu olarak görmüştür. Churchill’in Bakanlıktan ayrılmak zorunda olduğu ortaya çıkınca şöyle demişti: “Bu, savaşı yıllardır sürdüren bir insana İntikam Tanrıçasının verdiği yanıttır. Savaş geldiğinde bunu kendisi için bir büyüklük fırsatı olarak gördü ve binlerce kişiye getireceği güçlük ve sefalete hiç aldırış etmeden riskli bir sefere girişti.”[26]

Yeni hükümetin önündeki acil askeri sorun Çanakkale seferi konusunda ne yapılacağıydı. Savaş Konseyi, Çanakkale Komitesi adını alarak konuyu görüşmek üzere ilk toplantısını 7 Haziran 1915’te yaptı. Muhafazakâr Parti Lideri Bonar Law ya seferden vazgeçilmesi ya da zaferi garanti etmek için Gelibolu’ya yeterli destek gönderilmesi gerektiğini düşünüyordu. Ancak Kitchener Türklerin Gelibolu’da kaç askeri olduğunu bilmediği gibi kazanmak için ne kadar İngiliz askerine gerek olduğunu da bilmiyordu.[27]

Yapılması gerekenler konusundaki konuşmalar sonbaharın sonlarına kadar sürdü. Kabine’nin görüşü Gelibolu’dan çekilme yönündeydi; çünkü Kitchener başarı vaat eden bir alternatif önerememişti. Durumu sona erdirmek istemesine karşın, çekilmenin “İmparatorluk tarihinin en feci olayı olacağını” düşünüyordu.[28]

Kabine, Kitchener’in onayı olmadan ve savaş alanındaki Hamilton da umutlu kaldıkça, Gelibolu’dan çekilme emrini vermekte istekli değildi. Oysa Gelibolu kıyılarında durum umutsuzdu. Sonunda Hamilton görevden alındı. Yeni İngiliz komutanı durumun umutsuz olduğunu hemen gördü ve derhal çekilmeyi önerdi. Ancak sorun her zaman olduğu gibi Lord Kitchener’di. Gerçekten de Kitchener gidip de savaş alanını kendi gözüyle görünce Gelibolu’dan çekilmek gerektiğini kabul etmek zorunda kaldı. Ve 1916 yılı başında seferin en başarılı operasyonu olan boşaltma işleri gerçekleştirildi. Geri çekilme emri, Arıburnu ve Anafartalar’da 19/20 Aralık 1915 gecesi ve Seddülbahir’de 8/9 Ocak 1916 gecesi yerine getirildi.[29]

Sonuç

Çanakkale, İngiltere için yazgısı baştan belli olan bir cepheydi. Çünkü hiçbir rasyonaliteye dayanmıyordu. Daha çok duygulara hitap eden bir cepheydi. Çanakkale harekâtı, gerekli strateji ve taktikler profesyonelce değerlendirilerek değil, daha ziyade arzu giderme dürtüsüyle girişilen bir harekâttı. Oysa Peter Hart’a göre Çanakkale harekâtı kötü şans ve yetersiz komutanların mahvettiği parlak bir fikir değil, asla başarılı olamayacak bir karmaşalar dizisiydi. Çanakkale harekâtına ilişkin düzgün bir kurmay değerlendirmesi yapılmış olsaydı harekât başlatılmazdı bile.

Yine Peter Hart’a göre, Çanakkale’ye yönelik İngiliz tutumu, romantik klasisizm süzgecinden geçmiş bir hüsnü kuruntu yaklaşımıydı. İngilizlerin aksine Fransızlar, akıbeti belli Çanakkale harekâtını her zaman önemsiz göstermeye çalıştılar. Çanakkale, sonunda Batı Cephesinde karar verilecek küresel bir çatışmada yalnızca küçük bir cepheydi, birçok cepheden sadece biriydi. Savaşın kaderinin belirleneceği ve Alman ordusunun yenileceği yer Batı Cephesiydi.

Harekât boyunca İngilizler Türklerin sayısal gücünü abartırken, aynı zamanda Türk askerinin kolektif askeri becerisini ve kararlılığını küçümsediler. Başarısızlığın kanıtları yığılınca, geleneksel tepki herkesi suçlamak oldu. Benim dışımda herkes hatalı havası oluştu. Oysa Çanakkale’de komuta kademesinin her düzeyinde hatalar yapıldığı inkâr edilemez. Operasyon planlaması acınacak durumdaydı. Komuta ve kurmaylık düzeyindeki bu askeri yetersizlik ve amatörlük ölüme mahkûmdu.[30]

Peter Hart’a göre Çanakkale amacına ulaşamayacak bir çılgınlık, sersemce düşüncenin ürettiği bir ahmaklıktı. 1915’de İngilizler kolay yoldan zafere ulaşmayı amaçlayan bir dizi askeri maceraya giriştiler. Bu maceralardan en fazla yenilgiye mahkûm olanı, en yersizi Gelibolu Yarımadası’na yapılan saldırıydı.[31]

Sonuç olarak, gerçekçi hedeflerden yoksunluk, tutarlı plandan yoksunluk, deneyimsiz birlik kullanma, haritaları ve istihbaratı anlayamama ya da yeterince anlatamama, yetersiz topçu desteği, yetersiz lojistik ve tıbbi düzenlemeler, düşmanın küçümsenmesi, kolayca kopan iletişim, yetersiz yerel komutanlar ve üstüne üstük, acımasız yenilgiye yol açan yersiz özgüven bolluğu İngilizleri Çanakkale’de hezimete götürmüştür.[32]

Ancak Gelibolu, 20. yüzyılın en önemli iki şahsiyeti için kader anı olmuştur: Donanma Bakanı Winston Churchill ve o sırada Türk ordusunda bir subay olan Mustafa Kemal. Churchill şansını çok fazla zorladı ve sonunda stratejik yetersizliğinin korkunç sonuçlarından ötürü saygınlığını yitirdi. Mustafa Kemal için Gelibolu bir fırsattı. Savaş sonrasında Atatürk olarak Türkiye’nin başına geçmesini olanaklı kılacak askeri becerilerini ve liderlik üslubunu Çanakkale’de göstermişti.[33]

İtilaf Devletleri 25 Nisan 1915’de yaptıkları sürpriz saldırıyla kolay ve kansız bir zafer kazanabilirlerdi; ancak 259 gün sonra (8.5 ay sonra) Çanakkale’nin kana bulanmış kumsallarından yenilgiyle çekilirken, tarihin en pahalı askeri çatışmalarından birini kaybettikleri ortaya çıktı. Her iki yanda yarım milyon asker savaşmıştı ver her iki taraf da çeyrek milyon kayıp vermişti. Bu durum aynı zamanda geleceğin de bir habercisiydi; geri kalmış sanılan bir Asya ordusu modern bir Avrupa ordusunu yenmişti. Mustafa Kemal savaşın dehası olacak, taktik durumu ve geleceği görebilen bir komutan olduğunu kanıtlayacaktı.[34]

İngilizler çıkarmanın ve ikmal işlerinin küçük ayrıntıları içinde öyle sersemlemişlerdi ki, karaya çıktıktan sonra harekete geçmek yerine altın değerindeki dakikaları hatta günleri boşa harcamışlardı. Basil Liddell Hart’a göre taarruzu, direnişten ziyade yorgunluk başarısızlığa uğratmıştı. Yorgunluk ve uykusuzluktan bitkin düşen birlikler, taarruzu idame ettirecek enerjiye sahip değildi. Birlikler karaya çıktıktan sonra ziyan edilen zaman ve kaçırılan fırsatlar, halkın Çanakkale Savaşları hakkındaki romantik tutumu nedeniyle görülememişti. Kaybedilen fırsat yeniden elde edilebilir miydi? Bu soruya tarihin cevabı “evet” idi.[35]

Kaybedilen zamanın ve kaçırılan fırsatların farkına varan tek adam, açıkta demirlemiş bir gemide bulunan General Hamilton’dı. Ancak Hamilton çıkarmanın harekât yetkisini 29. Tümen komutanı Hunter-Weston’a devretmiş ve yetkisinde hiçbir ihtiyat bırakmamıştı. Dolayısıyla Hunter-Weston’a tavsiye niteliği dışında müdahalede isteksiz olması bir bakıma doğaldı.

Almanlara göre İngilizler başarılarından azami ölçüde yararlanma yeteneğinden yoksundu. Taktik çatışmalar sırasında doğru anları çoğunlukla kaçırırken muharebede yakaladıkları fırsatları da değerlendiremediler. Bunun nedenleri uyguladıkları yöntemelerdi. İngiliz emirleri olağanüstü küçük ayrıntılara kadar inmekteydi. Her şey önceden dikkatli şekilde düşünülmüş, süreler önceden belirlenmiş, düşman hattına ulaşılan ana kadar kontrol altında tutulmuştu. Alt düzey komutanlar muharebe sırasında verilen emirlerin dışına kesinlikle çıkmadılar. Bu yüzden anlık istihbaratın yarattığı fırsatları kaçırdılar, savaşın bütün yöntemlerini, yollarını ve kurallarını bilinçli bir şekilde kenara ittiler. Oysa zafer, ancak enerjik bir şekilde ileri atılmakla kazanılabilirdi.[36]

Nihayet, gerek taarruz gerekse savunmada, kritik mevkilerde seçilmiş subayların kullanılması büyük önem taşımaktadır. Anafartalar’da Türk Ordusu İngiliz Ordusu’nu değil, Mustafa Kemal Hamilton’u yenmiştir. Bu iki komutan yer değiştirmiş olsaydı, çıkarma şimdiki gibi kederli bir bozgun değil, büyük bir başarı örneği olurdu.

Türkiye ise, Çanakkale Savaşları sonunda artık yıldızı sönmeye başlayan Enver Paşa yerine Mustafa Kemal’in doğuşuna tanık oluyordu. Bu büyük komutan kısa bir süre sonra Türkiye Cumhuriyeti’ni kuracak ve Çanakkale’nin “Sarı Paşası” Türk halkının gönlünde ve gözünde “Kurtarıcısı” olacaktı.

Çanakkale Zaferimizin 109. yıldönümü kutlu olsun…

[1] Bonham Carter, Winston Churchill, s. 361.

[2] Gilbert, Churchill: The Challenge of War, s. 371.

[3] Fromkin, Barışa Son Veren Barış, s. 128.

[4] Fromkin, Barışa Son Veren Barış, s. 128.

[5] Fromkin, Barışa Son Veren Barış, s. 128.

[6] Hart, Birinci Dünya Savaşı Tarihi, ss. 180-181.

[7] Mütercimler, Gelibolu-1915, s. 202.

[8] Yunan Genelkurmay’ından ödünç alınan bir haritayla gitmişti.

[9] Sir Ian Hamilton, Gallipoli Diary, C. 1, (London: Edward Arnold, 1920), s. 25.

[10] Fromkin, Barışa Son Veren Barış, s. 131.

[11] Fromkin, Barışa Son Veren Barış, s. 131.

[12] V=Ertuğrul Koyu, Y=Zığındere Koyu, W=Teke Koyu, X=İkiz Koyu, S=Morto Koyu, Z=Arıburnu

[13] Fromkin, Barışa Son Veren Barış, s. 131. Ayrıca bkz. General G. S. Patton, Gelibolu Savunması (Bir Karargâh Çalışması), Çev. İsmail Hakkı Yılmaz, (İstanbul: Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları, 2017).

[14] Patton, Gelibolu Savunması, ss. 80-81.

[15] Patton, Gelibolu Savunması, ss. 80-81.

[16] Patton, Gelibolu Savunması, ss. 80-81.

[17] Fromkin, Barışa Son Veren Barış, s. 131.

[18] Patton, Gelibolu Savunması, s. 124.

[19] Patton, Gelibolu Savunması, ss. 119, 138.

[20] Patton, Gelibolu Savunması, s. 161.

[21] Fromkin, Barışa Son Veren Barış, s. 131.

[22] Fromkin, Barışa Son Veren Barış, s. 131.

[23] Fromkin, Barışa Son Veren Barış, ss. 132-134.

[24] Gilbert, Churchill: The Challenge of War, s. 476.

[25] Lord Riddell’s War Diary, s. 89.

[26] Gilbert, Churchill: The Challenge of War, s. 440.

[27] Fromkin, Barışa Son Veren Barış, ss. 135-136.

[28] Fromkin, Barışa Son Veren Barış, ss. 135-137.

[29] Fromkin, Barışa Son Veren Barış, ss. 136-137.

[30] Peter Hart, Gelibolu, ss. 533-534.

[31] Peter Hart, Gelibolu, s. 9.

[32] Peter Hart, Gelibolu, ss. 540-541.

[33] Peter Hart, Gelibolu, ss. 9-10.

[34] Fromkin, Barışa Son Veren Barış, ss. 129, 137.

[35] Hart, Birinci Dünya Savaşı Tarihi, s. 233.

[36] Patton, Gelibolu Savunması, s. 19.

Devamını Oku

“Dünyada her şey kadının eseridir.” Atatürk

“Dünyada her şey kadının eseridir.” Atatürk
4

BEĞENDİM

ABONE OL

Kadın olmak tüm dünyada zor. Bu coğrafyada daha zor. Türkiye de ise zordan zor.[1] Ülkeler arasında sadece görece farklar var. Ve aslında tarih boyunca tüm coğrafya ve ülkelerde kadın olmak zor olmuş. Eğer Türkiye’de ve dünyada kadın haklarından söz edeceksek, kadını önce birey, insan olarak kabul etmemiz gerekir. O zaman birçok sorun kendiliğinden çözülmüş olur zaten. Kadınlar, çok uzun bir süre, insan haklarından eşit bir biçimde yararlanamadılar. Zira bilindiği üzere hiçbir zaman dünyayı, erkeklerle eşit bir biçimde paylaşamadılar. Bu eşitsizlik, biçim açısından toplumdan topluma, dönemden döneme farklılıklar gösterse de, kimyası hiç değişmedi. Kadınların kitaplar dolduracak kadar çok derdi var. Bu bile tek başına kadın olarak yaşamanın ne çileli bir yol olduğunu ispatlar.

Her toplumda olduğu gibi Türk toplumunda da kadının önemli bir yeri vardır. Kadın, aile ve toplum arasında bir köprü görevini görür. Kadının toplumsal hayatta yerine getirdiği görevleri itibariyle sosyal sistemin işleyişine katkısı büyüktür. Ancak kadının toplumsal hayatta yerini alabilmesi ve kendinden bekleneni yerine getirebilmesi için öncelikle yasalarda cinsiyete dayalı fırsat eşitliğinin olması gerekir.

Her toplumun kültürel değerleri, tarihi, inançları, ekonomik, siyasal ve sosyal hayatı kendine hastır. Bu unsurlar göz önünde bulundurulduğunda, Türk kadınının da geçmişten günümüze toplumsal alanda var olmasına ilişkin kendine özel bir serüveni söz konusudur. Türklerde kadının toplum içindeki konumu, tarihi dönemler itibariyle farklılıklar gösterir. Osmanlı öncesi çeşitli Türk devletlerinde kadının önemli ve saygın konuma sahip olduğunu görmekteyiz.

Eski Türk toplumunda hem erkek hem kadın eşit haklara sahipti ve cinsiyet ayrımı asla yapılmıyordu. Kadınlar büyük bir serbestliğe sahipti. Ata binmek, avlanmak, dövüşmek ve şaman ayinlerini düzenlemek gibi görevleri üstlenebilirlerdi. Boyları üzerinde çok etkili oldukları ve hatta devlet içinde yüksek görevlere geldikleri dönemlerde olmuştur. Devlet yönetiminde hatunluk hukukuna sahip Türk kadınının, eşinin yanında bir yeri ve söz hakkı bulunmakla beraber zaman zaman bu konuda eşlerinin önüne geçtiklerini de görmekteyiz. Kağan’ın yanında hatunu, resmi törenlere katılmış, elçileri karışlamış ve yeri geldiğinde devletini temsil etmiş adeta bir diplomat vazifesi görmüştür. Yönetim, askerlik, dini görevler ve devlet memuriyetinde bulunmuş bunun yanında sosyal hayatta ve aile hayatında da önemli rollere sahip olmuşlardır. Kadın ve erkeğin yaşam tarzı gereği aynı anda savaşması gerektiğinden buna hazırlıklı oluyorlardı. İskit kadını asker olarak yetiştirilmiş, silah eğitimi almıştı. Savaşlarda kadınların sayısı ve kuvveti önemli bir unsur olmuştur. Bu durum kadının eve kapalı, sadece ev işleriyle uğraşan bireyler olmadığını göstermektedir.

Selçuklular kadına çok önem vermişlerdir. Tuğrul Bey Halifenin kızı ile evlenince karısını yanına oturtmuştu. Ziyaretlerine gelen halife bunu görünce hiddetlenmiş ve kızını kovmaya kalkmış, Tuğrul Bey bu duruma müdahale etmek zorunda kalmıştır. İslâmiyet’in etkisine rağmen, 300 yıl kadar süren Selçuklu egemenliği döneminde Türk kadını aktiftir. Günlük yaşamda erkeklerle beraberdir. Eve kapatılmamıştır. “Harem” henüz bilinmemektedir. Kadınlar adına Medrese, Hastane ve Kütüphaneler yapılmaktadır.

13. yüzyılda Anadolu Selçuklularında Bacıyan-ı Rum teşkilatı vardır. Kuruluş ve çalışma şekli ne olursa olsun öyle anlaşılıyor ki bacılar teşkilatı toplumda boşluğu ve eksikliği hissedilen bir konuda kadınların teşkilatlandırılması konusunda düşünülerek ortaya çıkarılmış bir teşkilattır. “Bacıyan-ı Rum” teşkilatı, o günkü toplumda kadınların sosyal, ekonomik, kültürel hatta askerî ve siyasî alanlarda ne kadar etkin rol aldıklarının en somut göstergesidir.

Osmanlı döneminde ise, kadın haklarında bazı kısıtlamalar görülür. Hiçbir hak konusunda erkeklerle eşit düzeyde kabul edilmez. Kadınlar aleyhine eşitsizlik kurumsallaşmış olsa da kadınların hiçbir güç ve etkiye sahip olmadıkları anlamına gelmemektedir. Kadınlar, hukukun ve göreneklerin sınırları içinde olsa bile, içine sürüldükleri ev ve ailede zevcelik, özellikle de dinsel olarak yüceltilen annelik rolleri sayesinde otorite ve etki uygulama olanağına sahip olmuşlardır. Ancak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, halifeliğin alınmasıyla birlikte Osmanlı Türk toplumu her alanda Arap kültürünün etkisi altına girmiştir. Benzer bir durumun günümüzde de yaşandığı unutulmamalıdır.

Cumhuriyet yönetimine girilmesi ile birlikte Türkiye’de kadına verilen değer önem kazanmıştır. Türk kadınının çeşitli mesleklere girmesini bizzat Atatürk teşvik etmiştir. Cumhuriyetle birlikte Türk kanını sırasıyla eğitim, medeni ve siyasal alanda haklarını elde etmiştir. Ancak bu sosyal ve siyasal haklarını Türk kadını günümüze kadar hakkıyla kullanabilmiş midir? Bu soruya olumlu yanıt vermek güçtür. Kadın-erkek eşitliği konusunda halen bazı sorunlar vardır. Çalışan kadın, ev ve çocukların sorumluluğuna ek olarak, iş sorumluluğu da yüklenmiş durumdadır. Kadın genel olarak bu sorumluluğunu eşleriyle paylaşamamaktadır. Genelde Türk kadınından beklenen, özellikle de son yirmi yılda, geleneksel rollerini aksatmadan sorumluluklarını yerine getirmesidir.

Atatürk yaptığı devrimlerle en çok kadının yaşam koşullarının iyileştirilmesi yönünde çalışmıştır. Cumhuriyet devrimleri kadınlara yeni ve çağdaş bir kimlik kazandırmıştır. Kadınların birey olarak öne çıkmalarını, bastırılmış ve sınırlandırılmış yeteneklerini göstermelerini, yeni bir kimlikle toplumda yeniden var olmalarını sağlamıştır. Kadınların kendilerini tanımlaması ve toplumda statü kazanması konusunda var olan yanlışların üzerine gidilerek, Türk kadınının hem toplumsal hem de ekonomik bağımsızlığını elde etmesi yönünde adımlar atılmıştır. Ancak Atatürk’ün kadının özgür bir birey olması yönünde gerçekleştirdiği devrimler, toplum tarafından tam olarak içselleştirilmediği, kadına yönelik şiddetin ve ihmalin son yıllarda oransal olarak arttığı gözlemlenmektedir. Son yıllarda kadına yönelik her türlü şiddettin giderek arttığı görülmektedir.

Toplumun bazı kesimlerinde kadın bir obje olarak görülmekte ve evden başka bir yaşam alanının olmadığı düşünülmektedir. Nitekim toplumsal kontrol ve baskı, geleneksel sistemin içinde kadınların varlığını görünmez bir hale getirmektedir. Dolayısıyla kadına biçilen roller; kocasına eş, evine hizmetçi, doğurgan olması (özellikle de erkek çocuk doğurmak), çocuğuna iyi bir anne olmak, eşinin ailesine, sülalesine vs. sınırsız hizmet etmek toplumun zihniyetine uygun düşmektedir.

Cumhuriyetin ilanından önce, sosyal ve siyasi kadın teşkilatı olarak Anadolu ve Rumeli Kadınları Müdafaa-i Hukuk Vatan Cemiyeti kurulmuştur. Daha sonra Müdafaa-i Vatan Cemiyetinde rol oynayan kadınlar, 16 Haziran 1923 yılında kadının sosyal, ekonomik, siyasi haklarının sağlanması amacı ile Nezihe Muhiddin başkanlığında Kadınlar Halk Fırkasını kurulmuştur. Fırka, yeni siyasal düzende kadınların toplumsal ve siyasi haklarını kazanabileceğini öngörmüştü. Kadınlar Halk Fırkası, Darülfünun’da toplanan “Kadınlar Şurasında” şekillenmiştir. Her ne kadar adı fırka olsa da amaç siyaset değil öncelikle toplumsallaşma ve eğitim fırsatları yaratmaktır.[2] 1923 yılında kurulan Kadınlar Halk Fırkası, o sıralarda tüm ulusu temsil edecek bir Halk Fırkası’nın kuruluş hazırlığında olan Ankara Hükümeti tarafından pek olumlu karşılanmamıştı. Mustafa Kemal Paşa tarafından kadınlara parti yerine bir cemiyet kurmaları önerilmişti. Bu öneri doğrultusunda Türk kadınları 7 Şubat 1924’de Nezihe Muhittin’in öncülüğünde, üyesi olmaktan onur duyduğum, Türk Kadınlar Birliği’ni kurdular. Türk Kadın Birliği kurulmasıyla yayın organı olan “Türk Kadın Yolu” dergisi de yayın hayatına başlamıştır. Birçok konuda çalışma yapan Türk Kadınlar Birliği’nin ana çalışma alanlarından biri kadınların siyasal haklarıydı.

Bu bağlamda kadın hakları açısından önemli adımlardan biri 17 Şubat 1926 tarihinde İsviçre Medeni Kanunu’nu temel alan Türk Medeni Kanunu’nun kabul edilmesi olmuş ve kadınla erkeğin yasa önünde eşitliği ön plana çıkarılmıştır. Yine yasa ile çok eşlilik ve vekâletle evlenmek yasaklanırken, evlenme yaşı olarak kızların 18 yaşını bitirmesi şartı konulmuştur. Öte yandan kadınlara ilk siyasi hak, belediye seçimlerine seçmen olarak katılma hakkı olarak 3 Nisan 1930’da Belediye Kanunu ile tanınmıştır. 1934 yılında ise kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. Nitekim 1 Mart 1935’de, 18 kadın vekil meclise girmiş oldu. Türkiye’de kadınların seçme ve seçilme hakkı elde etmelerinin ardından, Uluslararası Kadınlar Birliği 12. Kongresi’ni İstanbul’da düzenlemiştir. Bu durum Türk Kadınlar Birliği’nin uluslararası alandaki etkinliğinin bir göstergesi ve Türkiye kadın hareketi için çok önemli bir gelişme olmuştur.

Kuşkusuz ki ilk önce kadın ve erkeğin hukuk açısından eşit olması gerekir. Bir toplumun yarısını oluşturan kadınlar, erkeklerle eşit tutulmazlarsa o toplum kendini istediği kadar demokratik olarak nitelendirsin, kendisini istediği kadar çağdaş ve ileri görsün, demokrasiden bahsetmek söz konusu olamaz. Dolayısıyla demokrasiyi gerçekleştirebilmek için eşitlik ilkesi tam anlamıyla dikkate alınmalı ve kadın erkek arasında eşitsizlik yaratan her türlü etken ortadan kaldırılmalıdır.

Kadının kalitesi artarsa toplumun da kalitesi artar. Toplumun tüm iyi ve kötü gelenekleri kadın eli ile yürür. Kültürü oluşturan ve yaşatan da kadınlardır. Toplumların kaderini ve mayasını kadınlar şekillendirir. Eğitilmiş bir kadının zarafet imbiğinden geçen çocuklar toplumun sağlıklı yapılanması için temel olacaktır. Kadınların cahil bırakılması ise toplumların intiharıdır. Dantel işleyen, mutfakta yemek yapan, tarlada çalışan her gün her yerde karşılaştığımız tüm kadınlar ne Kleopatra’dan daha az akıllılar ne de Hürrem Sultan’dan daha beceriksizdirler.

Sonuç olarak modernleşme ile birlikte Türk kadınının işgücüne, politikaya, eğitime ve sanata katılımı kadını erkeğe bağımlı olmaktan kurtaracağı gibi ülke düzeyinde işgücüne katılımını da kolaylaştıracaktır. Bu hem birey düzeyinde kadını mutlu edecek ve hem de rekabete yönelik dünya platformunda ülkenin gelişmesine katkı sağlayacaktır.

Atatürk’ün kadın hakları konusunda söylediği bazı sözler:

“Dünyada her şey kadının eseridir.”

“Ey kahraman Türk kadını! Sen yerde sürünmeye değil, omuzlar üzerinde göklere yükselmeye layıksın.”

“Milletimiz güçlü bir millet olmaya azmetmiştir. Bunun gereklerinden biri de kadınlarımızın her konuda yükselmelerini sağlamaktır. Bundan dolayı kadınlarımız ilim ve fen sahibi olacaklar ve erkeklerin geçtikleri bütün öğretim basamaklarından geçeceklerdir.”

“Bir toplum, cinslerden yalnız birinin yüzyılımızın gerektirdiklerini elde etmesiyle yetinirse, o toplum yarı yarıya zayıflamış olur. Bizim toplumumuzun uğradığı başarısızlıkların sebebi, kadınlarımıza karşı ihmal ve kusurdur.”

“İnsan topluluğu kadın ve erkek denilen iki cins insandan mürekkeptir. Kabil midir ki; bu kütlenin bir parçasını ilerletelim, ötekini ihmal edelim de kütlenin bütünlüğü ilerleyebilsin? Mümkün müdür ki; bir cismin yarısı toprağa zincirlerle bağlı kaldıkça öteki kısmı göklere yükselebilsin?”

Bir kadın değişir, dünya değişir. Şimdiden 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününüz Kutlu olsun…

size kadınlıkla lanetlenmiş bir varoluş hezeyanı anlatacağım.

sizi saçlarının ve ayaklarının ucu arasında olup biten şeylerden ibaret,

doğurmaya mahkûm,

çocuklarını kaybetmeye mühürlü,

yalnız, yapayalnız bir kalabalıkta dolaştıracağım.

içlerine açılan kapıların arkasına saklanmış kadınların

delirerek bedenlerinden dışarı açtıkları pencereden bakacağım.

o pencereden tekrar ve tekrar ve tekrar kendimi aşağı atacağım.[3]

[1] Hele de son 20 yirmi yılda. Sadece kadın olmak mı? Çocuk, hayvan ve ağaç (doğa ve çevre) olmakta da zor. Çünkü hepsi şiddetin her türlüsüne maruz kalıyor günümüz “Yeni” Türkiye’sinde.

[2] Parti başkanı Nezihe Muhittin başkan yardımcısı Nimet Remide, Latife Bekir, Şukufe Nihal’dir. Ayrıca Matlube Ömer, Safiye Hanım, üye olarak Nesime İbrahim, Zaliha, Tuğrul ve Faize Hanım’lar görev almışlardı.

[3] Mine Söğüt, Deli Kadın Hikayeleri (İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 2011).

Devamını Oku

Türkiye’yi Laikleştiren Yasalar

Türkiye’yi Laikleştiren Yasalar
4

BEĞENDİM

ABONE OL

3 Mart 1924, Türk tarihi için en önemli dönüm noktalarından biridir. Çünkü bu tarihte kabul edilen yasalar Türkiye’nin laikleşmesini sağlamıştır. 3 Mart 1924 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde üç önemli önerge ele alınmış ve tartışılarak yasalaşmıştır. Bunlar sırasıyla 429 sayılı Şer’iye ve Evkaf ile Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekâletlerinin kaldırılmasına dair yasa, 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat (Öğretimin Birleştirilmesi-Öğretim Birliği) yasası ve 431 sayılı Halifeliğin kaldırılmasına ve Osmanlı Hanedanının Türkiye Cumhuriyeti toprakları dışına çıkarılmasına dair yasadır.

Kaldırılan kurumların yerine Başbakanlığa bağlı Diyanet İşleri Başkanlığı, Vakıflar Genel Müdürlüğü ve Genelkurmay Başkanlığı kurulmuştur. Kabul edilen Öğretim Birliği yasasının en temel amacı ise, Misak-ı Milli sınırları içinde yaşayan bütün vatandaşlarımız arasında duygu ve düşünce birliği ile dayanışma amaçlarını sağlamaktı. Şer’iye ve Evkaf Vekâletinin kaldırılmasıyla bu vekâlet tarafından idare olunan okullar ve medreseler de kaldırılmış ve Türk Milli Eğitimi laik ve milli bir nitelik kazanmıştır. Hukuk bilimsel temeller üzerine oturtulmuştur. Ayrıca Bakanlar Kurulu dışında bırakılan Genelkurmay Başkanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığı siyasetten uzak tutulmak istemiştir.

Basit anlamda laiklik “din işleri ile devlet işlerinin ayrılması” şeklinde tanımlanıyorsa da, bu tanım Atatürk’ün laiklik anlayışını tam olarak yansıtmamaktadır. Atatürk’ün laiklik anlayışı, devleti ve onun kurumlarını, hukuku, eğitimi, kültürü, orduyu, siyaseti ve uzantılarını dinsel içerikten ve denetimden kurtarmaktı.

Öte yandan halifelik makamının bulunması Türkiye’yi iç ve dış politikasında iki başlı olmaktan kurtaramamıştı. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik ve laik niteliğinin tam anlamıyla gerçekleştirilmesi, korunması ve geliştirilmesi açısından halifeliğin kaldırılması gerekiyordu. Hilafet, ümmet düşüncesi üzerine kurulmuş bir kurumdur. Milliyetçilik ve Milli egemenlik düşüncesi üzerine kurulan yeni Türkiye’nin bu ortaçağ kurumu ile bağdaşması mümkün değildi. Hilafetin Kaldırılmasına ve Osmanlı Hanedanının Türkiye Cumhuriyeti dışına çıkarılmasına dair kanunla Osmanlı Monarşisinin dayandığı dini kurum da ortadan kaldırılmış ve Yeni Türkiye demokratik ve laik gelişme yolunda son ve önemli bir adım daha atmıştır. Halifeliğin kaldırılması ile milletimiz daha güçlü bir biçimde dünya milletleri arasındaki onurlu yerini alabilmiştir. Atatürk’ü Halifeliğin kaldırılması konusunda zorlayan en güçlü etken, halifelik var oldukça yapmayı düşündüğü laik inkılaplara imkân olamayacağı düşüncesiydi.

Atatürk, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı başarı ile bitirdikten sonra, hemen Türkiye Cumhuriyeti’ni ve onun dayandığı Türk ulusunu çağdaş ve uygar toplumların arasına sokmak için çağdaşlaşma hareketlerine girişti. O dönemde, çağdaş uygarlığın en son basamağında yer tutan Batı uygarlığından esinlenip, milli benliğinden kopmayarak çağdaş ve uygar Türk ulusunu meydana getirecek ve Türk kalarak çağdaşlaşacak çağdaş ve ulusal atılımlara girişti. Bu orijinal teşebbüs ve başarı, Atatürk’ün çeşitli konuşma ve el yazılarında görülmektedir. Bunlar ve bunlarla ilişkili eylemler, yalnız siyasi sistemin, yalnız eğitimin ve yalnız sosyal hayatın değişimi ve yenileşmesiyle kalmamış, Türk insanının düşünce yapısının ortaçağ zihniyetinden kopup, aydınlanmanın ışığı ile yeni Türk insanını ve Türk Rönesans’ını yaratmayı amaçlamıştır.

Batı uygarlığından esinlenerek çağdaş topluma kavuşma özlemi, Osmanlı Devleti’nde çok önce başlamıştır ama Osmanlı ıslahatçılarının Batı’ya yönelişleri ile Atatürk liderliğindeki Batı’ya yöneliş arasında önemli bir ayrılık vardır. Osmanlı ıslahatçıları maddi kültür ve manevi kültür ayrımını başka bir deyişle “kültür” ile “uygarlık” arasındaki yapay ayrımı, Osmanlı Devleti’nin son günlerine kadar sürdürdüler ve çağdaşlaşmanın gerektirdiği atılımları yürütemediler. Zira Osmanlı Devleti’nin yıkılmasındaki başlıca etkenlerden birisi de budur. Atatürk’ün önderlik ettiği atılımlarda kültür ve uygarlık ayrımı söz konusu olmamıştır. Atatürk döneminde Batı uygarlığı bütünüyle alınmış ve toplumun yapısına aşılanarak kökten gelişme ve değişmeye olanak sağlanmıştır.

Dolayısıyla bugün, Türkiye Cumhuriyeti dünyanın en gelişmiş devletleri arasındadır ve insanlık âleminin saygın bir üyesidir. Tarih boyunca olduğu gibi, bugün de devletimizin ve ulusumuzun güçlenmesini, kalkınmasını istemeyen iç ve dış güçler vardır. Bu güçlerin engellemelerine rağmen devletimiz tüm güçlükleri başarıyla aşmakta, çağdaş uygarlık yolunda dev adımlarla yürümektedir. Türkiye Cumhuriyeti; laik, demokratik, hukuksal yapısıyla ve bilinçli vatansever yurttaşlarının çalışmalarıyla daha da yücelecek ve sonsuza dek yaşayacaktır.

Görülmektedir ki, 3 Mart 1924 tarihi, Cumhuriyet tarihimizin en önemli dönüm noktalarından biridir. Bu tarihte yasalaşan üç önemli kanunun çağdaş, demokratik ve özellikle laik devlet ve toplum yapısına kavuşmak açısından oynadığı rol ortadadır. Fakat ne yazık ki, bu yasaların önemi sonraki Cumhuriyet kuşaklarına yeterince anlatılamadı, öğretilemedi. Yani, 3 Mart 1924 tarihi bir anlamda unutuldu, bir anlamda da önemine uygun değerlendirilemedi. 3 Mart 1924 ruhu kavranamadı. Sıkıntılar da o yüzden yaşanır oldu.

Türkiye’yi laikleştiren 3 Mart 1924 devrim yasalarının kabulünün 100. Yıldönümü kutlu olsun. Kısaca laiklik özgürlüktür!

 

Devamını Oku


Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.