http://www.kadinescort.net/ http://www.ddtshanghaiescort.com Sakarya escort Gaziantep escort Denizli escort Adana escort Hatay escort Aydın escort İzmir escort Ankara escort Antalya escort Bursa escort İstanbul escort Kocaeli escort Konya escort Muğla escort Malatya escort Kayseri escort Mersin escort Samsun escort Konya escort Sakarya escort Samsun escort Kocaeli escort Kayseri escort İzmir escort Hatay escort Gaziantep escort Diyarbakır escort Ankara escort Adana escort Antalya escort Bursa escort Mersin escort Aydın escort Balıkesir escort Çanakkale escort Balıkesir escort Çanakkale escort Tekirdağ escort Eskişehir escort Yalova escort Rize escort Amasya escort Bolu escort Erzincan escort Şırnak escort Van escort Yozgat escort Zonguldak escort Afyon escort Adıyaman escort Bilecik escort Aksaray escort Ağrı escort Bitlis escort Siirt escort Çorum escort Burdur escort Diyarbakır escort Edirne escort Düzce escort Erzurum escort Kırklareli escort Giresun escort Kilis escort Kars escort Karabük escort Kırıkkale escort Mardin escort Kırşehir escort Kahramanmaraş escort Manisa escort Muş escort Kastamonu escort Ordu escort Nevşehir escort Sinop escort Osmaniye escort Şanlıurfa escort Sivas escort Trabzon escort Tokat escort Ardahan escort Bartın escort Karaman escort Batman escort Bayburt escort Bingöl escort Elazığ escort Gümüşhane escort Hakkari escort Isparta escort Uşak escort Iğdır escort Kıbrıs escort Kütahya escort Manisa escort Muğla escort Tekirdağ escort Trabzon escort Yalova escort Isparta escort Kahramanmaraş escort Ordu escort Rize escort Sivas escort Afyon escort Aksaray escort Giresun escort Şanlıurfa escort Yozgat escort Erzurum escort Amasya escort Çorum escort Tokat escort Uşak escort Van escort Bolu escort Burdur escort Kırşehir escort Niğde escort Osmaniye escort Zonguldak escort Düzce escort Edirne escort Erzincan escort Karabük escort Karaman escort Kastamonu escort Kırıkkale escort Kırklareli escort Ankara escort Bursa escort Antalya escort Kocaeli escort İzmir escort Konya escort Diyarbakır escort Samsun escort Mersin escort Hatay escort Malatya escort Muğla escort Tekirdağ escort Kütahya escort Aydın escort Manisa escort Trabzon escort Balıkesir escort Afyon escort Sivas escortÇanakkale escort Isparta escort Yalova escort Giresun escort Kahramanmaraş escort Şanlıurfa escort Ordu escortTokat escort Yozgat escort Çorum escort Erzurum escort Elazığ escort Aksaray escort Kastamonu escort Kırklareli escort Rize escort Kırıkkale escort Burdur escort Karabük escort Kırşehir escort Bilecik escort Niğde escort Amasya escortUşak escort Edirne escort Sinop escort Düzce escort Erzincan escort Karaman escort Osmaniye escortalanya escort manavgat escort fethiye escort kemer escort didim escort çanakkale escort Aydın escort muğla escort tekirdağ escort manisa escort balıkesir escort trabzon escort elazığ escort ordu escort kütahya escort ısparta escort rize escort maraş escort yalova escort giresun escort yozgat escort tokat escort şanlıurfa escort sivas escort batman escort erzurum escort sinop escort kırşehir escort karaman escort kırıkkale escort bolu escort amasya escort niğde escort uşak escort edirne escort çorum escort osmaniye escort zonguldak escort van escort erzincan escort bayan escort escort adana escort adiyaman escort afyon escort agri escort aksaray escort amasya escort ankara escort ardahan escort artvin escort aydin escort balikesir escort bartin escort batman escort bayburt escort bilecik escort bingol escort bitlis escort bolu escort burdur escort bursa escort canakkale escort cankiri escort corum escort denizli escort diyarbakir escort duzce escort edirne escort elazig escort erzincan escort erzurum escort eskisehir escort gaziantep escort giresun escort gumushane escort hakkari escort hatay escort igdir escort isparta escort istanbul escort izmir escort izmit escort kahramanmaras escort karabuk escort karaman escort kars escort kastamonu escort kayseri escort kilis escort kirikkale escort kirklareli escort kirsehir escort kocaeli escort konya escort kutahya escort malatya escort manisa escort mardin escort mersin escort mugla escort mus escort nevsehir escort nigde escort ordu escort osmaniye escort rize escort sakarya escort samsun escort sanliurfa escort sinop escort sivas escort tekirdag escort tokat escort trabzon escort usak escort van escort yalova escort yozgat escort zonguldak escort kayseri escort adana escort afyon escort malatya escort aksaray escort amasya escort adiyaman escort ankara escort antalya escort balikesir escort nigde escort batman escort sakarya escort aydin escort bursa escort kutahya escort bodrum escort canakkale escort cankiri escort corum escort denizli escort diyarbakir escort duzce escort elazig escort edirne escort erzurum escort yozgat escort zonguldak escort bingol escort yalova escort usak escort van escort kahramanmaras escort tekirdag escort tokat escort trabzon escort sinop escort sirnak escort sivas escort sanliurfa escort samsun escort rize escort mugla escort mus escort nevsehir escort ordu escort osmaniye escort antalya escort manisa escort bolu escort mardin escort mersin escort kirsehir escort kocaeli escort konya escort kastamonu escort kayseri escort eskisehir escort gaziantep escort giresun escort kirikkale escort hatay escort isparta escort istanbul escort karabuk escort izmir escort izmit escort karaman escort kibris escort

18 Ocak 2022 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı kişiye ulaştı.

Bursa -1°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a

Prof Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa

Prof Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa

24 Kasım 2021 Çarşamba

Öğretmenler Günü Kutlu Olsun

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Öğretmenler Günü, öğretmenlik mesleğini icra eden kimseleri onurlandırmak için çeşitli etkinliklerin düzenlendiği bir kutlama günüdür.

Pek çok ülkede 1994’ten beri her yıl 5 Ekim günü UNESCO tavsiyesiyle Öğretmenler Günü olarak kutlanmaktadır. 5 Ekim günü, 1966 yılında Paris’te gerçekleşen “Öğretmenlerin Statüsü Hükümetlerarası Özel Konferansı”nın sona erip UNESCO temsilcileri ile ILO tarafından “Öğretmenlerin Statüsü Tavsiyesi”nin oy birliği ile kabul edilişinin yıl dönümüdür. Kendi kültürel ve tarihî özelliklerine, okul tatil günlerine göre çeşitli ülkelerde farklı tarihler Öğretmenler Günü olarak belirlenmiştir.

Türkiye’de her yıl 24 Kasım günü Öğretmenler Günü olarak kutlanmaktadır. Atatürk’ün başöğretmen olarak kabul edildiği 24 Kasım (1928) günü, 1981 yılında Öğretmenler Günü olarak ilan edilmiştir. Bakanlar Kurulu’nun 11 Kasım 1928’de Mustafa Kemal Atatürk’e “Millet Mektepleri Başöğretmenliği” unvanının verilmesi yönünde aldığı karar, 24 Kasım 1928’de Resmî Gazete’de yayımlanan Millet Mektebi Talimatnamesi ile yasalaşmıştır. Yani 24 Kasım 1928, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Millet Mektepleri Başöğretmenliğini kabul ettiği gündür.

Atatürk’ün 100. doğum yıl dönümü olan 1981 yılında onun “başöğretmen” oluşunun yıl dönümlerinin ülke çapında “Öğretmenler Günü” olarak kutlanmasına karar verildi. 26 Şubat 1981’de Resmî Gazete’de yayımlanan “Öğretmenler Günü Kutlama Yönetmeliği” ile Öğretmenler Günü’nün amaçları, kutlama komitelerinin görev, yetki ve sorumlulukları ve kutlama gününe ilişkin esaslar belirlendi.

“Başöğretmen” unvanını alarak, kara tahta başına geçen Atatürk, Türk Milletinin eğitim öğretim seferberliğinde fiilen çalışmış; Devlet adamlığının yanında kendi milletinin öğretmenliğini de yapmıştır. “Eğitime”, Türk çocukları ve gençlerini emanet ettiği “öğretmenlere” verdiği önem söylev ve demeçlerinden de açıkça anlaşılmaktadır.

Atatürk’ün milleti için yaptığı devrimlerde en önem verdiği konulardan biri de eğitimdi. Ulu Önder, her fırsatta eğitime verdiği önemi dile getirir, öğretmenlerin milletin kurtuluşunda büyük bir role sahip olduğunu vurgulardı. O yılların yıpratıcı şartlarına rağmen, eğitime olan desteğini bir an bile esirgemedi.

Eğitimde modernleşme daha çok Tanzimat’la başlamış ve sonrasında pek çok yenilik gerçekleştirilmiş, Batı ile temaslar artmıştır. Ancak gerçek anlamda modern eğitim-öğretim sistemine geçiş; “çağdaş uygarlık seviyesine ulaşma” amacında olan Cumhuriyet hükümetiyle mümkün olmuştur. Sosyal, ekonomik, politik ve kültürel dönüşümlerin toplumda kökleşmesinde ve bu dönüşümün haklılığını tüm dünyaya anlatmakta “eğitim” en önemli araç olarak görülmüştür.

Atatürk, eğitimci kişiliği ile modernleşme sürecinden devralınan miras ve gözlemlerinden çıkardığı sonuçlar çerçevesinde yepyeni bir eğitim anlayışı, hedefi geliştirmiş; politikasını buna göre üretmiştir. Türk kimliğinin ve yeni değerlerin bireylere ve topluma kazandırılmasında, zihniyet dönüşümünde eğitimin rolü üzerinde titizlikle duran, sadece çocuklar ve gençlerin değil; tüm toplumun yeni değerlerle yeniden eğitilmesini hedefleyen Atatürk, belirlediği hedefler ve ilkeler doğrultusunda eğitim ve kültür alanında günümüzde de halen geçerliliğini koruyan çok önemli politikalara ve uygulamalara imzasını atmıştır.

Atatürk’ün örnek almamız gereken birçok yönü var. Bunlardan bir tanesi de öğretmenlerine verdiği değer. Onun öğretmenlere verdiği değeri size hatırlatacak 3 anısını paylaşmak isterim. Umarım herkes Atatürk’ü örnek alır…

Benim asıl niteliğim öğretmenliğimdir!

1937 yılının bir akşamı Atatürk akşam sofrasında sık sık misafir ettiği Behçet Kemal’e dönerek; “Sen çabuk şiir yazarsın, şu içerdeki odaya çekil, bende hangi nitelikleri görüyorsan hepsini anlatan bir şiir yaz” emrini verdi. Behçet, hemen içeri odaya geçti ve yarım saat gibi kısa bir sürede büyük bir manzume ile Atatürk’ün yanına döndü. “Oku bakalım” dedi. Behçet, mısraları vurgu ve ses tonuna uygun bir şekilde okudu. Mısralar Atatürk’ün yiğitliği, zaferleri, devrimlerini anlatıyordu. Fakat her zaman Behçet’e bol bol iltifat eden Atatürk, durakladı, yüzünde bir gölge dolaştığını hissettim. “Behçet olmamış” dedi. Benim asıl bir niteliğim var ki onu hiç yazmamışsın.” Hepimiz bu söylediklerine şaşırmıştık. Bu yazılmayan niteliği ne olabilirdi? Atatürk, bizi fazla bekletmedi ve: “Benim asıl niteliğim öğretmenliğimdir”,Ben milletimin öğretmeniyim”, bunu yazmamışsın, dedi.

Sınıfında bir öğretmen cumhurbaşkanından daha büyüktür!

Bir gün Atatürk’ün bir köye yolu düşmüştü. Gittiği köylerde okulları ziyaret eden Atatürk yine köyün ilkokulunu ziyaret etti. Okul bahçesinde oynayan çocuklarla ilgilendi, oyuna katılmayan bir öğrencinin sorunlarını dinledi. Zil çaldı ve o da öğrenciler ile sınıfa girdi. Sınıfın genç öğretmeni Atatürk’ü öğretmen kürsüsüne davet etti. Atatürk, arka sıralardan birine oturarak: “Hayır, siz yerinizi alınız, dersinizi veriniz. Sınıfında bir öğretmen cumhurbaşkanından daha büyüktür” diyerek öğretmene verdiği önemi vurgulamış oldu.

Hemen Valiyi görevden alın!

Yıl 1927, Yer Kastamonu, Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla balo verilir.

Vali biraz gecikerek salona girer. Herkes ayakta ancak genç bir öğretmen valinin geldiğini geç fark ederek en son ayağa kalkar. Vali bey bu olayı görür balo bittiğinde Milli Eğitim Müdürünü yanına çağırır. Milli Eğitim Müdürü öğretmenin iyi niyetli olduğunu söylese de vali olayın peşini bırakmaz. Olay Bakanlığa yansır. Milli Eğitim Bakanlığı da valinin fazla alınganlık gösterdiğini kanısına varır. Bu durum görüşülürken Atatürk bakanlıktadır. Yetkililer kendi aralarında konuşurlarken Atatürk; “Neler oluyor?” diye sorar. Olayı anlatırlar ve Atatürk’ün dediği şudur: “Hemen Valiyi görevden alın. Yapılacak bu kadar işimiz varken genç bir öğretmenle uğraşan valiyle bir yere gelinmez.”

Atatürk’ün öğretmene verdiği önem ve değer!

Atatürk bir ulusun yaşamında eğitimin ve öğretmenin önemini belki de en iyi anlamış, anlatmış devlet kurucusu ve Cumhurbaşkanı idi.

Kurtuluş Savaşı’nın devam ettiği yıllarda Maarif Kongresi’ni düzenleyerek asıl savaşın cehaletle yapılacağına dikkati çeken Gazi Mustafa Kemal Atatürk, “yeni nesil sizlerin eseri olacaktır” diyerek seslendiği öğretmenlere bu nedenle çok önem vermişti.

1921 yılında Ankara’da toplanan Kongre’nin eğitim tarihimiz içinde önemli bir yeri vardır. Bu kongre okul ve öğrenci mevcudunu tespit etmek, bu konuda yapılması gereken çalışmaları belirlemek ve eğitime millî bir yön vermek amacıyla toplanmıştır. Eğitim tarihimizde bir dönemin başlangıcı olarak görülmesi gereken bu kongrede Atatürk, eğitim, bilim ve kültür alanındaki düşüncelerini, yapılacak inkılâpların esaslarını, öğretmenler için neler düşündüğünü ve onlardan neler beklediğini anlatan tarihî bir konuşma yapmıştır.

Atatürk, eğitimin, öğretimin yayılmasından, yaygınlaşmasından yanaydı. 1928 yılında Arap harflerinin kaldırılıp yerine bugün kullanmakta olduğumuz Türk harflerinin kabulü tüm yurtta sevinç yarattı. Halkın yeni harfleri kısa sürede öğrenip daha çok yurttaşın okur – yazar olmasını sağlamak amacıyla yoğun bir çalışma başladı. Okuma – yazmayı yaygınlaştırmak için okul çağı dışındaki yurttaşlara okuma – yazma öğreten okullar açıldı. Bunlara Millet Mektepleri adı verildi. Atatürk, Millet Mektepleri’nde yazı tahtasının başına geçerek dersler verdi.

Atatürk, öğretmenlerin Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda gösterdikleri etkinliği hep övmüştür. Milli Mücadele’nin kazanılmasıyla Türkiye için yeni bir dönem başlamış oldu. Savaş alanlarında kazanılan zaferlerin eğitim alanında da kazanılması için çalışmalar başlatıldı. İlk hedef, cumhuriyeti özümsemiş, öneminin farkına varmış, vatansever, eğitimli bir yeni nesil yetiştirmekti.

Cumhuriyetin ilanından yaklaşık on ay sonra 25 Ağustos 1924’de Ankara’da toplanan öğretmenler kurultayında öğretmenlere seslenen Mustafa Kemal, “Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır” sözüyle eğitime ve öğretmenlere ne kadar önem verildiğini vurgulamıştır.

Öğrencileri, öğretmenleri ve okulu çok seven Atatürk yurt gezilerinde okullara uğrardı. Sınıflara girer, sıralara oturur, ders dinlerdi. Öğrencilere sorular sorardı. Öğretmenlerle konuşur, her yerde öğretmenliğin üstün bir meslek olduğunu anlatırdı.

Sene 1923, Meclis ’de vekil maaşları münakaşa ediliyor. Dönemin Maliye vekili Gümüşhane mebusu Hasan Fehmi Bey (Ataç), Mustafa Kemâl’e soruyor, diyor ki, “Paşam vekil maaşlarını düzenleyeceğiz; ne kadar verelim?”

Paşa düşünüyor ve şöyle cevap veriyor:

-Öğretmen maaşlarını geçmesin!

Atatürk’ün Kütahya Lisesi’nde Öğretmenlere Yaptığı Konuşma (Kütahya Lisesi – 24 Mart 1923)

“Muallim hanımlar ve muallim efendiler, bu irfan yuvası altında hepinizi bir arada görmekten ve hepinizi selamlamaktan çok memnunum.

Memleketimizi, toplumumuzu gerçek hedefe, gerçek mutluluğa ulaştırmak için iki orduya ihtiyaç vardır. Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri memleketin geleceğini yoğuran irfan ordusudur. Bu iki ordunun her ikisi de kıymetlidir, yücedir.

Fakat bu iki ordudan hangisi daha değerlidir, hangisi bir diğerinden üstündür? Şüphesiz böyle bir tercih yapılamaz. Bu iki ordunun ikisi de hayatidir.

Yalnız siz irfan ordusu mensupları, sizlere mensup olduğunuz ordunun değer ve yüceliğini anlatmak için şunu söyleyeyim ki sizler ölen ve öldüren birinci orduya, niçin öldüğünü öğreten bir orduya mensupsunuz.

Biz iki ordudan birincisine, vatan çiğnemeye gelen düşman karşısında kan akıtan birinci orduya – bütün dünya bilir, bütün dünya şahit oldu ki – pek mükemmelen sahibiz. Vatanın dört sene önce düştüğü büyük felaketten sonra, yoktan var olan bu ordu, vatanı yok etmeye gelen bu düşmanı kutsal vatan toprağında boğup mahvetti. Yalnız bu orduya sahip olmakla, işimiz bitmiş, gayemiz bu ordunun zaferiyle son bulmuş değildir.

Bir millet, irfan ordusuna sahip olmadıkça savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferin köklü sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuyla mümkündür. Bu ikinci ordu olmadan birinci ordunun elde ettiği kazanımlar sönük kalır. Milletimizi gerçek mutluluğa, kurtuluşa ulaştırmak istiyorsak, bizi ölümden kurtaran ve hayata götüren bugünkü idare şeklimizin sonsuzluğunu istiyorsak, bir an önce büyük, kusursuz, nurlu bir irfan ordusuna sahip olmak zorunluluğunda bulunduğumuzu inkâr edemeyiz.

Eski idarelerin en büyük kötülüklerinden biri de irfan ordusuna layık olduğu önemi vermemeleridir. Eğer önem verilseydi, geleceği emanet ettiğimiz sizlere, gelecek kadar güvenilir bir mevki verilmesi gerekirdi. Henüz üç dört senelik hayata sahip olan milli idaremizde irfan ordusu ile layık olduğu kadar ilgilenilememiştir. Fakat buradaki mecburiyeti milletin münevverleri olan sizler elbette ki daha iyi takdir edersiniz. Bütün kuvvetimizi yalnız cephede toplamaya mecbur olduğumuz bu kısa süre içinde tabiatıyla irfan ordusuyla gereğince meşgul olamadık. Lakin Cenab-ı Hakk’a şükürler olsun ki düşman karşısındaki aziz ordumuz için harcadığımız bütün emekler mutlu sonucunu verdi.

Artık bundan sonra aynı kuvvet, aynı faaliyet, aynı istekle irfan ordusu için çalışacak ve birincide olduğu gibi bu ikinci ordudan dahi emeklerimizin, faaliyetlerimizin mutlu ve başarılı sonuçlarını aynı parlaklıkta elde edeceğiz.

Arkadaşlar, asker ordusu ile irfan ordusu arasındaki birliktelik ve alakayı belirtmek için şunu da ifade edeyim, kıymetli bir eserde ordunun ruhu kumanda heyetidir deniliyor. Hakikaten böyledir. Bir ordunun kıymeti kumanda heyetinin kıymeti ile ölçülür. Siz öğretmenler, sizler de irfan ordusunun kumanda heyetisiniz. Sizin ordunuzun kıymeti de sizlerin kıymetinizle ölçülecektir. İstiklal mücadelesinde üç dört senedir düşmanı topraklarımızda mahvetmek için yaptığımız savaşla ordunun ruhu olan kumanda heyeti değerlerinin yüksekliğini nasıl ispat etmişse, bundan sonra yapacağımız yenilikler milletimize bir karanlık gibi çöken genel cehaleti mağlup etmek savaşında da irfan ordusunun ruhu olan siz öğretmenlerin aynı yeteneği ortaya koyacağınıza eminim. Bu konuda size güveniyor ve saygı ile selamlıyorum.”

İstanbul’dan Bursa’ya Gelen Öğretmenlere Yaptığı Konuşma (27 Ekim 1922)

“İstanbul’dan geliyorsunuz. Hoş geldiniz. İstanbul’un feyz meşalelerinin temsilcileri olan yüce topluluğunuz karşısında duyduğum sevinç sonsuzdur. Yüreklerinizdeki duyguları, kafalarınızdaki düşünceleri doğrudan doğruya gözlerinizde ve alınlarınızda okumak, benim için olağanüstü bir mutluluktur. Bu anda karşınızdaki en içten duygumu, izninizle söyleyeyim: İsterdim ki çocuk olayım, genç olayım, sizin nur saçan sınıflarınızda bulunayım. Sizden feyz alayım. Siz beni yetiştiresiniz. O zaman ulusum için daha yararlı olurdum. Ne yazık ki elde edilemeyecek bir istek karşısında bulunuyoruz. Bunun yerine sizden başka bir istekte bulunacağım: Bu günün çocuklarını yetiştiriniz. Onları yurda, ulusa yararlı insanlar yapınız. Bunu sizden istiyor ve diliyorum.

Muallim Hanımlar, Muallim Beyler!

Yurdu ve ulusu kurtarmak isteyenler için yurtseverlik, iyi niyet, özveri çok gerekli niteliklerdir. Nedir ki bir toplumdaki hastalığı görmek, onu iyileştirmek, toplumu çağımızın isteklerine uygun olarak yükseltmek için bu nitelikler yetmez bu niteliklerin yanında bilim ve teknik gereklidir. Bilim ve teknikle ilgili çalışmaların başladığı ve geliştirildiği yerse, okuldur. Bunun için okul gereklidir…

Okul, genç beyinlere, insanlığa saygıyı, ulus ve yurt sevgisini, bağımsızlık onurunu öğretir. Bağımsızlık tehlikeye düşünce, onu kurtarmak için tutulması uygun olan en doğru yolu belletir. Yurt ve ulusu kurtarmaya çalışanların ayrıca, işlerinde birer namuslu uzman ve birer çalışkan bilgin olmaları gereklidir. Bunu sağlayan okuldur. Ancak bu yolla, girişilecek her türlü işin usa uygun sonuçlara ulaştırılması gerçekleşmiş olur.

Bayanlar, Baylar!

Yurdumuz içinde uygarlıkla ilgili düşüncelerin, çağdaş ilerlemelerin, bir an bile yitirilmeden, yayılması ve gelişmesi gerektir. Bunun içindir ki bilimle, teknikle uğraşanların bu alanlarda çalışmayı, birer namus borcu bilmeleri gerekir.

Öğretmenlerimiz, şairlerimiz, edebiyatçılarımız, yazarlarımız, durup dinlenmeden, ulusa bu acı günleri ve onun gerçek nedenlerini açık ve kesin olarak yazacaklar, anlatacaklar, bu kara günlerin dönmemesi için, yeryüzünde uygar ve çağdaş bir Türkiye’nin varlığını tanımak istemeyenlere, onu tanıtmak zorunda olduğumuzu hatırlatacaklardır.

Bayanlar, Baylar!

Acı da olsa söyleyelim ki, biz üç buçuk yıl öncesine değin, bir “Topluluk” olarak yaşıyorduk. Bizi istedikleri gibi yönetiyorlardı. Dünya, bizi, yöneticilerimize göre tanıyordu. Üç buçuk yıldır, tam bir ulus olarak yaşıyoruz. Bunun elle tutulur, gözle görülür kanıtı, hükümetimizin biçimi, hükümetimizin niteliğidir ki kanun onu Büyük Millet Meclisi diye adlandırdı. Bütün dünya, bir an bile şüphe etmesin ki, Türkiye Devleti’nin biricik ve gerçek temsilcisi yalnız ve ancak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Bayağı çıkarlarını ve kendi güvenliklerini sağlamak için, ulus ve yurdun bağımsızlığını düşmanların eline bırakmakta bir sakınca görmeyen, bağımsızlığımıza son veren koşulları kapsayan Sevr Antlaşması’nı onayan yöneticilerin, sultanların, padişahların öykülerini, bu zorbaların yasa dışı davranışlarını Türk ulusu, artık, ancak ve yalnız tarihte okur.

Bayanlar, Baylar!

Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için, yalnız ortam hazırladı. Gerçek zaferi siz kazanacaksınız, yaşatacaksınız ve kesinlikle başarıya ulaşacaksınız. Ben ve sarsılmaz inançla bütün arkadaşlarım, sizi izleyeceğiz ve sizin karşılaşacağınız engelleri kıracağız. Son bir söz: Sizin, seçkin bir topluluk olarak Bursa’ya gelmeniz, yalnız Bursa’yı değil, bütün Anadolu’daki kardeşlerinizi sevindirdi. İstanbul’dan getirdiğiniz selamları, bütün ulusa duyuracağız. Ben de sizden rica edeceğim ki, oradaki kardeşlerimize selamlarımızı iletiniz. İstanbul’un alın yazısı, İstanbul’da yaşayan gerçek Türklerin gönüllerinde ve duygularında yaşattıkları dileğe uygun olarak çizilecektir.”

Ulusları Kurtaracak Olanlar Yalnız ve Ancak Öğretmenlerdir!

Atatürk yeni Türkiye’nin yaratılmasında öğretmenlere büyük görevler düştüğü inancındaydı. Çağdaş bir ulus olmamız için eğitimin yaygınlaşması gereğine inanıyordu. Bu nedenle Atatürk “Ulusları kurtaracak olan yalnız ve ancak öğretmenlerdir” sözleriyle öğretmene verdiği önemi ve duyduğu saygıyı en güzel biçimde belirtmiştir.

Atatürk, “Benim asıl anlatılacak yanım, öğretmenliğimdir. Topluma, milletime ben öğretmenlik yapabiliyorsam, beni onunla anlatın. Yoksa kazandığım, yaptığım öteki işlerle beni anlatmanız pek önemli değildir” sözleriyle, savaş alanlarında en güçlü düşman ordularına karşı zaferlerden, bir ulusu yok olmaktan kurtarışıyla dünyanın takdirini kazanmış ününden değil de öğretmenlik yanının anlatılmasını istemekle, öğretmenin toplumları yücelten bir varlık olduğunu vurgulamıştır.

Dünyada en kutsal görev olarak bilinen bu mesleğin sıcak ve içten bir yaklaşımla “Öğretmenler Günü”nün kabulü, öğretmenlik mesleğinin yüceliğini simgeleyen bir doğuş olmakla kalmamış, çocuklarımızın hayallerini süsleyen meslekler sınıfına da sokmuştur.

Öğretmen; yapıcı ve yaratıcıdır. İnsan haklarına saygılıdır. Öğretmen özverili, çevreye güven ve inanç veren, içi insan sevgisiyle dolu bir kişidir. Atatürk; “Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır” demekle öğretmene yüklediği sorumluluğu ve değeri anlatmıştır. Eğitimin, ulusları yücelten faktör olduğunun bilincinde olan öğretmenler, başöğretmenin direktifleri doğrultusunda, görevlerini fedakârca yapmışlar ve yapmaktadırlar. Ülkemizi yüceltmenin, çağdaş uygarlık seviyesine gelmemiz için tek çıkar yolun, Atatürk ilke ve inkılaplarına sımsıkı bağlı kalınarak O’nun yolunu izlemek olduğu, hiçbir zaman hatırdan çıkarılmamalıdır.

Atatürk Diyor Ki

Öğretmenler; Cumhuriyetin fedakâr öğretmen ve eğitimcileri, yeni nesli sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin beceriniz ve fedakârlığınızın derecesiyle orantılı olacaktır. Cumhuriyet; fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek karakterli koruyucular ister. Yeni nesli, bu özellik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir… Sizin başarınız Cumhuriyetin başarısı olacaktır.

Ülkemizi gerçek hedefe, gerçek mutluluğa kavuşturmak için iki orduya ihtiyaç vardır: Biri vatanımızı kurtaran asker ordusu, diğeri ulusumuzun geleceğini yoğuran irfan (bilim, kültür) ordusudur.

Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden mahrum bir millet, henüz bir millet adını alma yeteneğini kazanamamıştır.

Eğitimdir ki bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır ya da milleti esaret ve sefalete terk eder.

Ordularımızın kazandığı zafer, sizin eğitim ordularınız için yol açtı. Gerçek zaferi siz, öğretmenler kazanacaksınız. Bunu başaracağınızdan kuşkum yoktur. Sarsılmaz bir inançla ben ve arkadaşlarım, sizi gözeteceğiz. Sizin karşılaştığınız tüm engelleri kıracağız.

Bir topluluk, ulus olabilmek için mutlaka eğiticilere, öğretmenlere muhtaçtır. Onlar ki, toplumu gerçek bir ulus haline getirirler.

Dünyanın her yerinde öğretmenler toplumun en özverili ve en saygıdeğer öğeleridir.

Öğretmen bir kandile benzer, kendini tüketerek başkalarına ışık verir.

Öğretmenler! Cumhuriyet sizden, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.

Unutmayınız ki cumhurbaşkanı bile sınıfta öğretmenden sonra gelir.

 Sonuç olarak,

Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da Atatürk örnek alınmalı. “24 Kasım Öğretmenler Günü”, öğretmenlerin toplumdaki yeri, rolü ve önemini değerlendirmek açısından önemli bir gündür. Bu vesileyle şu hususları ifade etmek isterim;

Öğretmenlerin özlük hakları iyileştirilmeli,

Vekil ya da ücretli öğretmen uygulaması kaldırılmalı,

Öğretmenlerin iş gücü azaltılmalı,

Formasyon kaldırılmalı,

Eğitim fakültelerinin kontenjanları azaltılmalı,

Atama bekleyen öğretmen adaylarının ataması yapılmalı,

Köy okulları açılmalı,

Okullarda kahvaltı ve öğlen yemeği verilmeli,

Öğrencilerin ders sayısı ve ders saati azaltılmalı,

Okullardaki hizmetli sayısı artırılmalı,

Okullara yeterli bütçe ayrılmalı,

Milli Eğitim Bakanlığı’na ayrılan bütçe artırılmalı,

Salgın (Covid 19) öğretmenin ve okulun yerinin doldurulamayacağını gösterdi. Çünkü okul sadece öğretim yapılan bir yer olmadığı gibi öğretmen de sadece ders anlatan kişi değildir. Okul aynı zamanda sosyalleşmenin, eğitim ve öğretimin birlikte olduğu bir mekân. Ancak tüm bunların başı, öznesi, olmazsa olması öğretmendir.

Başöğretmen Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere tüm öğretmenlerimizin öğretmenler günü kutlu olsun.

Beni yetiştiren tüm öğretmenlerimi sevgi ve saygı ile anıyorum.

Devamını Oku

Vefatının 83. Yıldönümünde Atatürk ve Atatürkçülük

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Sevgili Dostlar,

Bugün, Cumhuriyetimizin kurucusu büyük önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatının 83. Yıldönümü. Bugün, millet olarak kendisine çok şey borçlu olduğumuz, yüce Türk milletinin seçkin evladı, milli kahraman, büyük asker, seçkin devlet adamı ve cumhuriyetimizin kurucusu büyük önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü bir kez daha saygıyla, şükranla, özlemle ve rahmetle anıyoruz. Ruhu şad olsun.

Dünyada, ülkelerin tarihine çeşitli alanlarda değerler katmış ve her zaman minnet, şükran ve saygı ile anılan birçok lider vardır. Kurtuluş Savaşını başarıyla sona erdirdikten sonra modern Türkiye’nin temellerini atan Atatürk de bizim milletimizin saygı ve sevgi ile andığı ulusal liderimizdir.

İşte, aradan onca yıl geçmiş olmasına rağmen her 10 Kasım’da, ulu önder Mustafa Kemal Atatürk’ü, ebediyete intikali dolayısıyla anmamız, unutmamamız milletimizin kendisine gösterdiği sevgi ve saygının bir işaretidir.

Şüphesiz tüm uluslar milli kahramanlarını saygıyla anar. Ancak bazıları hariçtir. Bazı uluslar adeta geçmişlerinden ve liderlerinden utanır, anmak ve hatırlamak istemezler. Tıpkı Almanlar, İtalyanlar, İspanyollar gibi. Bugün Ortadoğu bir sultanlar, krallar, diktatörler coğrafyasıdır. Bugün kim hatırlıyor Saddam’ı, Kaddafi’yi, yarın kim hatırlayacak Esad’ı, Sisi’yi ve de diğerlerini. Ama zaman durdukça Türk Milleti Ata’sını yani Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü hatırlayacak ve hiç unutmayacaktır. Nasıl ki tarihe damga vurmuş diğer Türk büyüklerini (Mete Hanı, Alparslan’ı, Fatih’i ve daha nicelerini) unutmadığı gibi.

Peki, Atatürk’ü yeterince tanıyor muyuz?

Hayır. 14 kitabı var, kim biliyor? Yazdıklarını kim okuyor? Nasıl bir ortamda büyüdü? Neleri başardı ve nasıl yaptı onca şeyi? Niçin yaşam öyküsünü tam olarak bilmiyoruz? Düşüncelerini ve yaptıklarını bilmediğimiz birini nasıl tanıyabilir, sevebiliriz? Atatürk’ü anlamanın yolu O’nu tanımakla ve yaptıklarını tam olarak bilmekle, yazdıklarını okumakla mümkündür.

Peki, Atatürk kimdir?

Unesco’nun ifadesiyle Atatürk,

“Uluslararası anlayış, işbirliği ve barış yolunda çaba göstermiş, üstün bir kişi, olağanüstü devrimler gerçekleştirmiş devrimci, sömürgecilik ve yayılmacılığa karşı savaşan ilk önder, insan haklarına saygılı, dünya barışının öncüsü, bütün yaşamı boyunca insanlar arasında renk, din, ırk ayrımı gözetmeyen eşsiz bir devlet adamı ve Türkiye Cumhuriyetinin kurucusudur.”

İşte kısaca Atatürk budur!

Bir de konuya Atatürk’ün kendi sözleri ile bakacak olursak, Atatürk bir sözünde şöyle diyor;

“Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kâfidir”. (1929).

Evet, bu sözde ifade edildiği gibi bugün belki Atatürk cismen, bedenen aramızda olmayabilir, fakat fikir ve düşünceleriyle aramızdadır ve yaşamaktadır.

Yine Atatürk bir sözünde şöyle diyor;

“İki Mustafa Kemal vardır: Biri ben, et ve kemik geçici Mustafa Kemal… İkinci Mustafa Kemal, onu “ben” kelimesiyle ifade edemem; O, ben değil, bizdir! O, memleketin her köşesinde yeni fikir, yeni hayat ve büyük ülkü için uğraşan aydın ve savaşçı bir topluluktur. Ben, onların rüyasını temsil ediyorum. Benim teşebbüslerim, onların özlemini çektikleri şeyleri tatmin içindir. O Mustafa Kemal sizsiniz, hepinizsiniz. Geçici olmayan, yaşaması ve başarılı olması gereken Mustafa Kemal odur!” (1933).

Ne kadar güzel bir söz değil mi? İşte Atatürk ve Atatürkçülüğü böyle anlamalıyız. Yani O’nun duygu ve düşüncelerini, ilke ve devrimlerini doğru anlayıp, sahip çıkmalıyız.

Başka bir sözünde Atatürk;

“Bir zamanlar gelir, beni unutmak veya unutturmak isteyen gayretler belirebilir. Fikirlerimi inkâr edenler ve beni yerenler çıkabilir. Hatta bunlar, benim en yakın bildiğim ve inandıklarım arasından bile olabilir. Fakat ektiğimiz tohumlar o kadar özlü ve kuvvetlidir ki bu fikirler Hint’ten, Mısır’dan döner dolaşır gene gelir, verimli neticeleri kalpleri doldurur”. (1937).

Atatürk’ün bu sözündeki bazı hususlar bugün belki söz konusu olabilir. Fakat Hint’e, Mısır’a gitmeye gerek yoktur. Zira Atatürk’ün fikir ve düşüncelerinin ve yaptığı devrimlerin verimli neticeleri kalplerimizi doldurmuş vaziyettedir.

Bugüne kadar Atatürk hakkında pek çok şey söylendi, yazıldı. Ancak bütün bunlara rağmen, bir gerçektir ki, O’nu yeterince anlayamadık. Eğer anlamış olsaydık zaten bugün yaşadığımız birçok sorunu yaşamazdık. O’nun fikirlerini başta genç kuşaklar olmak üzere Türk milletine gereği kadar ve doğru olarak anlatamadık. Bu nedenle de millet olarak büyük sıkıntılar çektik ve çekmekteyiz. Bugün, ülkemizde yaşanan sıkıntıların temelinde yatan gerçek, halkımıza Atatürk’ü ve O’nun fikir ve düşüncelerini yeterince ve doğru olarak öğretememiş olmamız gerçeğidir. Eğer aynı sıkıntıları yeniden yaşamak istemiyorsak, toplum olarak O’nun fikir ve düşünceleri ile ilke ve inkılaplarını çok iyi anlamak ve anlatmak zorundayız.

Atatürk, bugüne kadar, her büyük devlet adamı gibi, her büyük fikir adamı gibi istismar edilmiş ve edilmek istenmektedir. Tek çare istismarın önüne fikirle çıkmaktır. Biz buna bizzat Atatürk’ün kendi sözleriyle çok rahat cevap verebilecek güçteyiz. Bu durumda Atatürk’ü yorumlamaya değil, O’nu her yönüyle tanımaya ve anlamaya ihtiyacımız vardır.

Bugün dünyada hızlı bir ilerleme söz konusudur. Sosyal ve ekonomik hayatta meydana gelen gelişmelere Türkiye de ayak uydurmak zorundadır. Atatürk’ün ülkede kalkınmayı sağlamak için, kendi zamanının bilgisi ışığında ve ihtiyaçları göz önünde bulundurarak uygun gördüğü her tedbiri değişmez bir doğma şeklinde kabul etmek hatalıdır.

Aklın ve bilimin gösterdiği yolda budur. Şu halde, Atatürkçülüğü kalıplaştırmamak ve dondurmamak lazımdır. Ayrıca Atatürk istismarcılarına karşıda uyanık olmak gereklidir. Atatürk’ün Türk Milleti nezdinde haiz olduğu sevgi ve itibar, bugüne kadar çeşitli zümreler tarafından istismar edilmiştir. Bugüne kadar en sağdan en sola kadar her türlü siyasi grup, kişi ve kuruluş Atatürkçü olduğunu iddia etti ve Atatürk ilke ve inkılaplarını kendi siyasi eğilimine göre yorumladı. Bugün Atatürk’ün düşüncelerini toptan anlamak ve ülkemizin birlik ve beraberliğini korumak, milletimizi çağdaş medeniyet seviyesine ulaştırmayı, hatta bu seviyeyi aşmayı hedef almak zorunludur. Atatürk’ün önderliğinde kurduğumuz milli, demokratik ve laik Türkiye Cumhuriyetini yaşatma ve yarınlara taşıma bilinci ancak Atatürk’ü doğru anlamak ve doğru anlatmak ile mümkün olur.

Bugüne kadar hakkında yazılan ve söylenenlere rağmen Atatürk’ün, ilke ve devrimlerin tam olarak anlaşıldığını söylemek zordur. Ne yazık ki kendilerine bağımsız bir vatan sunduğu yurttaşlarının bir kısmı tarafından Atatürk’ün düşünce ve fikirleri sıkça çarpıtılmakta, değişik anlamlar verilerek farklı şekilde yorumlanmaktadır.

Bugüne kadar Atatürk ve Atatürkçü düşünce sistemi ile ilgili olarak çalışma yapanlar amaçları bakımından tasnife tabi tutulursa karşımıza ilginç bir manzara çıkmaktadır. Bu tasnife bakıldığında;

  1. Atatürk’ü anlamayanlar ve anlamak istemeyenler;
  2. Atatürk’ü anlamayanlar fakat anlamak isteyenler;
  3. Atatürk’ü anlayanlar fakat anlatamayanlar;
  4. Atatürk’ü yanlış anlayanlar ve yanlış anlatanlar;
  5. Atatürk’ü bir seçim aracı olarak görenler;
  6. Atatürk’ü bir geçim aracı olarak görenler ve
  7. Atatürk’ü anlamayanlar buna rağmen onu anlatanlar

Atatürkçü olmak şüphesiz ki, Atatürk’ü insan olarak tanımak ve O’nun ilke ve inkılaplarını anlamakla mümkündür. Bugün bizim Atatürk’ü her yönüyle iyi anlamaya ve anlatmaya ihtiyacımız vardır. Zira Atatürk ve arkadaşlarının Türkiye Cumhuriyetini kurarken dayandıkları temel ilkeler ve esaslar bugün de önemini korumaktadır. Bu temel esaslara sahip çıkmak Türkiye Cumhuriyetinin yaşatılması ve yüceltilmesi ile eş anlamlıdır. Devletimizin kuruluş felsefesini anlamak ve bu felsefeyi yaşatmak için milletimizin tarihten süzülüp gelen milli değerlerini, iç dinamiklerini ve Atatürk’ün bunları yorumlayış tarzını ortaya koymak gerekir.

Sevgili Dostlar,

Malumunuz olduğu üzere bugün bazı çevreler “Atatürkçülük 21. Yüzyılın gerçeklerine uymuyor, değişmeli diniyor.” Acaba 21. Yüzyılın gerçeklerine uymayan, bu gerçeklerle uyuşmayan hangi Atatürk ilkesi veya devrimi var? Cumhuriyetçilik mi? Laiklik mi? Milliyetçilik mi? Ya da Milli bağımsızlık mı? Milli egemenlik mi? Milli ekonomi mi? Ya da ulus devlet mi? Bizim ayak uyduramadığımız Dünya’da değişen ne? Bütün bunları ister istemez insanın sorası geliyor.

Bugün Atatürkçülüğün 21. Yüzyılın gerçekleri ile bağdaşmadığını söyleyenler küresel emperyalizmin yönlendirmesinde yenidünya düzenini kabul edenlerdir. Küreselleşmeyle ortaya çıkan Avrupa Birliği, Büyük Ortadoğu ve Büyük İsrail gibi bölgesel projeler çerçevesinde Türkiye’yi Lozan’daki yapısından kaydırıp Sevr modeli bir parçalanmaya sürüklemek isteyenlerdir.

Bugün Kemalizm’i, Atatürkçülüğü çağdışı görenler Türkiye için ya Ortadoğu merkezli yeni bir siyasi oluşum, devlet modeli istemektedirler ya da Avrupa merkezli bir yapı içinde Türkiye’nin eyaletlere bölünmesini istemektedirler.

Dolayısıyla bugün Atatürk Cumhuriyeti’nin, laik devlet modeli ortadan kaldırılarak, birtakım etnik sorunlar dayatılarak ulusal, üniter merkezi devlet yapısı ortadan kaldırılarak ve ekonomik uygulamalarla üç koldan tasfiye hareketiyle karşı karşıya olduğu söylenebilir.

Bugün Atatürk’ün kurduğu demokratik, laik Cumhuriyetin dayanağını ve hedefini oluşturan üç temel sürecin (ki bunlar Milletleşme, Laikleşme ve Merkezileşmedi) ciddi bir biçimde kesintiye uğratıldığını görüyoruz. Bugün yaşadığımız süreçte bu husus açıkça ortaya çıkmış durumdadır.

Türkiye Cumhuriyetinin temellerinden birini oluşturan milletleşme süreci tamamlanamamış ve bugün ciddi bir karşı uluslaşma süreciyle karşılaşmıştır. O kadar ki, Atatürk’ün “Türkiye Cumhuriyetini kuran halka Türk Milleti denir” tanımıyla, Osmanlı’nın çoklu etnik yapısından çıkarmaya çalıştığı milli devlete karşı, bugün tartışılan, “iki kurucu ulus ortaklığıdır”. Bu üzerinde durup düşünülmesi gereken bir aşamadır. Türkiye’nin bu noktaya bir terör süreciyle getirilmiş olması da unutulmamalıdır.

Laikleşme sürecine bakıldığında ise bu sürecin de ciddi bir direnişle karşılaştığı gerçektir. Salt güncel tartışmaları anımsamak bile bu sonuca varmak için yeterlidir.

Merkezileşme ise demokratikleşme ile birlikte düşünülmelidir. Cumhuriyetin merkezileşmeye yönelmesinin nedenlerinden biri Osmanlı döneminde yaşanan yerel güçlerin siyasi birliği tehdit eden konumlarının dağılmayı hızlandırmış olmasıdır. Buna karşı Türkiye Cumhuriyeti demokratik-merkezi bir yapıya yönelmiş, bunu üniter devletin gereği saymıştır.

Demokratikleşmenin ileri aşaması olarak yerel yönetimlerin güçlendirilmesi, merkezde yığılma ve hantallaşmanın çözümü olarak savunulmuştur. Ancak bunun gerçekleştirilmesi, milletleşme ve laikleşme sürecini tamamlamış ve böylece siyasi birliği sağlam temellere oturtabilmiş toplumlarda sancısız olabilir. Siyasi birlik kaygısı devam eden, ülkenin belirli bölgelerinde ayrı siyasi coğrafyalar oluşmuş durumdayken, ölçüsüz yerelleşme, sakıncalar doğurabilir.

Zaman zaman kamu reformu olarak gündeme gelen yasa tasarılarına yönelik eleştirilerin kaynağı da budur. Yoksa bürokrasinin azaltılması, merkezin hantallıktan kurtarılması, yerel demokratik mekanizmaların etkin kılınması ve hizmetin daha kolay ve yerinde üretilmesi yaklaşımına itiraz yoktur. Kuşku yok ki, kaygı idari değil siyasidir.

Gerçek şu ki, Türkiye Cumhuriyetinin dayanağını oluşturan üç projenin de önü kesilmiştir. Başka bir deyişle, Türkiye Cumhuriyeti, bu üç koldan ciddi bir direniş ve saldırıyla karşı karşıyadır.

Bu nedenle Atatürk için ağlamak yerine, onu anlamak ve anlatmak, (bugün) her zamankinden daha büyük bir ihtiyaç, görev ve sorumluluktur.

Zira Türkiye Cumhuriyeti dün olduğu gibi bugün de emperyalist devletlerin hedefi olmaktan kurtulamamıştır. İçte ve dışta tertiplenen çirkin oyunlar Türk milletinin birlik ve beraberliğini, toprak bütünlüğünü bozmaya yöneliktir. Güçlü, müreffeh, kalkınmış bir Türkiye istenmemektedir. Güçlü bir Türk devleti, bu çirkin oyunlara son vereceği gibi jeostratejik ve jeopolitik konumu ile dünya barışının ve uluslararası dengenin mihenk taşını teşkil edecektir. Tarihte olduğu gibi bugün de mazlum milletlerin savunucusu olacaktır. Engin tarih tecrübesi, muazzam kültürü ile bunu başaracak güçtedir.

Arzuladığımız insan tipini yetiştirememenin sıkıntıları, içine düştüğümüz buhranlı günlerde yaralarımızı daha da derinleştirmiştir. Özü sözü doğru, mert, hak bildiği yoldan şaşmaz, çalışkan, iyimser, azim sahibi, yapmacıktan ve övünmeden uzak, saygılı, gururlu değil fakat milli onuru yüksek, şahsi kin gütmeyen lakin milli öcünü unutmayan, fikri ve vicdanı hür bir gençlik/birey yetiştirememenin acısını hep duymuşuzdur.

Dolayısıyla yarının ülke mukadderatını her alanda eline alacak gençliği, iç ve dış tehditlere karşı uyanık tutmak, Türkiye Cumhuriyetinin hangi güçlüklerden sonra, nasıl kurulduğunu izah ile vatan toprağının mukaddesatına inanmayı temin etmek ve Türk gençliğini ülkesi, milleti ve devletiyle bölünmez bir bütünlük içinde Atatürk ilke ve inkılapları doğrultusunda yetiştirerek milli hedefler etrafında birleştirmeliyiz.

Bugün uluslararası ilişkilerde yani dış politikada siyasi, askeri, iktisadi, sosyal ve kültürel alanlarda yeterli ve kuvvetli olmak büyük önem taşımaktadır. Bu alanlarda gösterilecek küçük bir zafiyet zamanla büyük zararlar açabilmektedir. Bugün “devletlerin birbirlerinin hukukuna saygı göstermesini” amaç edinen Birleşmiş Milletler Teşkilatının varlığına rağmen bir devletin varlığını önce kendisinin koruması prensibi hala geçerliliğini korumaktadır.

Sosyal hayatta insanlar hastalanıp zayıf düştüklerinde, yakınları tarafından yardım edilip kollanmaktadır. Fakat siyasi arenada yani uluslararası alanda, devletler zayıf düştüklerinde aynı anlayış tersine işlemektedir. Çünkü devletlerarası ilişkilerde dostluk değil, menfaat söz konusudur.

Türkiye Cumhuriyeti, milletinden aldığı güç ve vakarla, İstiklal Savaşının kazandırdığı itibarla hayatiyetini devam ettirmektedir. Ne var ki, son zamanlarda dikkati çeken bazı olaylar devletimizin bu konuda daha hassas ve dikkatli olması gerektiğini gündeme getirmiştir. Zira son senelerde “dost” ve “müttefik” olarak gördüğümüz bazı devletler, Türkiye üzerinde hala bazı mesnetsiz hak iddialarında bulunabilmektedirler. Öyle anlaşılıyor ki, bazı dostlarımızda 1923 öncesi “müstevli ruhu” tekrar her an doğabilecektir.

İşte bu noktadan hareketle gelecekte de yeni bir istila hareketiyle karşılaşmamamızın hiçbir garantisi yoktur. Anadolu coğrafyası, tarihte olduğu gibi askeri, stratejik ve ekonomik yönden dünyanın cazibe merkezi olmaya devam etmektedir. Pek çok devletin biz istesek de istemesek de ülkemize yönelik hesapları vardır. Bu hesapların tezahürü olarak devletimiz içte ve dışta bir sürü problemle karşı karşıyadır.

Bu bakımdan milletimizin geçmişte yaşadığı hayati zorlukların halkımıza bilhassa gençlerimize doğru bir şekilde aktarılması gerekmektedir. Bilhassa 20. Yüzyıl başında yaşadığı acımasız istilaları, yaşadığı mihnetleri, kan ve gözyaşı arasında kazandığı zaferleri adeta yaşarcasına gençlerin hafızasına nakşedilmesi gerekmektedir.

Siyasi, askeri ve iktisadi olayların şüphesiz insan hayatında, devlet hayatında ve milletlerin geleceğinde büyük rolü vardır. Fakat insan varlığını ilgilendiren en önemli unsur dünya çapındaki büyük sosyal hadiselerdir. Sosyal hadiselerin ise (bizce en büyüğü) “inkılap” olayıdır. Hatta kanaatimizce, bildiğimiz bazı inkılap hadiseleri, en büyük dünya siyasi ve askeri olaylarından daha etkili olmuştur. Mesela Büyük Fransız İhtilali, sonuçları itibariyle bugün hala yeryüzünün büyük bir kısmını etkisi altında tutmaktadır. Dünya devletlerinin rejimleri, toplumların fikir yapısı bu inkılabın sonuçlarından kısmen veya bütünüyle etkilenmiştir.

Bilinmesi gereken nokta şudur ki, “Türk İnkılabı”, yere serildi ve öldü zannedilen “hasta adamın” yani bir milletin ayağa kalkarak rakiplerini devirmesi ve adeta şahlanması hareketidir. Şu halde Milli Mücadele ile Atatürk ilke ve inkılaplarının her Türk vatandaşı tarafından detayıyla bilinmesi bir zorunluluktur.

Çünkü zamanımızda devletler yalnız silahlarla savaşmamaktadırlar. Günümüzde harp çeşitleri çok çeşitli olarak devam etmektedir. Bunun açık anlamı şudur; Milli Mücadele ile kan ve gözyaşı ile kurduğumuz Cumhuriyetimizi, elde ettiğimiz haklarımızı, birlik ve beraberliğimizi koruyamazsak düşmanın lehine olarak kayıp etmiş oluruz. Çünkü dün olduğu gibi bugün de düşman Kafkasya’da, Balkanlar’da, Ortadoğu’da ve hatta Anadolu’da cephe açarken, bugün zenginliğimiz olan bir takım farklılıklarımızı kullanarak içimize sızmaya çalışmaktadır. Dolayısıyla bizim sen-ben kavgasına katılmamız senin ve benim dışımda olanların yararına olur ve tarih boyunca da böyle olmuştur.

Kısaca milletimiz/devletimiz/cumhuriyetimiz dün olduğu gibi bugün de bazı iç ve dış mihrakların/düşmanlarının hedefi olmaktan kurtulamamıştır. Bugün içte ve dışta yaşadığımız, milletimize/devletimize yönelik bütün düşmanca oyunlar Türk milletinin birlik ve beraberliğini, toprak bütünlüğünü bozmaya yöneliktir. Bu geçmişte olduğu gibi bugün ve gelecekte de olacaktır.

Fakat biz inanıyoruz ki; milli kültür değerlerine bağlı, insanını çağın gerektirdiği bilimsel ve teknolojik gelişmelere uygun bir şekilde eğitmiş, güçlü bir Türkiye, devletimiz ve milletimiz üzerinde oynanan çirkin oyunlara son vereceği gibi, jeostratejik ve jeopolitik yeri itibariyle dünya barışının ve bugünkü mevcut uluslararası dengenin mihenk taşını teşkil edecektir. Ancak bunun bir tek yolu vardır, sevgili dostlar, o da Atatürk’ü, ilke ve inkılaplarını doğru anlamak ve anlatmaktır, çünkü yakın tarih bunun şahididir.

Şu halde bilelim ki, millet olarak varlığımızın ve geleceğimizin yegâne temeli olan Türkiye Cumhuriyeti’ni iç ve dış tehditler karşısında daima muhafaza ve müdafaa idraki içinde olarak, genç nesilleri Atatürk ilke ve devrimlerinin öngördüğü ideallerle yetiştirmemiz zorunludur. Her Türk aydınına düşen görev, bu ilke ve inkılapları genç nesillere doğru olarak anlatmaktır. Gençlerimizin de Atatürk ilke ve inkılâplarından kopmadan ülkemize ve insanlığa yararlı hizmetlerde bulunacaklarına yürekten inanıyorum.

Kısaca, Atatürk gibi bir lider/önder yetiştiren ulusumuz ne denli gurur duysa yeridir, hakkıdır. Aradan geçen onca yıla rağmen, bugün Atatürk’ü derin sevgi, saygı, şükran ve bağlılıkla anmamızın temel sebebi de budur.

O ve devrimleri milletinin kalbinde canlı, diri ve taptaze yaşamaktadır. O, yüreklerimizi sevgi ile fethetmesini bilmişti. O’ndan uzaklaştıkça zayıfız, ona yaklaştıkça kuvvetimiz artıyor. Türk Milletinin hayatından parlak bir yıldız gibi kayıp giden Atatürk’ün fani varlığından uzak kalmanın tesellisini O’nun şu sözlerinde buluyoruz:

“Beni görmek demek, mutlaka yüzümü görmek değildir. Benim fikirlerimi, benim duygularımı anlıyorsanız ve hissediyorsanız bu kâfidir.”

“Benim naçiz vücudum, bir gün elbet toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacaktır. Ve Türk milleti emniyet ve saadetinin kefili olan ilkelerle medeniyet yolunda, tereddütsüz yürümeye devam edecektir.”

İşte, bugün, biz millet olarak ulu önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün gösterdiği bu yolda (yani muasır medeniyet yolunda) yılmadan yürümeye devam ediyoruz ve edeceğiz. Sonuç olarak, bugün, “yaşaması ve yaşatılması gereken Mustafa Kemal”, “Ne mutlu Türk’üm Diyene!” sözleri ile övündüğü yüce Türk milletinin varlığında yaşamaktadır. O’nun yön verici ilke ve devrimleri ile özlemini duyduğu çağdaş uygarlık yolunda önderliğini sürdürmektedir.

Cümlelerimi değerli devlet adamı İsmet İnönü’nün ulu önderin vefatı münasebetiyle yayımladığı mesajından alınan bir bölümle tamamlamak istiyorum:

“Devletimizin banisi ve ulusumuzun fedakâr, sadık hadimi, insanlık idealinin âşık ve mümtaz siması, eşsiz kahraman Atatürk; vatan sana minnettardır.”

Ya da daha güncel bir ifadeyle, sevgili dostlar,

Dik durun, Adil olun, sabırlı olun; Atatürk’le kalın, Cumhuriyet’le kalın, Atatürk ilke ve devrimlerinin aydınlattığı yolda kalın ve sevgiyle kalın…

 

Devamını Oku

Neden Cumhuriyet?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Sevgili dostlar, öncelikle 29 Ekim Cumhuriyet Bayramınızın 98. yıldönümünü gönülden kutluyorum. Cumhuriyet Bayramımız ülkemizin her yerinde, her ferdi tarafından sevinç ve coşkuyla kutlansın. Çünkü Türk milleti için Cumhuriyet Bayramı, milli birlik ve beraberliğin, toplumsal dayanışmanın bir simgesidir.

Sevgili dostlar, milli bayramlar, milletin hafızasını tazelediği, tarihine ve geleceğine sahip çıktığı günlerdir.

29 Ekim Cumhuriyet Bayramı, adı üstünde bayram ve tüm bayramlar gibi coşku, sevinç ve mutluluk içinde hep birlikte meydanlarda, caddelerde, sokaklarda halkın içinde ve halkla birlikte kutlanmalıdır.

Eskiden şöyle bir eleştiri, yakınma vardı: “efendim milli bayramlar stadyumlara, kapalı spor salonlarına hapsedildi, halktan koparıldı, biz bayramları meydanlarda halkın içinde ve halkla birlikte kutlayacağız” gibisinden ama bugün gelinen noktada bırakın stadyumları, kapalı spor salonlarını ya da meydanları milli bayramlar adeta tümden kutlanamaz hale geldi.

Eğer siz bir takım “sudan” sebeplerle milli bayramlarınızı layıkıyla, hakkıyla kutlamazsanız halkın, milletin yaşama sevincini yitirmesine, milli birlik ve beraberlik duygusunu kaybetmesine neden olursunuz. İşte! O zaman bayramlar senin bayramın benim bayramın olur ki bu da toplumları felakete sürükler.

Toplum, millet aynen bir insan gibidir, bir bütündür. Bir yanı acı ve keder diğer yanı yaşama arzusuyla doludur. Dolayısıyla hayat bir bütündür. Biri diğerinin yaşanmasına veya yaşanmamasına neden veya gerekçe oluşturmamalıdır. Acı ve kederin panzehri bayramlardır. Bayramlar insanları, toplumları ve milletleri hayata, yaşama ve geleceğe bağlar ve ayakta tutar.

Sevgili dostlar, insanları, halkları millet yapan, coğrafyaları, ülkeleri vatan yapan sembollerdir. Yani adıdır, bayrağıdır, rengidir, milli marşıdır ve milli günlerdir. Eğer siz bu değerleri sorgular ve sorgulatır iseniz artık siz siz olmazsınız, bir başkası veya bir hiç olursunuz ve bu durumda sizi dikkate alan da, değer veren de olmaz. Maziye, tarihe şöyle bir baktığınızda Anadolu’nun benliğini, kimliğini yitirmiş nice milletlerle dolu olduğunu görürsünüz. Eğer bu coğrafyada mazi olmak istemiyorsak bizi biz yapan değerlere sahip çıkacağız, değer vereceğiz ve zaferlerimizi de hakkıyla kutlayacağız.

Neden Cumhuriyet?

Çünkü Cumhuriyet, devleti idare edenlerin seçimle iş başına geldiği yönetim şeklidir. Bugün dünyada birçok devlet cumhuriyet rejimiyle yönetmektedir. Cumhuriyetle yönetilen ülkelerde egemenlik milletindir ve millet, devleti yönetecek kişileri kendisi seçerek kendi kendini yönetmiş olur. Cumhuriyet rejimi demek, demokrasi sistemi ile devlet şekli demektir. Zira Demokrasi ilkesinin en çağdaş ve mantıkî uygulamasını sağlayan hükümet şekli, cumhuriyettir.

Neden Cumhuriyet?

Çünkü cumhuriyet halk demektir, millet demektir, halkın/milletin kendi kendisini yönetmesi demektir. Başında bir sultanın, padişahın, despotun, diktatörün olmadığı rejimdir.

Çünkü “cumhuriyet (özellikle) kimsesizlerin kimsesidir”. Fakat bugün, Cumhuriyetin 98. Yılında, maalesef ne “kimsesizler” yani halk ne de “kimsesizlerin kimsesi” cumhuriyet bazılarımızın gündeminde değil.

“Kimsesizlerin kimsesi olarak cumhuriyet” fikri aslında adı konmamış bir sosyal devlet yönelimidir. Ancak sosyal olmayan bir cumhuriyetin “kimsesizlerin kimsesi” olması da bir temenniden öteye gidemez.

“Eşitlik – özgürlük – kardeşlik” ideallerinden doğan cumhuriyet bugün sermayenin saltanatına dönüşmüş halde. Dolayısıyla bugün “kimsesizler” himmete, sadakaya muhtaç halde. Oysa cumhuriyet fikrinin temelinde insanın kaderini başka insanların insafına terk etmemek yatar.

Neden Cumhuriyet?

Çünkü cumhuriyet eşitlik rejimidir. Cumhuriyet yönetimlerinin temel direklerinden biri eşitliktir. İkinci temel direği ise özgürlüktür. Monarşi / Krallık / Sultanlık / Padişahlık ise ayrıcalıklar rejimidir. Bu rejimlerde eşitlik ve özgürlük yoktur.

Devleti bir kişi, bir azınlık ya da çoğunluk yönetebilir

Monarşi / Krallık / Sultanlık / Padişahlık / Tiranlık / Diktatörlük gibi rejimler tek kişinin kendi çıkarları için devleti yönetmesidir.

Aristokrasi / Oligarşi varlıklı, zengin bir azınlığın, sınıfın kendi çıkarları için toplumu yönetmesidir.

Cumhuriyet / Demokrasi ise halkın çıkarı için toplumun/devletin yine halk tarafından yönetilmesidir. Yani cumhuriyet ve demokrasi çoğunluğun, halkın yönetimidir. Halk, devleti seçtiği temsilciler vasıtasıyla yönetir.

Cumhuriyet yönetimi, halkın bütününün egemen güce yani devlete sahip olmasıdır. Yani devlet monarşilerde / krallıklarda / sultanlıklarda / padişahlıklarda olduğu gibi kişiye ait özel mülk değildir, milletin tamamına aittir.

Demokrasi, halkın hem yöneten hem de yönetilen durumda olduğu bir yönetim biçimidir. Yani oyu ile iradesini açıklayan halk yönetendir.

Her yönetim, varlığını sağlayan bir ilkeye dayanır

Cumhuriyetin / Demokrasinin ilkesi de siyasal erdemdir. Yani yurt sevgisidir, ülke çıkarlarını kişisel çıkarların üstünde tutmadır, bencillikten, açgözlülükten, kişisel tutkulardan, hırs ve isteklerden fedakârlıktır. Velhasıl siyasal erdem, yasalara saygıdır.

Kısaca cumhuriyet rejimlerinde / demokrasilerde hiç kimse yasaların / hukukun üstünde değildir. Yasalara saygının bittiği yerde demokrasi bozulur. Devlet tükenir. Cumhuriyeti / Demokrasiyi ayakta tutan tek güç siyasal erdemdir, siyasal ahlaktır.

Demokrasilerde emir veren de emir alan da eşittir. Demokrasilerde yasaları yapan da uygulayan da egemen gücün yani toplumun kendisidir. Hükümet ise egemen gücün sadece bir aracıdır.

Yönetimlerin bozulması ilkelerin bozulması ile başlar

Cumhuriyet / demokrasi eşitlik ilkesinin kaybolması ile bozulur. Cumhuriyet / demokrasi yönetiminin bozulmasının bir nedeni de yönetim kadrosunun daralmasıdır.

Yönetici kadrosunun daralması ise demokrasiden aristokrasiye, aristokrasiden monarşiye ve nihayet monarşiden diktatörlüğe geçiş demektir.

Cumhuriyetin / demokrasinin temel ilkesi olan eşitlikten kolaylıkla bireyciliğe yani kişi egemenliğine kayılabilmektedir.

İşte, cumhuriyetin / demokrasinin karşılaştığı sorunlardan biri buradan kaynaklanır. Diğer tehlikeler ise anarşi ve despotizmdir. Yasa tanımaz aşırı özgürlük anarşiyi, özgürlüklerin aşırı kısıtlanması da despotizmi doğurur.

Cumhuriyet ve Demokrasi toplumların kaçınılmaz geleceğidir. Demokraside insanlar gerçekten mutlu olmasalar bile mutsuz da olmayacaklardır.

Ancak basın özgürlüğü olmadan da demokrasi olmaz. Basın özgürlüğü demokrasi için son derece önemlidir. Yani haber alma özgürlüğü ama doğru haber alma.

Devletin hayat damarı egemen otoritedir, yani yasama organıdır, yani meclistir. Yasama devletin kalbidir. Yürütme de devletin tüm diğer organlarını hareket ettiren beynidir.

Beyin felç olduğu zaman insan yine de yaşayabilir ama kalp durduğu zaman hiçbir canlı yaşayamaz. Bu nedenle devlet yasama gücüyle yaşar.

Atatürk’ün ilk iş olarak 23 Nisan 1920’de niye meclisi açmış olduğunu şimdi daha iyi anlayabiliyoruz. Yine 15 Temmuz 2016’da niye TBMM’ye saldırıldığını şimdi daha iyi anlayabiliyoruz. Zira birincisinde milleti var etme, ikincisinde ise milleti yok etme düşüncesi vardır.

Asolan Demokratik Cumhuriyettir

Cumhuriyeti betonarme karkas (demirli betonla yapılmış yapı) bir bina olarak düşünün. Onun değeri, sizin onun dışını ve içini nasıl döşediğinize bağlı olacaktır. Yani o binanın içini/odalarını demokrasi ve insan hakları ile mi, hukukun üstünlüğü ile mi, adalet ile mi, eşitlik ve özgürlükle mi, dışını “yurtta barış dünyada barış” felsefesiyle yani iyi bir dış politika ile mi, velhasıl ne ile ve nasıl döşediğiniz o binanın o cumhuriyetin niteliğini ortaya koyacaktır. Yani demem şu ki, eğer ortada bir eksiklik, yanlışlık varsa, o yanlışlık cumhuriyet rejiminde değil sizdedir, sizin tutum ve davranışlarınızdadır.

Ünlü sosyolog İbn-i Haldun der ki,

Devletler için tarihin bir döngüsü vardır. Hemen hemen her devlet her 100-150 yıl arasında ya kendini yeniler zamana ayak uydurur yaşamaya devam eder ya da tarihin tozlu raflarında yerini alır. Bu bağlamda Osmanlı Devleti kuruluşundan itibaren kendisini dört defa yenilemiştir, zamanın ruhuna ayak uydurmuş ve yaşamaya devam etmiştir. Ancak yirminci yüzyıl başlarında bunu başaramadığı için tarihe mal olmuştur. Fakat millet ve yöneticileri yani Mustafa Kemal Atatürk zamanın ruhunu kavramış, yeni bir devlet kurmuş ve bu devleti de cumhuriyet ile taçlandırmıştır. Mesele bundan ibarettir.

Kısaca Cumhuriyet;

  1. egemenliğin kaynağının millete ait olduğunu kabul eden devlet şeklidir.
  2. seçim esasına dayanan bir yönetim şeklidir. Seçme ve seçilme hakkının belli bir kişiye, belli bir gruba ya da belli bir sınıfa ait olmayıp; bütünüyle millete ait olmasıdır.
  3. her şeyden önce kamu yararını ön planda tutan, kamu yararına dayanan bir yönetim şeklidir. Gücünü, geniş halk kitlesinden ve millet iradesinden alır.
  4. egemenliğin bir kişiye, bir gruba ya da bir sınıfa değil, doğrudan millete ait olduğu bir rejimdir.
  5. bütün vatandaşları yasa önünde eşit sayar, onlar arasında hiçbir ayrıcalık tanımaz, onların devlet yönetimine eşit olarak katılımını sağlar. Vatandaşların temel hak ve özgürlüklerini devlet teminatı altına alır.
  6. akla, mantığa, bilime, toplumun gereklerine en uygun ve insana değer veren bir yönetim biçimidir. Cumhuriyet rejimi, düşünce serbestliği taraftarıdır. Dolayısıyla insanın, toplumun gelişme ortamını hazırlayan ve koruyan en iyi yönetim biçimidir.

Atatürk ve Cumhuriyet

Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu Atatürk, iyi bir asker, iyi bir devlet adamı olduğu kadar aynı zamanda iyi bir fikir adamıdır.

Atatürk bir eylem adamıdır, bir devrimcidir. Devrimlerinin hedefi de Türk toplumunu çağdaş, uygar bir toplum ve devlet yapısına kavuşturmaktır.

Peki, bu çağdaş modern devletin siyasi, sosyal ve ekonomik yapısı nasıl olacaktır?

Atatürk’ün devlet anlayışı bireyci, özgürlükçü, eşitlikçi, demokratik ve laik bir devlet anlayışıdır.

Bu devlet anlayışının sosyal yapısı bireye dayanacaktır. Birey devletin, toplumun kaynağı ve aynı zamanda da amacı olacaktır. Yani her türlü hakkın kaynağı birey olacaktır. Çünkü özgür olan ve sorumluluk duygusuna sahip olan tek varlık yalnızca insandır. Dolayısıyla devletin temeli ve amacı da bireydir ve haklarının korunmasıdır.

Atatürk özgürlüklerin demokrasi ilkesine dayalı cumhuriyet yönetiminde gerçekleşebileceğini söyler. Çünkü demokrasi yönetimi özgürlükleri tanır, onlara saygı gösterir ve onları korur.

Atatürk’ün öngördüğü devlet sistemi her yönü ile laik bir devlettir.

Bu devlette bireyleri birbirine bağlayan bağ, aynı millete mensup olma bağıdır. Bir topluluğu ulus yapan ise birlikte yaşama istek ve iradesidir.

Atatürk’ün öngördüğü devlet sistemi ulusal devlettir.

Bu devlette siyasal güç ulusta olacaktır. Yani siyasal gücün kaynağı ve sahibi ne Tanrı ne de tek bir kişidir. İktidarın kaynağı da, sahibi de millettir. Egemenlik kayıtsız ve şartsız millete ait olacaktır. İktidarı kullanan kişiler yetkilerini doğrudan doğruya milletten alacaktır. Hiçbir şahıs, sınıf ya da zümre iktidarda hak iddia edemez ve hiç kimse milletten kaynaklanmayan bir gücü kullanamaz.

Milli egemenlik ilkesi cumhuriyet yönetimini, halk yönetimini getirir. Milli egemenlik ilkesi demokrasi düşüncesinin uygulanış ve gerçekleşme biçimidir.

Cumhuriyet yönetiminin üstünlüğü diğer yönetimlerle karşılaştırıldığında ortaya çıkar.

Gücünü ve yetkisini Tanrı’dan aldığını ve yalnız Tanrı’ya karşı öbür dünyada hesap vereceğini varsayan, düşünen; devleti ve ülkeyi özel mülkü kabul eden bir hükümdar/padişah/sultan/kral adı her neyse hiçbir kayıt kabul etmez.

Böyle bir yönetimde milletin özgürlüğü, varlığı söz konusu dahi olamaz. Böyle olunca monarşi yönetimi demokrasi ve milli egemenlik ilkesi ile bağdaşmaz.

Yönetimin belli kişilerin ve sınıfların elinde bulunması da kabul edilemez. Bu yönetim tarzı millete ait egemenliği kendi çıkarları için zorla ele geçirmesinden başka bir şey değildir.

O zaman Cumhuriyet ile sultanlık / padişahlık arasındaki fark nedir?

Milli egemenlik ilkesinin uygulaması olan cumhuriyet ile sultanlık / padişahlık arasındaki fark ise cumhuriyetin erdeme dayanan bir yönetim olmasına karşılık, sultanlık / padişahlık korku ve tehdide dayanan bir yönetimdir.

Cumhuriyet, ahlaki erdeme dayanan bir yönetimdir. Sultanlık, korku ve tehdide dayanan bir yönetimdir. Cumhuriyet yönetimi, erdemli ve namuslu insanlar yetiştirir. Sultanlık korkuya, tehdide dayandığı için korkak, alçak, sefil, rezil insanlar yetiştirir.

Bir yönetimin iyi ya da kötü olduğunu anlamak için bu yönetimin amaçlarını gerçekleştirip gerçekleştirmediğine bakmak gerekir.

Ve yönetimlerin başlıca iki amacı vardır, biri milletin korunmasıdır, diğeri ise milletin refahının sağlanmasıdır. Bu iki amacı gerçekleştiren yönetimler iyi, gerçekleştirmeyenler ise kötüdür.

98 yıllık cumhuriyet yönetimine baktığımızda da bu iki hususun layıkıyla yerine getirilmiş olduğunu görüyoruz.

Cumhuriyet, çelişkiler yerine dengeyi, uzlaşmazlıklar yerine barışı, ayrılık ve farklılıklar yerine birliği, parçalanmak yerine bütünleşmeyi hedef almış ve Türk toplumunun tarihsel niteliklerini kaynak kabul ederek bu topluma her şeyden önce iç ve dış barışı getirmiştir.

Türkiye Cumhuriyetini mucize olarak da tarif edemeyiz. Özünde Atatürk’ün ve Türk milletinin mücadelesi, alın teri, emeği, çalışması, fikir ve düşünceleri vardır. Cumhuriyetin özünde akıl ve bilim vardır, millet vardır. Cumhuriyet Atatürk ve millet gerçeğidir.

Atatürk ve Cumhuriyet

Bildiğim kadarıyla Bolu Abant İzzet Baysal Üniversitesi Türkiye’de tek vakıf destekli devlet üniversitesi. Üniversiteyi kuran ve destekleyen İzzet Baysal Vakfı’dır. Üniversite açıldığında büyük hayırsever rahmetli İzzet Baysal’a soruyorlar, “en büyük eseriniz yani üniversiteniz bugün açıldı, ne hissediyorsunuz.” Rahmetli şöyle cevap veriyor: “birincisi üniversite benim değil, devletimin ve milletimindir; ikincisi, benim en büyük eserim üniversite değil İzzet Baysal Vakfı’dır. Eğer ben bu vakfı kurmamış ve tüm mal varlığımı da bağışlamamış olsaydım başta üniversite olmak üzere tüm bu eserler olmazdı.”

Şimdi bunu Atatürk, Cumhuriyet ve kazanımları yani Atatürk’ün “benim en büyük eserim Cumhuriyettir” sözü bağlamında düşünürsek durumu daha iyi anlamış oluruz. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin temel yapı taşı, temel ilkesi “Cumhuriyet’tir”. Çünkü Cumhuriyet olmadan kazanımları da ve eserleri de olmaz.

Demokratik bir Cumhuriyet rejiminin ne kadar büyük bir nimet olduğunu anlamak için Ortadoğu ülkelerine bakmanız yeterli olacaktır.

Son söz

Sevgili dostlar,

Ancak şunu bilmeliyiz ki, milletimiz / devletimiz / cumhuriyetimiz dün olduğu gibi bugün de bazı iç ve dış mihrakların/düşmanlarının hedefi olmaktan kurtulamamıştır. Bugün içte ve dışta yaşadığımız, milletimize / cumhuriyetimize yönelik düşmanca oyunlar Türk milletinin birlik ve beraberliğini, toprak bütünlüğünü bozmaya yöneliktir.

Bu geçmişte olduğu gibi bugün ve gelecekte de olacaktır. Ancak Türk milleti geçmişte olduğu gibi gelecekte de bu tür oyunları birlik ve beraberlik içinde bozacaktır. Dolayısıyla sürekli dış güçler demekten vazgeçelim. Asolan iç güçlerdir. Eğer biz içerde güçlüysek ki tarih bize bunu gösteriyor, dış güçler vız gelir tırıs gider. Bugün gelirler, yarın giderler, yarın gelirler öbür gün giderler kısaca geldikleri gibi giderler. Yeter ki biz birlik beraberlik içinde olalım, Atatürk’ün gösterdiği yolda olalım.

Sevgili dostlar,

Bugün yaşanan bütün olumsuzluklara rağmen biz inanıyoruz ki; başta Atatürk ilke ve devrimleri olmak üzere milli ve çağdaş değerlere bağlı, insanını çağın gerektirdiği bilimsel ve teknolojik gelişmelere uygun bir şekilde eğitmiş, güçlü bir Türkiye, üzerinde oynanan çirkin oyunlara son vereceği gibi jeostratejik ve jeopolitik yeri itibariyle dünya barışının ve bugünkü mevcut uluslararası dengenin mihenk taşını teşkil edecektir.

Bunlar, yani tüm olumsuzluklar, bir gün elbet bitecektir, mazi olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacaktır ve Türk milleti emniyet ve saadetinin kefili olan Atatürk ilke ve devrimlerinin ışığında medeniyet yolunda, tereddütsüz yürümeye devam edecektir.

Sözlerimi büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün şu güzel sözüyle bitirmek istiyorum;

“Benim naçiz vücudum, bir gün elbet toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacaktır. Ve Türk milleti emniyet ve saadetinin kefili olan ilkelerle medeniyet yolunda, tereddütsüz yürümeye devam edecektir.”

Ya da daha güncel bir ifadeyle;

Cumhuriyet’le kalın, Atatürk’le kalın, Atatürk ilke ve devrimlerinin aydınlattığı yolda kalın, sevgiyle kalın. 29 Ekim Cumhuriyet Bayramınız Kutlu Olsun. 29 Ekim 2021. BKY.

Erdem: Ahlakın övdüğü, ahlaklı olmanın gerektirdiği doğruluk, yardımseverlik, yiğitlik, bilgelik, alçakgönüllülük, iyi yüreklilik, ölçülülük gibi niteliklerin ortak adıdır.

öbür gün giderler kısaca geldikleri gibi giderler. Yeter ki biz birlik beraberlik içinde olalım, Atatürk’ün gösterdiği yolda olalım.

Sevgili dostlar,

Bugün yaşanan bütün olumsuzluklara rağmen biz inanıyoruz ki; başta Atatürk ilke ve devrimleri olmak üzere milli ve çağdaş değerlere bağlı, insanını çağın gerektirdiği bilimsel ve teknolojik gelişmelere uygun bir şekilde eğitmiş, güçlü bir Türkiye, üzerinde oynanan çirkin oyunlara son vereceği gibi jeostratejik ve jeopolitik yeri itibariyle dünya barışının ve bugünkü mevcut uluslararası dengenin mihenk taşını teşkil edecektir.

Bunlar, yani tüm olumsuzluklar, bir gün elbet bitecektir, mazi olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacaktır ve Türk milleti emniyet ve saadetinin kefili olan Atatürk ilke ve devrimlerinin ışığında medeniyet yolunda, tereddütsüz yürümeye devam edecektir.

Sözlerimi büyük önder Mustafa Kemal Atatürk’ün şu güzel sözüyle bitirmek istiyorum;

“Benim naçiz vücudum, bir gün elbet toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacaktır. Ve Türk milleti emniyet ve saadetinin kefili olan ilkelerle medeniyet yolunda, tereddütsüz yürümeye devam edecektir.”

Ya da daha güncel bir ifadeyle;

Cumhuriyet’le kalın, Atatürk’le kalın, Atatürk ilke ve devrimlerinin aydınlattığı yolda kalın, sevgiyle kalın.

29 Ekim Cumhuriyet Bayramınız Kutlu Olsun. 

 

Devamını Oku

Mudanya Mütarekesi’nin 99. Yıldönümü

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Mudanya Mütarekesi’nin Anlamı
Hiç şüphesiz Mudanya Mütarekesi Türk İstiklal Harbinde önemli bir yere sahiptir. Bu sebeple, bu konuda bugüne kadar birçok araştırma ve yayın yapılmış ve bu yayınlarda mütareke bütün yönleriyle ele alınmıştır.


Dolayısıyla, biz bu söyleşimizde Mudanya Mütarekesini anlatmaktan ziyade, bu mütarekenin İngiliz belgelerine nasıl yansıdığını, başka bir deyişle mütarekeye katılan kişilerin (İsmet Paşa, General Harington, General Charpy, General Mombelli, Franklin-Bouillon ve İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Horace Rumbold) değerlendirmelerini ele alacağız.
Hiç kuşkusuz Mudanya Mütarekesi, Türk-Yunan savaşının sonucunda imzalanan basit bir ateşkes antlaşması değildir. Kaldı ki, Yunan generalleri demirli bulunan gemilerde beklerken, İsmet Paşa ateşkes görüşmelerini İngiliz-Fransız-İtalyan generalleriyle yaptı. Başka bir deyişle bu devletler Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri olup; Osmanlı Devleti’ne Mondros Mütarekesini Sevr Anlaşmasını imzalatmışlardı. Fakat bu defa Türk ordularının kısa bir sürede kazandıkları zafer karşısında çaresiz olarak Türk tezini kabul ediyorlardı.
Bu mütareke bir bakıma Lozan Barış antlaşmasının da ilkelerini ortaya koydu. Bu mütareke, 1683 Viyana bozgunundan sonra süren ve özellikle son 10 yılın (1912-1922 Balkan Savaşı, Dünya Savaşı, İstiklal Savaşı) kanlı hesaplaşmasının, “Doğu Sorunu” çözümünü, “Avrupa’nın Hasta Adamı” mirasını ve tüm varlığını yağmalamak isteyenlere, ana vatanı (Türkiye) hakkını onaylatıyordu. İtilaf devletleri Türkiye karşısında yenilmişlerdi. Ve tezleri olan “Sevr” çöpe gidiyordu.

Mütareke’ye Giden Süreç
Mütareke kavram olarak ateşkesten farklı bir içeriğe sahiptir. Ateşkes, savaşan tarafların kısa bir süre için eylemlerini durdurmaları anlamına gelir. Oysa mütareke silahların terki anlamına gelir ve barışa giden yolu açar, nihai barış antlaşmasının imzalanmasına zemin hazırlar. İşte bu manada Mudanya Mütarekesi yeni Türk Devleti’nin uluslararası platformda gerçek anlamda tanınması sürecinde önemli bir yer teşkil eder.
Doğu sorunun bir uzantısı olan Mondros Mütarekesi ve onun bir sonucu olarak ta Sevr Antlaşması, içerdiği hükümler itibariyle adaletsiz bir düzen öngörmüştür. Bu durum Türk Milleti’nin topyekûn başkaldırmasına sebep olmuş ve Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde başlatılan milli mücadele kısa sürede zaferle sonuçlanmıştır. Türk ordusunun kazandığı her başarı ki Sakarya Zaferi bu açıdan bir dönüm noktasıdır, İtilaf Devletlerini telaşlandırmış ve Ankara’ya yeni mütareke ve barış teklifleri sunmalarına neden olmuştur. Mesela 1921 yılı sonlarına doğru İngiltere, kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirdiği Yunanistan’ı Anadolu’daki çıkmazdan kurtarmak için yeni bir girişimde bulunmuş ve Yunan ordusu Anadolu’da iken mütareke yapılmasını istemiştir. Ancak Mustafa Kemal Paşa, Yunan ordusu Anadolu’da kaldığı sürece hiçbir görüşmeye yanaşmayacağını açıkça ortaya koymuştur. Bu amaçla Yusuf Kemal Bey 1922 yılının Mart ayında Londra ve Paris gibi Müttefik başkentlerinde girişimlerde bulunmuştur. Bu sırada, 22-26 Mart 1922’de, İtilaf Devletleri Paris’te bir araya gelmiş, Türk ve Yunan tarafına yapılacak mütareke teklifini görüşmüşlerdir. 1922 yılının Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarında da Fethi Bey, Mustafa Kemal Paşa tarafından Müttefiklerin nabzını yoklamak üzere Avrupa’ya gönderilmiştir. Fethi Bey, Londra’da bakan düzeyinde görüşmelerde bulunamamışsa da, Paris ve Roma’da yaptığı girişimlerde oldukça başarılı olmuştur.
30 Ağustos Zaferi, Sakarya Zaferi’nden sonra önemli bir dönüm noktası olmuştur. Nitekim 30 Ağustos’taki ağır yenilgiden sonra Yunanistan, İngiltere aracılığı ile Mütareke istemiştir. 9 Eylül 1922’de İzmir’in kurtuluşundan sonra Türk ordusunun yapmış olduğu takip harekâtı İngiltere’yi Çanakkale ve İzmit bölgeleri (yani Boğazlar bölgesi) hususunda oldukça tedirgin etmiştir.

İngiltere’nin özellikle Çanakkale’nin savunulması yönündeki çabaları, Fransa ve İtalya’yı bölgeden çekilmeye mecbur etmiştir. Krize dönüşen bu durumu görüşmek için Üç Müttefik Devlet 20-23 Eylül tarihlerinde Paris’te bir araya gelmiştir. Boğazlara karşı girişilen Türk harekâtını durdurmak, mütareke şartlarını belirlemek ve yapılacak barış konferansına zemin hazırlamak toplantının ana gündemini oluşturmuştur. Toplantılar sonunda hazırlanan nota 23 Eylül tarihinde Ankara’ya ulaştırılmıştır. Ankara, 29 Eylül tarihinde verdiği cevabi notada mütareke görüşmelerinin yeri için Mudanya’yı, delege olarak ta İsmet Paşa’yı belirlemiştir.

Müzakereler ve Mütareke (3-11 Ekim)
Mudanya’da görüşmeler 3 Ekim 1922 tarihinde başlamış ve dokuzuncu günün sabahı yani 11 Ekim’de sana ermiştir. 11 Ekim sabahı imzalanan mütareke, 13 Ekim’de Yunanistan’ın da imzalamasının ardından 14/15 Ekim gecesi yürürlüğe girmiştir. Trakya’nın teslimi süresi, bölgeye geçirilecek Türk jandarmasının sayısı ve tarafsız bölgeler üzerinde anlaşmazlıklar çıkmıştır. İngiltere’nin tarafsız bölgeler konusunda ısrar etmesi, Türk tarafının bu bölgeleri tanımaması, Trakya’nın teslim süresine ve jandarma sayısına itiraz etmesi, Fransa ile İtalya’nın tutarsız hareket etmeleri görüşmelerin uzamasına ve sert tartışmalar yaşanmasına sebep olmuştur. Bu sebeple görüşmeler 5-9 Ekim arasında yapılamamıştır. Bu arada Müttefik Devletler 6/7 Ekim tarihlerinde Paris’te bir araya gelerek aralarındaki ittifakı yeniden kurmaya çalışmıştır. Nitekim 9 Ekim’de yapılan görüşmelerde Fransa ve İtalya İngiltere yanlısı bir tavır takınmıştır. Bu durum İsmet Paşa ve Ankara üzerinde olumsuz bir etki yapmıştır. İsmet Paşa Ankara’dan talimat alma ihtiyacı duymuş ve Mustafa Kemal Paşa ile 10 Ekim tarihinde yoğun yazışma yapmıştır. Bu arada Meclis’te de yoğun tartışmalar yaşanmıştır. Sonuçta Meclis, İsmet Paşa’ya teklif edilen mütareke metnini imzalama yetkisi vermiştir. Fakat ateşkesin sağlanması sanıldığı kadar kolay olmamıştır. Öyle ki Şevket Süreyya Aydemir, “Mudanya Konferansına Mudanya Savaşı demek hatalı olmasa gerektir” diyerek görüşmelerin çok gergin bir hava içinde geçtiğini vurgulamıştır. Özellikle müttefiklerin Trakya’nın teslimine yanaşmamaları bu gerginliğin temel nedeni olarak görülmektedir.

Anadolu’nun Küçük Şirin Kasabası: Mudanya
O yıllarda (1922) Mudanya küçük, şirin ama bakımsız ve oldukça harap bir kasabadır. Savaşın tüm acılarına tanık olmuş, büyük bölümü terk edilmiş, etrafını çepeçevre çevreleyen zeytinliklerden ceset kokularının yükseldiği, savaş sonrasının korkunç perişanlığını sergileyen, bitkin ve bıkkın küçük bir kasabadır. Ama yine de daha ilk görüşte, beyaz veya açık mavi boyalı ahşap yalıları, kırık dökük iskelesi, kıvrıla kıvrıla Bursa’ya uzanan küçük treni, yemyeşil yamaçları ve delice esen poyrazıyla şirin mi şirin bir kıyı kasabasıdır.
Acaba yabancılar nasıl görüyorlardı o günlerin Mudanya’sını? Ve bu yabancılar Türkiye ve Türkler hakkında neler düşüyorlardı?

Sonraki yıllarda büyük ölçüde ünlenecek ve Nobel ödülü alacak olan Amerikalı yazar Ernest Hemingway , Mudanya Mütarekesini yerinde takip etmiş, ama Mudanya’yı ve Türkleri kendi öznel yargılarıyla, oldukça eleştirel, ama hiç de dostça olmayan haksız ve acımasız bir biçimde anlatmıştır. Ernest Hemingway 23 Ekim’de The Toronto Daily Star gazetesinde yayımlanan makalesinde o günlerin Mudanya’sını, Türkiye ve Türkleri şöyle anlatmaktadır:
Marmara kıyısındaki sıcak, toz toprak içinde, eciş bücüş yollu ikinci sınıf kıyı kasabası Mudanya’da, Batı ile Doğu karşı karşıya geldiler. İsmet Paşa’yla görüşecek Müttefik generallerini taşıyan İngiliz sancak gemisi ‘Iron Duke’ün kül rengi, öldürücü kulelerine rağmen, Batılılar buraya barış dilenmeye geliyordu; yoksa barış istemeye, ya da şartlarını dikte ettirmeye değil. Toplantıdan kimsenin söz etmesine izin verilmese, hiç kimse Batı’nın Doğu’dan barış dilenmeye geldiğini kabul etmese bile, yine de konferansın anlamı değişmeyecekti. Bu görüşmeler, Avrupa’nın Asya üzerindeki egemenliğinin sonunu gösteriyordu. Mustafa Kemalcilerle aynı şey demek olan Türk Milliyetçileri, herkesin bildiği gibi Yunanlıları silip süpürdü. Oysa İngiltere Yunanlıları desteklerken, Mustafa Kemalcilerin bu derece etkili olabileceklerini hiç bilmiyordu.

Hemingway yazısına şöyle devam ediyor:
Mustafa Kemal’in Sovyet Rusya’ya yakınlığı O’nu er geç Batı ile çatışmaya götürecek. İslam ve Hristiyan dünyaları arasındaki anlaşmazlık, dünya barışını tehdit eden en büyük tehlike halini alacaktır. Rusya Türkiye üzerinde etkili bir güç olursa-ki bütün belirtiler bunun böyle olacağını göstermektedir-, Rusya’nın Karadeniz’i içine alan Boğazları aşıp Akdeniz’e kadar uzanan bir kıskaç yaratılacaktır. Karadeniz’le Ege arasındaki Boğazlar, Rusya’nın en büyük tabii çıkış yollarıdır. Doğrusu, Boğazlara egemen bir Rusya ile, Rusya’nın egemenliği altında Boğazlara sahip bir Türkiye arasında pek büyük bir fark da yoktur. Bu şartlar altında İngilizler Boğazları kendi kontrolleri altında tutamazlarsa, er geç bu geçidin yüzlerine kapandığını görecekler. O zaman da mutlaka Gelibolu’da yeniden dövüşmemiz gerekecektir.
Hemingway’in Toronto Daily Star’da yayımlanan bu yazısı, Batı kamuoyunun Türkiye ve Türkler konusunda nasıl olumsuz etkilendiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.

Türk Dostu Fransız Diplomat Henry Franklin Bouillon’un Faaliyetleri İngilizleri Rahatsız Ediyor
Türk dostu Fransız diplomat Henry Franklin Bouillon 28 Eylül’de İzmir’de Mustafa Kemal ile görüştükten sonra 1 Ekim’de İstanbul’a geliyor ve o akşam İstanbul’daki Yüksek Komiserlerle bir toplantı yaparak, İzmir’de gördüğü durumu anlatıyor. İzmir’de yarım düzine Anadolu’yu yöneten adamla buluştuğunu ve onların İstanbul’a ve Çanakkale’ye yürümeye kararlı olduklarını, 150 bin asker olduğunu ve onların arkasında bir 150 bin daha olduğunu ve bütün bunların arkasında da 200 milyonluk Müslüman dünyasının olduğunu söylüyor. Ayrıca Franklin Bouillon Yunanlılar hakkında ağır ifadelerde bulunarak, “Hiç kimsenin bir Yunan generalinin yüzünü görmediğini sadece onların arkasını gördüğünü” ifade ediyor.


Franklin Bouillon’un bu konuşması İngilizleri çok rahatsız ediyor. Nitekim İngiltere’nin İstanbul’daki Yüksek Komiseri (Horace Rumbold) 4 Ekim’de Lord Curzon’a gönderdiği bir telgrafta Franklin Bouillon’un faaliyetlerinden şikâyet ediyor:
Franklin Bouillon’un Mustafa Kemal’in yakın arkadaşı olduğunu, İngiliz ve Fransız çıkarlarına ters hareket ettiğini, barış yapmaya çok istekli olduğunu, Kemalistlere, İngiltere ve Fransa’nın verebileceklerinden daha fazlasını verebileceklerini, Fransa’nın Mudanya’da Misak-ı Milliyi ve hatta kapitülasyonların kaldırılmasını destekleyeceğini, İngiltere’nin Kemalistlerle bir savaşa girmek için isteksiz ve hatta yetersiz olduğunu, İngiltere’nin yönetimi altındaki Müslümanların tepkisinden çekindiğini ve korktuğunu, ayrıca Fransa’ya ticari çıkar sağlandığında Fransa’nın İngiltere üzerinde baskı yapabileceğini söylediğini ifade ediyor. General Harington ise, Franklin Bouillon’dan adeta nefret ediyor ve onu “as a perfect curse” (mükemmel bir baş belası) olarak tarif ediyor. İngilizler, Fransızların tutumunu Franklin Bouillon tarafından hazırlanmış bir hainlik/teslimiyet olarak görüyorlar.

General Harington ve Horace Rumbold’un Zor Anları
Rumbold, Mudanya konferansının Türklerin manevrasını ortaya çıkardığını, Kemalistlerin barış konferansı öncesi Doğu Trakya’yı elde etmek istediklerini belirtiyor. Ayrıca Rumbold, Türklerin Trakya’ya sınırsız jandarma kuvveti göndermelerinin kısa sürede orada bir ordu kurmalarına neden olabileceğini ve bunun da çok tehlikeli olduğunu, zira bölgedeki Hristiyan halkın Türklerin insafına bırakılması anlamına geleceğini söylüyor. Ancak Türklerin Karaağacı istemesinin doğru olduğunu çünkü bu bölgenin Edirne’nin bir parçası olduğunu ve böylece Edirne’nin güvence altına alınacağını belirtiyor. Rumbold, Çanakkale’nin Türklerin ilerleyişine karşı tutulduğunu, çünkü bu noktanın Asya’dan Avrupa’ya geçiş noktası olduğunu, eğer bir kere Kemalist ordu Trakya’ya geçerse nerede duracağının belli olmayacağını ve Batı Trakya’yı da işgal edebileceğini, bu nedenle de Kemalist ordunun Trakya’ya geçmesine izin verilmeyeceğini belirtiyor.
5 Ekim’de Horace Rumbold’a gönderdiği bir telgrafta General Harington, Mudanya’da çok zor anlar yaşadığını belirtiyor. Sözde askeri olan Mudanya Konferansının Ankara’dan gelen her çeşit politikacı ile sarıldığını, fakat konferansın gerçek üyesinin İsmet Paşa olduğunu belirtiyor. General Harington, Franklin Bouillon’dan nefret ediyor ve onu “as a perfect curse” (mükemmel bir baş belası) olarak tarif ediyor. Türklerin Trakya’yı şimdiden kendilerinin olduğunu zannettiklerini ve hiçbir yabancı müdahalesi istemediklerini, her konuda ara verildiğini ve Ankara’ya telefon edildiğini ve bundan hiç hoşlanmadığını, Kemalistlerin hiçbir konuda taviz vermediklerini ve konferansın dağıla sürecine geldiğini belirtiyor. Ayrıca Kemalistlerin eğer istedikleri konularda anlaşma sağlanmazsa askeri harekâta edecekleri konusunda kendisini tehdit ettiklerini, eğer taviz vermezse konferansının dağılacağını söylüyor.
Ayrıca General Harington 5 Ekim’deki görüşmelerin çok zorlu geçtiğini, İsmet Paşa’nın kendisini siyasi konulara çekip, tuzağa düşürmeye çalıştığını, sunduğu her teklifi reddettiğini, karşı teklif sunduğunu ve İngiltere’yi kendi silahıyla vurmaya çalıştığını söylüyor. Türkler sürekli siyasi tuzaklar kurmaya ve bunlarla bizi avlayabileceklerini düşündüler. Ancak Türklerin İngilizlerle savaşmak istemediklerini sadece Doğu Trakya’yı almak istediklerini belirtiyor. Ayrıca General Harington 5 Ekim’de denizin çok kötü olduğunu ve kıyıya çıkmanın zor olduğunu, binanın görüşmeler için pek uygun olmadığını, dışarısının çok kalabalık ve gürültülü olduğunu, etrafın çay evleri (kahvehaneler) ile dolu olduğunu ve bu durumun kendisini rahatsız ettiğini belirtiyor. Ayrıca her konuda veya sıkıştığı anda İsmet Paşa’nın “a bak bu çok önemli, çok özel bir konu, bunu Ankara’ya sormam gerek” diyerek zaman kazanmaya çalıştığını ve bu tutumun kendisini çok rahatsız ettiğini söylüyor.

9 Ekim’de Savaş Bakanlığına gönderdiği telgrafta General Harington, elinden geleni yaptığını ancak Türklerin çok zorluk çıkardığını, anlaşmanın bir an önce imzalanmasını, Mudanya’da daha fazla kalmaya tahammülünün kalmadığını ve bir an önce kuvvetlerinin başına dönmek istediğini belirtiyor. General Harington Türk kuvvetlerinin Çanakkale ve İzmit bölgelerinde ilerlemesinden ve saldırmasından oldukça rahatsız oluyor ve bir an önce ateşkes sağlanmasını istiyor. İzmit’te 50 bin Türk kuvveti olduğunu ve saldırmaları durumunda Fransızlardan ve İtalyanlardan yardım etmelerini istiyor. Fakat yardım sözü alamıyor. Mesela 26 Eylül’de iki bin Türk Süvari kuvveti Çanakkale Erenköy’de 30 km kadar tarafsız bölgenin içine giriyor, fakat daha sonra geri çekiliyor. General Harington, Türklerin Çanakkale’de olduğu gibi İzmit yarımadasında da tarafsız bölgeye girdiklerini ve İngiliz kuvvetlerini taciz ettiklerini söylüyor ve Türk kuvvetlerinin saldırması durumunda Maltepe-Çamlıca hattına çekileceğini ve buradan donanmanın da yardımıyla daha rahat savunma yapabileceğini belirtiyor.
Hiç kuşkusuz iki tarafta da barış istiyordu. Ancak karşı taraf, özellikle de İngiltere, barışın kendi koşullarıyla sağlanabilmesi, hiç değilse bazı ayrıcalıklar elde edilmesi konusunda direnme kararındaydı. Nitekim Türk tarafının bırakışma koşullarına karşı, onlar da kendi koşullarını masaya sürerek direndiler. İlk iki gün taraflar kendi koşullarında direndiler. İkinci gün sonunda, Fransa ve İtalya temsilcilerinin Türk tezine daha olumlu yaklaşmalarına rağmen İngiltere temsilcisi General Harington direndi ve Trakya’nın (Edirne ve Karaağaç dâhil) TBMM Hükümeti’ne devredilmesine karşı çıktı. Bunun üzerine görüşmeler bir gün ertelendi. 6 Ekim’de yapılan görüşmelerde İtalya temsilcisi General Mombelli, hükümetinin Türk tezini kabul ettiğini açıkladı. Fransa temsilcisi General Charpy ise başlangıçtan itibaren Türk tarafının tezini desteklemekteydi. Bu nedenle görüşmeler tekrar kesildi.
Bunun üzerine İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon 6 Ekim’de Fransa Başkanı Poincaré ile görüşmek ve üç devlet arasında dayanışmayı yeniden sağlamak amacıyla Paris’e gitti. 6-7 Ekim 1922 tarihleri arasında Paris’te üç ayrı toplantı yapıldı. Görüşmelerde Fransa ve İtalya Türk tezini destekledikleri gibi ne pahasına olursa olsun Türklere karşı koymayacaklarını da belirtti. Lord Curzon’un yapacağı pek bir şey kalmamıştı. Böylece yaşanan krizin aşılması için taraflar arasında uzlaşma sağlanmış oldu.

Çanakkale Krizi
Türk ordusunun İzmir’in kurtarılmasından sonra kuzeye Çanakkale’ye yönelmesi Çanakkale Krizi denen gerginliğe yol açmıştır. Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, 17 Eylül’de 1. ve 2. Ordu birliklerine “tarafsız bölge” diye adlandırılan, ancak Ankara Hükümetince tanınmayan bölgelere doğru ilerleme emri vermiştir. Bu emir üzerine Kocaeli Grubu İzmit’e, 2. Süvari Tümeni de Çanakkale’ye doğru harekete geçmişti. Türk ordusunun Trakya’ya geçmesinden endişe duyan İngiltere’nin kışkırtmasıyla İtilaf Devletleri Çanakkale Boğazı’nın Anadolu yakasına bir miktar asker çıkardı. İngiltere başbakanı Lloyd George, Türklerin Trakya’ya geçmesi halinde yeni bir savaşa girmekten çekinmeyeceklerini açıkladı.
Çatışma olasılığının belirmesi üzerine, İstanbul’daki Fransa Olağanüstü Komiseri General Pellé, ivedi olarak, Mustafa Kemal ile görüşmek üzere İzmir’e gitti. 19 Eylül’de yapılan görüşmede General Pellé, Mustafa Kemal’e, İtilaf Devletlerinin Mondros hükümleri uyarınca bazı stratejik noktaları işgal konusunda anlaşmış olduklarını, bu nedenle Boğazlara yönelik Türk ilerlemesinin savaş nedeni sayılabileceğini söyledi. Mustafa Kemal ise Mondros Mütarekesinin Ankara Hükümeti tarafından kabul edilmediğini ve “tarafsız bölge” diye bir şey tanımadığını ifade etti. Sovyetlerin Ankara’yı desteklemesi, Fransa ve İtalya’nın bir çatışma riskini göze alamayarak çekilmeleri, İngiliz kamuoyunun savaş istememesi ve en önemlisi Mustafa Kemal’in elde edilen başarıları tehlikeye atmaktan kaçınması sonucu gerginlik (Çanakkale Krizi) bir çatışmaya dönüşmeden bitmiştir.

Silahların Sustuğu Kalemlerin Konuştuğu an: Mütareke’nin imzalanması
General Harington, anlaşmanın sağlandığı 11 Ekim sabahı İsmet Paşa ile yapmış olduğu tartışmayı anılarında şu şekilde anlatmaktadır:
Sorunlar altı noktada düğümlenmişti. Bütünü ile siyasal içerikli ilk iki noktayı ikimiz de barış görüşmelerine bırakmaya karar verdik. Ondan sonraki iki noktayı ben kazandım. Çok önemli olduklarını sanmıyorum. Daha sonraki, Çanakkale çevresinde istediğim bölge idi. Çanakkale’de 25 millik (yaklaşık 40 km) bir alanla ilgili idi. Benim talimatım bunu elde tutmaktı ki, İsmet Paşa bunu kesinlikle onaylamayacağını söylüyordu. Sahne hala gözümün önündedir: Yalnız bir gaz lambasının aydınlattığı o karanlık oda. İsmet Paşa’nın Kurmay Başkanı’nı şimdi bile görür gibiyim. Gözlerini hiç benden ayırmıyordu. Odanın bir başında ben, bir başında İsmet bir aşağı bir yukarı yürüyüp duruyorduk. Bu bölgeyi almamın şart olduğunu, başka hiçbir şeye yanaşmayacağımı söyledim. İsmet Paşa da kabul etmeyeceğini söyledi. Bu esnada odanın karşı köşesine kadar gitmişti. Birden (“j” accepte) kabul ediyorum dedi. Hayatımda hiç bu kadar hayret etmemiştim. Bunu hiç beklemiyordum doğrusu.
İsmet Paşa ise hatıralarında o günkü görüşmeyi şöyle anlatmaktadır: Patlamaya mahal vermeden bir defa sulh (barış) konferansına gidecek hale gelmeye bakıyordum. Zaman zaman konferansa gergin bir hava hâkim oluyordu. Ben, itiraz ettikçe, direndikçe, İngiliz murahhası (delegesi); İngiltere’nin kuvvetinden bahsederek nazikâne bir surette tehdit edası almaya başladı. İngiltere’nin bu kadar donanması, bu kadar hava kuvvetleri, şöyle müttefikleri vardır, diyordu.
3-11 Ekim tarihleri arasında dokuz gün süren çetin müzakerelerden sonra mütareke İsmet Paşa ve İtilaf Devletleri’nin temsilcilerince 11 Ekim 1922 Çarşamba günü sabaha karşı 06.00’da imzalanmıştır. Yunan temsilci yetkisi olmadığını bildirerek, sözleşmeyi imzalamaktan kaçınmıştır. Ancak İngiliz temsilci General Harington’ın, mütarekenin Yunanistan’ın bu tutumuna karşın Müttefiklerce uygulanacağını açıklamasından üç gün sonra, İstanbul’daki Yunan temsilcisi (Sinopulos) sözleşmeyi imzalamıştır. Böylece Mudanya Mütarekesi 14/15 Ekim gece yarısından sonra yürürlüğe girmiş ve Türk-Yunan Savaşı da son bulmuştur. Mütarekenin imzalanması üzerine Mustafa Kemal Paşa, General Harington’a teşekkür; Müdafaa-i Hukuk örgütlerine ve belediyelere kutlama telgrafları çekmiştir.
Mudanya Mütarekesi 14 maddeden oluşuyordu. Yunanlılar, Doğu Trakya’yı 15 gün içinde boşaltacaklardı. 8.000 Türk jandarması, mülki memurlarla birlikte Doğu Trakya’ya el koyacaktı. Yönetimin Türklere devri 30 günde tamamlanacaktı. Boşaltma ve devir işlerini denetlemek üzere 7 taburluk bir müttefik birliği görevlendirilecekti. Teslim işlemi bittikten 30 gün sonra bunlar bölgeden ayrılacaktı. En son 25 Kasım 1922’de Edirne Türk yönetimine devredilmiştir.
Meriç’in sağ kıyısı ve Karaağaç, antlaşma yapılıncaya kadar itilaf devletlerinin işgali altında kalacaktı. İstanbul ve Boğazlar da mülki idaremize teslim olacaktı, ancak İstanbul’da ve Boğazlarda bulunan itilaf kuvvetleri, barışa kadar arttırılmaksızın kalabileceklerdi. Barışın yapılmasına kadar Türk kuvvetleri Çanakkale Boğazı ile İzmir yöresinde belirlenen çizgiyi geçemeyecek, Trakya’ya da silahlı kuvvet geçirmeyecekti.
Ancak anlaşmanın imzalanmasından sonra General Harington’ın yapmış olduğu açıklama oldukça önemlidir. 11 Ekim’de Savaş Bakanlığına çektiği telgrafta General Harington aynen şu ifadeyi kullanmaktadır: “I get in the end all I wanted” (Sonunda bütün istediğimi elde ettim). Ancak sadece İngilizler mi istediğini elde etti. Tabi ki hayır, başta Türkler olmak üzere Fransızlar ve İtalyanlar da istediğini elde etmiş oldu.

Mudanya’dan Ayrılış
11 Ekim sabahı anlaşma imzalanıp, konferans sona erdiğinde, İtilaf Devletleri (bağlaşık devletler) temsilcileri, konferansı baştan sona yakından izleyen Türk dostu Fransız diplomat Franklin Bouillon’a “İsmet Paşa bize mağlup muamelesi yapıyor” diye yakınmışlardır.
Anlaşmanın imzalanmış olmasının verdiği mutluluk ile generaller bando eşliğine uğurlanmıştır. Ancak bu uğurlama töreni hayli komik bir nitelik kazanmıştır. Şevket Süreyya Aydemir bu durumu Tek Adam adlı eserinde şöyle anlatır:
Konferans binası önünde bir askeri bando bekliyordu. Önde General Harington olduğu halde müttefik generalleri ile mahiyetleri Mütareke binasının mermer holünde göründüler. Limanda gemiler efendilerini bekliyorlardı. İsmet Paşa orada misafirlerine son defa veda ederken, bir askeri saygı kıtası selam vaziyetini aldı. Müttefik generaller bu kıtayı teftiş ederek geçerlerken, askeri bandonun şefi değneğini kaldırdı. Mızıka bir marşa girdi. İtilaf devletleri kumandanları, bu marşın ahengine ayak uydurarak rıhtıma doğru yürüdüler. Fakat nedense bu marş biraz fazla oynaktı. Müttefik delegeleri ilerledikçe, bandonun temposu da hızlanıyordu. İsmet Paşa, misafirlerinin bu marşa ayak uydurma gayretlerini, o her zamanki çocuksu tebessümüyle takibe çalışıyordu. Bando temposunu büsbütün hızlandırdı. Nağmeler gittikçe oynaklaştı. Bu marşın çalınışı bir tesadüf müydü? Yoksa bando şefinin zeki bir azizliği miydi? Bu hala belli olmamıştır. Ama Mudanya Mütarekesini imzalayanlar, Mudanya’yı bu oynak marşın temposu içinde terk ettiler.
Bu sırada Franklin Bouillon öylesine sevinç ve neşe göstermiştir ki, şapkasını çıkartıp göğe fırlatmış, rastladığı her Türk’ü kutlamış ve askerlerimizi işaret ederek “yaşasın, yaşasın Türk askeri” diye bağırmıştır. Bouillon’un davranışı kalk arasında çok iyi bir etki bırakmıştır.
Mudanya Mütarekesi Yunanlılar için bir felaket belgesiydi. Ama talih sanki uğradıkları felaketle alay ediyordu. Gemiler Mudanya önlerinden ayrılırken şöyle bir olay meydana gelir:
Mudanya önlerinde bulunan ve içinde Yunan delegeleri bulunan gemi (şilep) bir türlü hareket edemez. Nitekim bir süre sonra acı acı siren çalarak yardım ister. Ta Bozburun’a kadar gitmiş bulunan, koruyucusu İngiliz gemisi bu acı çığlıya dayanamamış ve geri gelip Yunan gemisini sürükleyerek alıp götürmüştür.

General Harington’ın İsmet Paşa Hakkındaki Görüşleri
Ancak General Harington’ın görüşlerine yer vermeden önce İstanbul Hükümetinin Dışişleri Bakanı olan İzzet Paşa’nın 16 Eylül’de ve 2 Ekim’de İsmet Paşa hakkında İngiltere’nin İstanbul’daki Yüksek Komiseri Rumbold’a söylediklerine değinmek gerekir. 16 Eylül’de İzzet Paşa İngiltere’nin derhal ateşkes sağlamasını yoksa Mustafa Kemal’in İzmir’den sonra ikinci hedefinin İstanbul olacağını söylüyor. Yine 2 Ekim’de Rumbold’u ziyaret ediyor ve İsmet Paşa hakkında “…deneyimsiz olduğunu, duyma sorunu olduğunu dolayısıyla generallerin Mudanya’da kendisine pek fazla önem vermemelerini” tavsiye ediyor.
General Harington 10 Ekim 1922’de Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a gönderdiği bir telgrafta İsmet Paşa hakkına şu ifadelere yer veriyor:
İsmet Paşayı ilk gördüğüm zaman, o benim üzerimde büyük bir etki ve izlenim bırakmadı. Görünürde gösterişsiz, ufak tefek bir insandı. Az konuşuyordu. Bundan başka, bir eksiklik mi, yoksa bazı durumlarda bir üstünlük mü bilinmez, çok da ağır işitiyordu… Öyle sanıyorum ki, aşağı yukarı 42 yaşlarındadır. Bizimle ilişkilerinde ilkin çok inatçı görünüyordu. Onun güldüğünü hemen hiç görmedim. Yalnız ‘nasılsınız’ veya ‘Allahaısmarladık’ derken biraz gülümsüyordu. Elbette ki Ankara’dan aldığı kesin yönergeye göre davranıyordu. Ama ayrıntılar konusunda bir üstat idi… Her satırı büyük bir dikkatle inceler ve baştan sona dek okur. Notlarını hızla alır ve satırların gizli bir anlam bulunmadığına inanmadıkça düşüncesini söylemez. Ama her zaman nazik davranır. Heyecanlandığını hiçbir zaman belli etmedi. Bir tür hukukçu kafası var. Bir belgeyi baştan sona dek okur, sonra birkaç dakika düşünür ve ondan sonra her paragraf hakkında düşüncesini söyler. Çalıştığımız süre içinde onu dikkatle inceledim. Bunun için her fırsattan yararlandım. Ancak bütün çabalarıma karşın, onu biraz daha ‘humain’ (cana yakın, samimi) kılmayı başaramadım. Hiç kuşku yok ki, iyi bir generaldir. Ordusu da kendisine güvenmektedir. Mustafa Kemal’in çok yakın arkadaşıdır. Ama sanıyorum ki, sofra başında oturup yemek yemek, sohbet etmek için iyi bir sofra adamı değildir.
General Harington telgrafının son bölümünde, İsmet Paşa’ya karşı zaman ilerledikçe ister istemez saygı duymak zorunda kaldığını itiraf etmekten çekinmiyor ve şöyle diyor: Konferansın sonlarına doğru kendisine karşı daha saygı hisleri duydum. Öyle sanıyorum ki, konferansa seçilmesi iyi olmuştur ve konuşmaların çok daha ötesini görmektedir. Ayrıca General Harington telgrafın bir yerinde (kinayeli bir şekilde) “İsmet Paşa Lord Curzon ve Poincaré ile karşılaşınca, herhalde sağırlığı kalmayacaktır” diyerek, onun bu eksikliğini diplomaside ustaca kullandığını ve kullanabileceğine dikkat çekmektedir.
Peki, İsmet Paşa General Harington’ı nasıl değerlendirmiştir?
İsmet Paşa anılarında General Harington’la konferans boyunca karşılıklı direndiklerini ve tartıştıklarını anlatıyor. Ve şöyle diyor: “…Zaman zaman konferansa gergin bir hava hâkim oluyordu. Ben, itiraz ettikçe, direndikçe, İngiliz murahhası (temsilcisi) (General Harington); İngiltere’nin kuvvetinden bahsederek nazikâne bir surette tehdit edası almaya başladı. İngiltere’nin bu kadar donaması, bu kadar hava kuvvetleri, şöyle müttefikleri vardır, diyordu”. İsmet Paşa şöyle devam ediyor: “Ama müzakereler bittikten sonra General Harington ile ayrılmamız çok samimi oldu. Lozan’a giderken İstanbul’da onu ziyaret ettim. Bana İstanbul’un idaresindeki güçlükten bahsetti. “İstanbul’u istiyorsunuz, ama İstanbul’un idaresi çok güçtür” dedi. Güldüm, General Harington’a, “Aman generalim, bu bizim memleketimizdir, bunun nasıl idare edileceğini elbette bir biliriz” dedim. Aramızda böyle bir latifede geçti.

Bir Diplomatın Doğuşu
Son dönemlerde adı sık sık siyasi tartışmalarda kullanılan İsmet İnönü, bundan tam 99 yıl önce adını Cumhuriyet tarihine altın harflerle yazdırıyordu. İsmet Paşa, Kurtuluş Savaşı’nın sonunda; İstanbul, Boğazlar ve Doğu Trakya’nın savaşsız kurtarılmasını sağlayan, TBMM Hükümeti’nin ilk siyasi zaferi Mudanya Mütarekesi’ni 11 Ekim 1922’de imzaladı.
Şevket Süreyya, İsmet Paşa’nın Mudanya ile birlikte yepyeni bir kimlik kazandığını belirterek şöyle der: “Mudanya’nın ardından İsmet Paşa, memleketin hayatında bir siyasi şahsiyet olarak belirecekti. Nitekim Mudanya’dan sonra askerlik ve kumandanlık artık arkada kaldı ve İsmet Paşa Türkiye’nin kaderine bir siyasi şahsiyet ve bir İkinci Adam olarak karıştı.” Mudanya Mütarekesi, bu açıdan bakıldığında, yeni bir diplomatın doğuşuna da ortam hazırlamıştır. Gerçi İsmet Paşa’nın diplomasi alanında kimi deneyimleri olmamış değildi. Sözgelimi 1907’de, Edirne garnizonunda hizmet gören Yüzbaşı İsmet Efendi bir sınır olayı nedeniyle askeri komisyonda görev alır. Bir Bulgar binbaşısıyla anlaşmazlığa düşer. Bundan ötürü görüştüğü Bulgar komisyonu başkanı general kendisine şöyle der: “…Yüzbaşı Efendi bir gün vatanınız sizinle iftihar edecektir.” Yüzbaşı İsmet, hayretle Bulgar generalinin yüzüne bakar ve ayrılırlar. 1910-1912 yıllarında Yemen’de, Ahmet İzzet Paşa’nın komutanlığında çalışan kurmay Binbaşı İsmet Bey, imam Yahya’nın ayaklanmasının bastırılmasında önemli hizmetlerde bulunmuştur. Birinci Dünya Savaşı’nın ilk yıllarında çalıştığı Osmanlı karargâhında Alman subaylarıyla kurduğu iletişim, hiç değilse İsmet Beyin, diplomasi dilini kavramasına yardımcı olmuştur. Hatta bu subaylardan birine sorduğu sorularla, Almanya’nın Türkiye üzerindeki gerçek niyetlerini de sezebilmişti. O anlamıştı ki Almanlar, Türkiye’ye gitmek üzere gelmemişlerdi. Enver Paşa’nın bir aralık onu genelkurmay başkanlığına getirmeyi düşünmesi bir rastlantı değildir.
Mustafa Kemal Paşa’nın Albay İsmet hakkında verdiği sicil (20 Mayıs 1917), onun bir diplomatta bulunması gereken niteliklere sahip olduğunu açıkça ortaya koymaktadır: “Ciddi, faal, düşüncesi gayet açık ve yüksek fikirli. Maiyetine ve savaş döneminin durumuna ve ruhsal değişkenliklerine hâkim. İyi bir görüş yeteneğine ve olayları süratle algılamaya sahip…” Bütün bunların yanında Albay İsmet, çevresinin emniyet, güven ve sevgisini kazanmış dürüst bir kişidir. Bu kişilik özelliklerinin bir diplomat için yeterli olduğuna şüphe yoktur.
Mustafa Kemal Paşa’nın, İsmet Paşa’ya Mudanya görüşmeleri için olağanüstü yetkiler vererek görevlendirmesi de şüphesiz uygun bir seçimdi. Bu, başkomutanın Garp Cephesi Komutanına duyduğu güvenin bir kanıtıdır. İsmet Paşa’nın, daha toplantının ilk gününde ev sahibi; aynı zamanda galip bir ordunun komutanı olarak girişimi eline alması da ayrıca üzerinde durulması gerekir. Nitekim onun Lozan Konferansı’nda da baş delege olarak yine Mustafa Kemal Paşa tarafından görevlendirilmesinde, Mudanya’daki başarısı belirleyici bir rol oynamıştır. Enver Ziya Karal, Mudanya mütarekesinin İsmet İnönü’nün “çelik iradesi” ile kazanıldığını özellikle vurgulamıştır. İsmet Paşa, diplomasideki ilk sınavını Mudanya Konferansı’nda verdi. Uluslararası, geniş kapsamlı Lozan Konferansı’nda da çok daha büyük bir diplomasi sınavı verecektir.

Sonuç olarak,
Mudanya Mütarekesi, 15 Mayıs 1919’da Yunan Ordusunun İzmir’e çıkışı ile başlayan Türk-Yunan Savaşına son verdiği gibi, Türkiye’nin Trakya sınırının Ankara Hükümetinin istediği biçimde çizilmesini sağlamış ve böylece Lozan Barış görüşmelerinde toprak sorununun çözülmesini kolaylaştırmıştır. Daha önce yapılan antlaşmalar açısından bakıldığında ise, Mudanya Mütarekesi, giderek geçerliliğini yitirmiş olan 1918 Mondros Mütarekesinin yerine geçtiği gibi, İstanbul Hükümetinin imzaladığı 1920 Sevr Barış Antlaşmasının ölü doğan bir bağıt olduğunun da Müttefiklerce kabulü anlamına gelmiştir. Dolayısıyla bu olgu, Türkiye’ye karşı güdülen düşmanca ve haksız politikaların baş aktörü olan İngiltere Başbakanı Lloyd Georges’un siyasetten çekilmesinin başlıca nedeni olmuştur. Ayrıca İngiltere’nin Yunanistan’ı kullanarak Türkleri hem Avrupa’dan atma, hem de Padişahın yönetiminde küçük ve denetlenebilir bir Türkiye politikası başarısız olmuştur. Mudanya Mütarekesi ile Türkler hem Birinci Dünya Savaşından sonra ilk kez Batılı devletlerle eşit koşullarda bir anlaşma yapmış, hem de Avrupa topraklarına (Doğu Trakya) tekrar girmiş oluyorlardı.
Mudanya Mütarekesi’yle tek kurşun atılmadan Doğu Trakya geri alınmıştır. Tarafsız bölge ve işgal bölgesi gibi tabirler kabul edilmemiş, bunun yerine barış antlaşmasının imzasına kadar her iki tarafın tecavüz etmeyeceği sınırlar “hattı fasıl” olarak tanımlanmıştır. Doğu Trakya’nın geri alınması, mütarekenin ahkâmını aşan bir madde idi. Ona siyasi bir vasıf kazandırmakta ve bu yönü ile de bir ön barış niteliğinde idi. Mütareke yeni Türk Devleti’nin uluslararası platformda gerçek anlamda tanınması sürecinde önemli bir yer teşkil etmiştir. İsmet Paşa gibi bir askeri, bir diplomatı ve bir devlet adamını Türk Milleti’ne kazandırmıştır. Türk tarihinde savaş meydanlarında kazanılmış fakat masa başında kaybedilmiş yönündeki algının değişmesine sebep olmuştur. Yeni Türk Devleti hem sahada (Sakarya Zaferi ve 30 Ağustos Zaferi) hem de masada (Mudanya Mütarekesi ve Lozan Barış Antlaşması) kazanmıştır. Kısaca Mondros Mütarekesi ve Sevr Antlaşması ile Türk Milleti’ne vurulmak istenen esaret zinciri, Mudanya Mütarekesi ve onun sonucunda imzalanan Lozan Barış Antlaşması ile kırılmıştır.
Şerafettin Turan’ın vurguladığı gibi Mudanya Ateşkes Anlaşması 1911’den bu yana süregelen savaş haline son vermiş, ülkeyi istiladan kurtarmış ve işgal altındaki İstanbul’un da barış antlaşması ile birlikte Türk yönetimine geri verilmesini sağlamıştı. Kabul etmek gerekir ki Mudanya yalnızca basit bir ateşkes anlaşması olarak görülmemelidir. Siyasal nitelikte bir takım öğeleri de taşıdığı için uluslararası bir önem taşımaktadır.
Kısaca Mudanya Mütarekesi barışın yolunu açan, onun önündeki engelleri kaldıran bir belge olarak tarihe geçmiştir ki aynı şekil de Lozan Barış Antlaşması da öyle. 15 Mayıs 1919’da İzmir’de başlayan acı serüven, bu küçük, şirin Marmara kasabasında, emperyalizmin üç büyük temsilcisinin imzaladıkları mütareke ile son bulmuştur. Kim ne derse desin, kim ne yaparsa yapsın bu tarihi gerçekleri değiştiremez.

Sevgi, Saygı ve Selamlarımla.

Devamını Oku

Sakarya Zaferi’nin 100. Yılı Kutlu Olsun

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Birinci ve İkinci İnönü Muharebeleri’ndeki yenilgileri üzerine Yunan Hükümeti, kuruluş halindeki yeni Türk ordusunu daha da güçlendirmeden ezip dağıtmaya karar vermişti. Bu amaçla ordu mevcudunu 125.000 kişiye çıkarttı. Birliklerini yeni silah ve araçlarla donattı. Üç aylık bir hazırlıktan sonra 10 Temmuz 1921’de taarruza geçti. Türk ordusu, Kütahya – Eskişehir Muharebelerini kaybedince, Afyon, Kütahya ve Eskişehir elden çıktı. Ordumuz, savaşı daha elverişli bir alanda kabul etmek üzere Sakarya Nehri’nin doğusuna çekildi. Düşmana hiçbir birlik kaptırılmamıştı ama ordu yarı yarıya erimişti. Bütün birliklerimiz, hızla takviye edilmeli, donatılmalı, savaş boyunca ihtiyaçları karşılanmalıydı. Oysa para yoktu, zaman da yoktu. Mevcut kötü durumdan Mustafa Kemal sorumlu tutulmaya çalışılıyordu. Sorumlu arayan bir takım meclis üyeleri, “ordu nereye gidiyor, millet nereye götürülüyor? Bu gidişin elbette bir sorumlusu vardır, o nerededir? Onu göremiyoruz. Bu günkü acıklı halin, feci durumun hakiki sorumlusunu ordunun başında görmek isterdik.”

Umut Mustafa Kemal Paşa’da idi. Bazı üyelerin itirazına rağmen 5 Ağustos 1921 tarihinde Mustafa Kemal Paşa Başkomutanlık görevine getirildi. Bunun üzerine meclise teşekkür eden Mustafa Kemal Paşa, “Milletimizi esir etmeye çalışan düşmanları mutlaka mağlup edeceğimiz hakkındaki inancının sarsılmadığını” ve bunu meclise, millete ve bütün dünyaya ilan ettiğini söyledi.

Mustafa Kemal Paşa Başkomutanlığı fiili olarak üzerine aldıktan sonra ordunun ihtiyaçlarının karşılanması için tedbirler almaya başladı. Bu maksatla 7-8 Ağustos 1921’de “Tekâlif-i Milliye” (milli yükümlülük) emri altında 10 emir yayımlayarak halktan mal varlığının yaklaşık yüzde 40’ını orduya vermesini istedi. Evlerindeki gaziler de silâh altına çağrıldı. Yılgınlık ve umutsuzluk yayılmadan sona erdi. Yerini, Sakarya destanını yazacak olan ruh aldı. Gençler silahaltına koştu. Türk Milleti, seve seve milli yükümlülüklerini yerine getirerek vatanı için üzerine düşen görevi en iyi şekilde yaptı.

Bununla birlikte Yunan kuvvetleri ile Türk kuvvetleri arasındaki dengesizliği ortadan kaldırmak mümkün olmamıştı. Çünkü Yunanlılar dünyanın büyük bir kısmını sömüren İngilizler tarafından desteklenirken, Türkler uzun savaş yıllarının yıpratıp, bütün kaynaklarını tükettiği fakir Anadolu’ya dayanıyordu. Bu sebeple Ankara’nın düşmesi halinde mücadeleye Kayseri’de devam edilerek, her ne pahasına olursa olsun düşmanın yurttan atılması düşünülüyordu.

Bizzat cepheye kadar gelen Yunan Kralı Konstantin, ordularına “Ankara’ya!” emrini vermişti. Bu emri alan Yunan ordusu, 14 Ağustos 1921 günü üç koldan Sakarya’ya doğru harekete geçti. Yunan ordusunun planı Türk ordusunun batıya dönük cephesi karşısına bir tümen bırakıp bütün birliklerini Sakarya’nın güneyinde toplamak, Türk cephesini yarmak ve sol kanadını kuşatmaktı. Böylece milli orduyu yok etmiş olacaklardı. General Papulas ve kurmay heyeti bu sonucu alacaklarına inanıyorlardı. 23 Ağustos 1921 Salı sabahı Yunan ordusunun taarruzu ile Sakarya Meydan Muharebesi başladı. Yunan birlikleri Türk sol kanadını kuşatmak için sağ kanadını sürekli uzatıyordu ama karşısında daima o kanada kaydırılmış fedakâr bir Türk birliğini buluyordu.

Ancak bu sırada 100 km’lik savunma hattında yer yer parçalanmalar meydana geldi. Türk ordusunun sol kanadı Ankara’nın 50 km. güneyine çekildi ve birliklerin yönü batıda iken güneye döndü. Bu şartlar altında Başkomutan Mustafa Kemal Paşa tarihe geçen o ünlü emrini verdi: “Hattı müdafaa yoktur. Sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaş kanı ile ıslanmadıkça terk olunamaz.”

Bu yeni bir savunma anlayışıydı. Gerekmedikçe bir küçük tepecik bile terk edilmeyecekti. Bu alışılmamış ve özverili savunma düzeni karşısında Yunan ordusu hızla erimeye başladı. Binlerce kaybına rağmen Yunan ordusu, cephe boyunca ortalama sadece on kilometre ilerleyebilmişti. Cephe gerisine sızan Türk süvarileri ikmal kollarını vurduğu için Yunan ordusu cephane, yiyecek ve benzin sıkıntısı da çekmeye başlamıştı. Yunan karargâhındaki iyimserlik yerini giderek derin bir kaygıya bıraktı. Durum Yunan ordusunun aleyhine döndüğü için taarruz sırası Türk ordusuna gelmişti.

10 Eylül 1921 Cumartesi sabahı Türk karşı taarruzu başladı. Sağ kanatta ilk hamlede Dua Tepe geri alındı ve süngü pırıltıları içinde al sancaklar göğe yükseldi. Sol kanatta da süvari kolordusu kaçan düşman artçılarının peşine düşmüştü. Bu hezimet üzerine Yunan hükümeti ordunun geri çekilmesini onayladı. Oysaki Yunan Ordu Karargâhı Sakarya Nehri’nin batısına geçmişti. General Papulas, ordusunu, bütünüyle mahvolmadan kurtarıp, geriye çekilebilme telaşı içindeydi. Yunan ordusu muharip kuvvetinin yarısını Sakarya’da kaybetmiş, taarruz gücünü yitirmiş bir şekilde bütünüyle Sakarya Nehri’nin batısına çekilmişti. Yunan Genelkurmay Başkanı General Dusmanis durumu şöyle özetleyecekti: “Yunan ordusunun kaçmaktan başka bir karar verebilecek güçleri kalmamıştı.”

Türkiye Büyük Millet Meclisi 13 Eylül 1921 günü bir bildiriyle millete ve dünyaya Türk zaferini duyurmuştu. Türkiye Büyük Millet Meclisi Türk tarihinde bir dönemeç niteliği kazanan bu büyük savaş ve görkemli zaferden sonra Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’ya 19 Eylül 1921’de 153 sayılı kanunla “gazilik” unvanı ve “mareşallik” rütbesi verdi. Bu destanı yaratan bütün kahramanları saygıyla anıyoruz. Sakarya Meydan Muharebesi sonunda, Türk ordusunun zayiatı; 5.713 şehit, 18.840 yaralı, 828 esir ve 14.258 kayıp olmak üzere toplam 49.289’dur. Yunan ordusunun zayiatı ise; 3.758 ölü, 18.955 yaralı, 354 kayıp olmak üzere toplam 23.067’dir.

Sakarya muharebesinin zaferle sonuçlanması ile Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) hükümetinin içerdeki ve dışardaki durumu oldukça kuvvetlenip, itibar ve saygınlığı arttı. Bu büyük zaferle elde edilen sonuçları şöyle sıralayabiliriz:

  1. 23 Ağustos-13 Eylül tarihleri arasında geceli gündüzlü tam 22 gün devam eden muharebeler sonunda Yunan ordusunun 1/3’ü yok edilerek taarruz kabiliyeti tamamen kırıldı.
  2. TBMM tarafından 19 Eylül 1921’de Mustafa Kemal Paşa’ya “Gazilik” unvanı ile “Mareşallik” rütbesi verildi.
  3. Zafer Türk Tarihi bakımından yorumlandığında, batılılar karşısında 18. Yüzyılın başlarından (1683 Viyana bozgunundan) itibaren başlayan geri çekilme süreci ilk defa Sakarya Zaferi ile durdurulmuş ve durum tersine çevrilmiştir.
  4. Bu büyük zafer, Türkiye’de ve dünyada gelişmeleri yakından takip eden, aynı zamanda Türk milli mücadelesine maddi-manevi katkılarda bulunan bütün dost ülkelerde büyük memnuniyet uyandırdı.

Ayrıca Sakarya Zaferi’nin TBMM hükümeti için siyasi alanda da önemli sonuçları olmuştur. Bunları şu şekilde sıralamak mümkündür:

  1. Sovyetler Birliği ile 13 Ekim 1921’de Kars Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmayla bir bakıma yeniden Sovyetler Birliği’nin hâkimiyeti altına giren Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan ile Türkiye arasındaki sınırlar kesin şeklini aldı.
  2. Fransa, Türkiye üzerindeki emellerinden vazgeçip, Ankara hükümetiyle, 20 Ekim 1921’de Ankara Antlaşmasını imzaladı. Bu antlaşmayla (Hatay hariç), Suriye ile bugün halen geçerli olan sınırlarımız belirlendi. Bu suretle Türk Milleti’nin Misak-ı Milli politikası batılı devletlerden biri tarafından kabul edilmiş oldu.
  3. Ayrıca İngilizlerle de 23 Ekim 1921’de anlaşmaya varılarak Malta’daki Türklerle Anadolu’da tutuklu bulunan İngilizlerin değiştirilmesi kararlaştırıldı. Diğer taraftan İngiliz hükümetiyle barış zemini aramaya yönelik çabalar da başlatıldı.
  4. Sakarya zaferiyle Ankara hükümeti, yalnız Yunanlılara üstünlük sağlamakla kalmamış, Türk Milleti’nin haklı davasını bütün dünyaya anlatma ve kabul ettirme yönünde büyük mesafe katetmiştir.

Sakarya Meydan Muharebesi’nin 100. Yılı Milletimize kutlu olsun. Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm şehit ve gazilerimizin ruhları şad olsun.

Sevgi, saygı ve selamlarımla…

 

 

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.