21 Ekim 2021 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı kişiye ulaştı.

Bursa 17°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a

Prof Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa

Prof Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa

11 Ekim 2021 Pazartesi

Mudanya Mütarekesi’nin 99. Yıldönümü

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Mudanya Mütarekesi’nin Anlamı
Hiç şüphesiz Mudanya Mütarekesi Türk İstiklal Harbinde önemli bir yere sahiptir. Bu sebeple, bu konuda bugüne kadar birçok araştırma ve yayın yapılmış ve bu yayınlarda mütareke bütün yönleriyle ele alınmıştır.


Dolayısıyla, biz bu söyleşimizde Mudanya Mütarekesini anlatmaktan ziyade, bu mütarekenin İngiliz belgelerine nasıl yansıdığını, başka bir deyişle mütarekeye katılan kişilerin (İsmet Paşa, General Harington, General Charpy, General Mombelli, Franklin-Bouillon ve İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Horace Rumbold) değerlendirmelerini ele alacağız.
Hiç kuşkusuz Mudanya Mütarekesi, Türk-Yunan savaşının sonucunda imzalanan basit bir ateşkes antlaşması değildir. Kaldı ki, Yunan generalleri demirli bulunan gemilerde beklerken, İsmet Paşa ateşkes görüşmelerini İngiliz-Fransız-İtalyan generalleriyle yaptı. Başka bir deyişle bu devletler Birinci Dünya Savaşı’nın galipleri olup; Osmanlı Devleti’ne Mondros Mütarekesini Sevr Anlaşmasını imzalatmışlardı. Fakat bu defa Türk ordularının kısa bir sürede kazandıkları zafer karşısında çaresiz olarak Türk tezini kabul ediyorlardı.
Bu mütareke bir bakıma Lozan Barış antlaşmasının da ilkelerini ortaya koydu. Bu mütareke, 1683 Viyana bozgunundan sonra süren ve özellikle son 10 yılın (1912-1922 Balkan Savaşı, Dünya Savaşı, İstiklal Savaşı) kanlı hesaplaşmasının, “Doğu Sorunu” çözümünü, “Avrupa’nın Hasta Adamı” mirasını ve tüm varlığını yağmalamak isteyenlere, ana vatanı (Türkiye) hakkını onaylatıyordu. İtilaf devletleri Türkiye karşısında yenilmişlerdi. Ve tezleri olan “Sevr” çöpe gidiyordu.

Mütareke’ye Giden Süreç
Mütareke kavram olarak ateşkesten farklı bir içeriğe sahiptir. Ateşkes, savaşan tarafların kısa bir süre için eylemlerini durdurmaları anlamına gelir. Oysa mütareke silahların terki anlamına gelir ve barışa giden yolu açar, nihai barış antlaşmasının imzalanmasına zemin hazırlar. İşte bu manada Mudanya Mütarekesi yeni Türk Devleti’nin uluslararası platformda gerçek anlamda tanınması sürecinde önemli bir yer teşkil eder.
Doğu sorunun bir uzantısı olan Mondros Mütarekesi ve onun bir sonucu olarak ta Sevr Antlaşması, içerdiği hükümler itibariyle adaletsiz bir düzen öngörmüştür. Bu durum Türk Milleti’nin topyekûn başkaldırmasına sebep olmuş ve Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde başlatılan milli mücadele kısa sürede zaferle sonuçlanmıştır. Türk ordusunun kazandığı her başarı ki Sakarya Zaferi bu açıdan bir dönüm noktasıdır, İtilaf Devletlerini telaşlandırmış ve Ankara’ya yeni mütareke ve barış teklifleri sunmalarına neden olmuştur. Mesela 1921 yılı sonlarına doğru İngiltere, kendi çıkarları doğrultusunda yönlendirdiği Yunanistan’ı Anadolu’daki çıkmazdan kurtarmak için yeni bir girişimde bulunmuş ve Yunan ordusu Anadolu’da iken mütareke yapılmasını istemiştir. Ancak Mustafa Kemal Paşa, Yunan ordusu Anadolu’da kaldığı sürece hiçbir görüşmeye yanaşmayacağını açıkça ortaya koymuştur. Bu amaçla Yusuf Kemal Bey 1922 yılının Mart ayında Londra ve Paris gibi Müttefik başkentlerinde girişimlerde bulunmuştur. Bu sırada, 22-26 Mart 1922’de, İtilaf Devletleri Paris’te bir araya gelmiş, Türk ve Yunan tarafına yapılacak mütareke teklifini görüşmüşlerdir. 1922 yılının Temmuz, Ağustos ve Eylül aylarında da Fethi Bey, Mustafa Kemal Paşa tarafından Müttefiklerin nabzını yoklamak üzere Avrupa’ya gönderilmiştir. Fethi Bey, Londra’da bakan düzeyinde görüşmelerde bulunamamışsa da, Paris ve Roma’da yaptığı girişimlerde oldukça başarılı olmuştur.
30 Ağustos Zaferi, Sakarya Zaferi’nden sonra önemli bir dönüm noktası olmuştur. Nitekim 30 Ağustos’taki ağır yenilgiden sonra Yunanistan, İngiltere aracılığı ile Mütareke istemiştir. 9 Eylül 1922’de İzmir’in kurtuluşundan sonra Türk ordusunun yapmış olduğu takip harekâtı İngiltere’yi Çanakkale ve İzmit bölgeleri (yani Boğazlar bölgesi) hususunda oldukça tedirgin etmiştir.

İngiltere’nin özellikle Çanakkale’nin savunulması yönündeki çabaları, Fransa ve İtalya’yı bölgeden çekilmeye mecbur etmiştir. Krize dönüşen bu durumu görüşmek için Üç Müttefik Devlet 20-23 Eylül tarihlerinde Paris’te bir araya gelmiştir. Boğazlara karşı girişilen Türk harekâtını durdurmak, mütareke şartlarını belirlemek ve yapılacak barış konferansına zemin hazırlamak toplantının ana gündemini oluşturmuştur. Toplantılar sonunda hazırlanan nota 23 Eylül tarihinde Ankara’ya ulaştırılmıştır. Ankara, 29 Eylül tarihinde verdiği cevabi notada mütareke görüşmelerinin yeri için Mudanya’yı, delege olarak ta İsmet Paşa’yı belirlemiştir.

Müzakereler ve Mütareke (3-11 Ekim)
Mudanya’da görüşmeler 3 Ekim 1922 tarihinde başlamış ve dokuzuncu günün sabahı yani 11 Ekim’de sana ermiştir. 11 Ekim sabahı imzalanan mütareke, 13 Ekim’de Yunanistan’ın da imzalamasının ardından 14/15 Ekim gecesi yürürlüğe girmiştir. Trakya’nın teslimi süresi, bölgeye geçirilecek Türk jandarmasının sayısı ve tarafsız bölgeler üzerinde anlaşmazlıklar çıkmıştır. İngiltere’nin tarafsız bölgeler konusunda ısrar etmesi, Türk tarafının bu bölgeleri tanımaması, Trakya’nın teslim süresine ve jandarma sayısına itiraz etmesi, Fransa ile İtalya’nın tutarsız hareket etmeleri görüşmelerin uzamasına ve sert tartışmalar yaşanmasına sebep olmuştur. Bu sebeple görüşmeler 5-9 Ekim arasında yapılamamıştır. Bu arada Müttefik Devletler 6/7 Ekim tarihlerinde Paris’te bir araya gelerek aralarındaki ittifakı yeniden kurmaya çalışmıştır. Nitekim 9 Ekim’de yapılan görüşmelerde Fransa ve İtalya İngiltere yanlısı bir tavır takınmıştır. Bu durum İsmet Paşa ve Ankara üzerinde olumsuz bir etki yapmıştır. İsmet Paşa Ankara’dan talimat alma ihtiyacı duymuş ve Mustafa Kemal Paşa ile 10 Ekim tarihinde yoğun yazışma yapmıştır. Bu arada Meclis’te de yoğun tartışmalar yaşanmıştır. Sonuçta Meclis, İsmet Paşa’ya teklif edilen mütareke metnini imzalama yetkisi vermiştir. Fakat ateşkesin sağlanması sanıldığı kadar kolay olmamıştır. Öyle ki Şevket Süreyya Aydemir, “Mudanya Konferansına Mudanya Savaşı demek hatalı olmasa gerektir” diyerek görüşmelerin çok gergin bir hava içinde geçtiğini vurgulamıştır. Özellikle müttefiklerin Trakya’nın teslimine yanaşmamaları bu gerginliğin temel nedeni olarak görülmektedir.

Anadolu’nun Küçük Şirin Kasabası: Mudanya
O yıllarda (1922) Mudanya küçük, şirin ama bakımsız ve oldukça harap bir kasabadır. Savaşın tüm acılarına tanık olmuş, büyük bölümü terk edilmiş, etrafını çepeçevre çevreleyen zeytinliklerden ceset kokularının yükseldiği, savaş sonrasının korkunç perişanlığını sergileyen, bitkin ve bıkkın küçük bir kasabadır. Ama yine de daha ilk görüşte, beyaz veya açık mavi boyalı ahşap yalıları, kırık dökük iskelesi, kıvrıla kıvrıla Bursa’ya uzanan küçük treni, yemyeşil yamaçları ve delice esen poyrazıyla şirin mi şirin bir kıyı kasabasıdır.
Acaba yabancılar nasıl görüyorlardı o günlerin Mudanya’sını? Ve bu yabancılar Türkiye ve Türkler hakkında neler düşüyorlardı?

Sonraki yıllarda büyük ölçüde ünlenecek ve Nobel ödülü alacak olan Amerikalı yazar Ernest Hemingway , Mudanya Mütarekesini yerinde takip etmiş, ama Mudanya’yı ve Türkleri kendi öznel yargılarıyla, oldukça eleştirel, ama hiç de dostça olmayan haksız ve acımasız bir biçimde anlatmıştır. Ernest Hemingway 23 Ekim’de The Toronto Daily Star gazetesinde yayımlanan makalesinde o günlerin Mudanya’sını, Türkiye ve Türkleri şöyle anlatmaktadır:
Marmara kıyısındaki sıcak, toz toprak içinde, eciş bücüş yollu ikinci sınıf kıyı kasabası Mudanya’da, Batı ile Doğu karşı karşıya geldiler. İsmet Paşa’yla görüşecek Müttefik generallerini taşıyan İngiliz sancak gemisi ‘Iron Duke’ün kül rengi, öldürücü kulelerine rağmen, Batılılar buraya barış dilenmeye geliyordu; yoksa barış istemeye, ya da şartlarını dikte ettirmeye değil. Toplantıdan kimsenin söz etmesine izin verilmese, hiç kimse Batı’nın Doğu’dan barış dilenmeye geldiğini kabul etmese bile, yine de konferansın anlamı değişmeyecekti. Bu görüşmeler, Avrupa’nın Asya üzerindeki egemenliğinin sonunu gösteriyordu. Mustafa Kemalcilerle aynı şey demek olan Türk Milliyetçileri, herkesin bildiği gibi Yunanlıları silip süpürdü. Oysa İngiltere Yunanlıları desteklerken, Mustafa Kemalcilerin bu derece etkili olabileceklerini hiç bilmiyordu.

Hemingway yazısına şöyle devam ediyor:
Mustafa Kemal’in Sovyet Rusya’ya yakınlığı O’nu er geç Batı ile çatışmaya götürecek. İslam ve Hristiyan dünyaları arasındaki anlaşmazlık, dünya barışını tehdit eden en büyük tehlike halini alacaktır. Rusya Türkiye üzerinde etkili bir güç olursa-ki bütün belirtiler bunun böyle olacağını göstermektedir-, Rusya’nın Karadeniz’i içine alan Boğazları aşıp Akdeniz’e kadar uzanan bir kıskaç yaratılacaktır. Karadeniz’le Ege arasındaki Boğazlar, Rusya’nın en büyük tabii çıkış yollarıdır. Doğrusu, Boğazlara egemen bir Rusya ile, Rusya’nın egemenliği altında Boğazlara sahip bir Türkiye arasında pek büyük bir fark da yoktur. Bu şartlar altında İngilizler Boğazları kendi kontrolleri altında tutamazlarsa, er geç bu geçidin yüzlerine kapandığını görecekler. O zaman da mutlaka Gelibolu’da yeniden dövüşmemiz gerekecektir.
Hemingway’in Toronto Daily Star’da yayımlanan bu yazısı, Batı kamuoyunun Türkiye ve Türkler konusunda nasıl olumsuz etkilendiğini göstermesi bakımından dikkat çekicidir.

Türk Dostu Fransız Diplomat Henry Franklin Bouillon’un Faaliyetleri İngilizleri Rahatsız Ediyor
Türk dostu Fransız diplomat Henry Franklin Bouillon 28 Eylül’de İzmir’de Mustafa Kemal ile görüştükten sonra 1 Ekim’de İstanbul’a geliyor ve o akşam İstanbul’daki Yüksek Komiserlerle bir toplantı yaparak, İzmir’de gördüğü durumu anlatıyor. İzmir’de yarım düzine Anadolu’yu yöneten adamla buluştuğunu ve onların İstanbul’a ve Çanakkale’ye yürümeye kararlı olduklarını, 150 bin asker olduğunu ve onların arkasında bir 150 bin daha olduğunu ve bütün bunların arkasında da 200 milyonluk Müslüman dünyasının olduğunu söylüyor. Ayrıca Franklin Bouillon Yunanlılar hakkında ağır ifadelerde bulunarak, “Hiç kimsenin bir Yunan generalinin yüzünü görmediğini sadece onların arkasını gördüğünü” ifade ediyor.


Franklin Bouillon’un bu konuşması İngilizleri çok rahatsız ediyor. Nitekim İngiltere’nin İstanbul’daki Yüksek Komiseri (Horace Rumbold) 4 Ekim’de Lord Curzon’a gönderdiği bir telgrafta Franklin Bouillon’un faaliyetlerinden şikâyet ediyor:
Franklin Bouillon’un Mustafa Kemal’in yakın arkadaşı olduğunu, İngiliz ve Fransız çıkarlarına ters hareket ettiğini, barış yapmaya çok istekli olduğunu, Kemalistlere, İngiltere ve Fransa’nın verebileceklerinden daha fazlasını verebileceklerini, Fransa’nın Mudanya’da Misak-ı Milliyi ve hatta kapitülasyonların kaldırılmasını destekleyeceğini, İngiltere’nin Kemalistlerle bir savaşa girmek için isteksiz ve hatta yetersiz olduğunu, İngiltere’nin yönetimi altındaki Müslümanların tepkisinden çekindiğini ve korktuğunu, ayrıca Fransa’ya ticari çıkar sağlandığında Fransa’nın İngiltere üzerinde baskı yapabileceğini söylediğini ifade ediyor. General Harington ise, Franklin Bouillon’dan adeta nefret ediyor ve onu “as a perfect curse” (mükemmel bir baş belası) olarak tarif ediyor. İngilizler, Fransızların tutumunu Franklin Bouillon tarafından hazırlanmış bir hainlik/teslimiyet olarak görüyorlar.

General Harington ve Horace Rumbold’un Zor Anları
Rumbold, Mudanya konferansının Türklerin manevrasını ortaya çıkardığını, Kemalistlerin barış konferansı öncesi Doğu Trakya’yı elde etmek istediklerini belirtiyor. Ayrıca Rumbold, Türklerin Trakya’ya sınırsız jandarma kuvveti göndermelerinin kısa sürede orada bir ordu kurmalarına neden olabileceğini ve bunun da çok tehlikeli olduğunu, zira bölgedeki Hristiyan halkın Türklerin insafına bırakılması anlamına geleceğini söylüyor. Ancak Türklerin Karaağacı istemesinin doğru olduğunu çünkü bu bölgenin Edirne’nin bir parçası olduğunu ve böylece Edirne’nin güvence altına alınacağını belirtiyor. Rumbold, Çanakkale’nin Türklerin ilerleyişine karşı tutulduğunu, çünkü bu noktanın Asya’dan Avrupa’ya geçiş noktası olduğunu, eğer bir kere Kemalist ordu Trakya’ya geçerse nerede duracağının belli olmayacağını ve Batı Trakya’yı da işgal edebileceğini, bu nedenle de Kemalist ordunun Trakya’ya geçmesine izin verilmeyeceğini belirtiyor.
5 Ekim’de Horace Rumbold’a gönderdiği bir telgrafta General Harington, Mudanya’da çok zor anlar yaşadığını belirtiyor. Sözde askeri olan Mudanya Konferansının Ankara’dan gelen her çeşit politikacı ile sarıldığını, fakat konferansın gerçek üyesinin İsmet Paşa olduğunu belirtiyor. General Harington, Franklin Bouillon’dan nefret ediyor ve onu “as a perfect curse” (mükemmel bir baş belası) olarak tarif ediyor. Türklerin Trakya’yı şimdiden kendilerinin olduğunu zannettiklerini ve hiçbir yabancı müdahalesi istemediklerini, her konuda ara verildiğini ve Ankara’ya telefon edildiğini ve bundan hiç hoşlanmadığını, Kemalistlerin hiçbir konuda taviz vermediklerini ve konferansın dağıla sürecine geldiğini belirtiyor. Ayrıca Kemalistlerin eğer istedikleri konularda anlaşma sağlanmazsa askeri harekâta edecekleri konusunda kendisini tehdit ettiklerini, eğer taviz vermezse konferansının dağılacağını söylüyor.
Ayrıca General Harington 5 Ekim’deki görüşmelerin çok zorlu geçtiğini, İsmet Paşa’nın kendisini siyasi konulara çekip, tuzağa düşürmeye çalıştığını, sunduğu her teklifi reddettiğini, karşı teklif sunduğunu ve İngiltere’yi kendi silahıyla vurmaya çalıştığını söylüyor. Türkler sürekli siyasi tuzaklar kurmaya ve bunlarla bizi avlayabileceklerini düşündüler. Ancak Türklerin İngilizlerle savaşmak istemediklerini sadece Doğu Trakya’yı almak istediklerini belirtiyor. Ayrıca General Harington 5 Ekim’de denizin çok kötü olduğunu ve kıyıya çıkmanın zor olduğunu, binanın görüşmeler için pek uygun olmadığını, dışarısının çok kalabalık ve gürültülü olduğunu, etrafın çay evleri (kahvehaneler) ile dolu olduğunu ve bu durumun kendisini rahatsız ettiğini belirtiyor. Ayrıca her konuda veya sıkıştığı anda İsmet Paşa’nın “a bak bu çok önemli, çok özel bir konu, bunu Ankara’ya sormam gerek” diyerek zaman kazanmaya çalıştığını ve bu tutumun kendisini çok rahatsız ettiğini söylüyor.

9 Ekim’de Savaş Bakanlığına gönderdiği telgrafta General Harington, elinden geleni yaptığını ancak Türklerin çok zorluk çıkardığını, anlaşmanın bir an önce imzalanmasını, Mudanya’da daha fazla kalmaya tahammülünün kalmadığını ve bir an önce kuvvetlerinin başına dönmek istediğini belirtiyor. General Harington Türk kuvvetlerinin Çanakkale ve İzmit bölgelerinde ilerlemesinden ve saldırmasından oldukça rahatsız oluyor ve bir an önce ateşkes sağlanmasını istiyor. İzmit’te 50 bin Türk kuvveti olduğunu ve saldırmaları durumunda Fransızlardan ve İtalyanlardan yardım etmelerini istiyor. Fakat yardım sözü alamıyor. Mesela 26 Eylül’de iki bin Türk Süvari kuvveti Çanakkale Erenköy’de 30 km kadar tarafsız bölgenin içine giriyor, fakat daha sonra geri çekiliyor. General Harington, Türklerin Çanakkale’de olduğu gibi İzmit yarımadasında da tarafsız bölgeye girdiklerini ve İngiliz kuvvetlerini taciz ettiklerini söylüyor ve Türk kuvvetlerinin saldırması durumunda Maltepe-Çamlıca hattına çekileceğini ve buradan donanmanın da yardımıyla daha rahat savunma yapabileceğini belirtiyor.
Hiç kuşkusuz iki tarafta da barış istiyordu. Ancak karşı taraf, özellikle de İngiltere, barışın kendi koşullarıyla sağlanabilmesi, hiç değilse bazı ayrıcalıklar elde edilmesi konusunda direnme kararındaydı. Nitekim Türk tarafının bırakışma koşullarına karşı, onlar da kendi koşullarını masaya sürerek direndiler. İlk iki gün taraflar kendi koşullarında direndiler. İkinci gün sonunda, Fransa ve İtalya temsilcilerinin Türk tezine daha olumlu yaklaşmalarına rağmen İngiltere temsilcisi General Harington direndi ve Trakya’nın (Edirne ve Karaağaç dâhil) TBMM Hükümeti’ne devredilmesine karşı çıktı. Bunun üzerine görüşmeler bir gün ertelendi. 6 Ekim’de yapılan görüşmelerde İtalya temsilcisi General Mombelli, hükümetinin Türk tezini kabul ettiğini açıkladı. Fransa temsilcisi General Charpy ise başlangıçtan itibaren Türk tarafının tezini desteklemekteydi. Bu nedenle görüşmeler tekrar kesildi.
Bunun üzerine İngiltere Dışişleri Bakanı Lord Curzon 6 Ekim’de Fransa Başkanı Poincaré ile görüşmek ve üç devlet arasında dayanışmayı yeniden sağlamak amacıyla Paris’e gitti. 6-7 Ekim 1922 tarihleri arasında Paris’te üç ayrı toplantı yapıldı. Görüşmelerde Fransa ve İtalya Türk tezini destekledikleri gibi ne pahasına olursa olsun Türklere karşı koymayacaklarını da belirtti. Lord Curzon’un yapacağı pek bir şey kalmamıştı. Böylece yaşanan krizin aşılması için taraflar arasında uzlaşma sağlanmış oldu.

Çanakkale Krizi
Türk ordusunun İzmir’in kurtarılmasından sonra kuzeye Çanakkale’ye yönelmesi Çanakkale Krizi denen gerginliğe yol açmıştır. Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa, 17 Eylül’de 1. ve 2. Ordu birliklerine “tarafsız bölge” diye adlandırılan, ancak Ankara Hükümetince tanınmayan bölgelere doğru ilerleme emri vermiştir. Bu emir üzerine Kocaeli Grubu İzmit’e, 2. Süvari Tümeni de Çanakkale’ye doğru harekete geçmişti. Türk ordusunun Trakya’ya geçmesinden endişe duyan İngiltere’nin kışkırtmasıyla İtilaf Devletleri Çanakkale Boğazı’nın Anadolu yakasına bir miktar asker çıkardı. İngiltere başbakanı Lloyd George, Türklerin Trakya’ya geçmesi halinde yeni bir savaşa girmekten çekinmeyeceklerini açıkladı.
Çatışma olasılığının belirmesi üzerine, İstanbul’daki Fransa Olağanüstü Komiseri General Pellé, ivedi olarak, Mustafa Kemal ile görüşmek üzere İzmir’e gitti. 19 Eylül’de yapılan görüşmede General Pellé, Mustafa Kemal’e, İtilaf Devletlerinin Mondros hükümleri uyarınca bazı stratejik noktaları işgal konusunda anlaşmış olduklarını, bu nedenle Boğazlara yönelik Türk ilerlemesinin savaş nedeni sayılabileceğini söyledi. Mustafa Kemal ise Mondros Mütarekesinin Ankara Hükümeti tarafından kabul edilmediğini ve “tarafsız bölge” diye bir şey tanımadığını ifade etti. Sovyetlerin Ankara’yı desteklemesi, Fransa ve İtalya’nın bir çatışma riskini göze alamayarak çekilmeleri, İngiliz kamuoyunun savaş istememesi ve en önemlisi Mustafa Kemal’in elde edilen başarıları tehlikeye atmaktan kaçınması sonucu gerginlik (Çanakkale Krizi) bir çatışmaya dönüşmeden bitmiştir.

Silahların Sustuğu Kalemlerin Konuştuğu an: Mütareke’nin imzalanması
General Harington, anlaşmanın sağlandığı 11 Ekim sabahı İsmet Paşa ile yapmış olduğu tartışmayı anılarında şu şekilde anlatmaktadır:
Sorunlar altı noktada düğümlenmişti. Bütünü ile siyasal içerikli ilk iki noktayı ikimiz de barış görüşmelerine bırakmaya karar verdik. Ondan sonraki iki noktayı ben kazandım. Çok önemli olduklarını sanmıyorum. Daha sonraki, Çanakkale çevresinde istediğim bölge idi. Çanakkale’de 25 millik (yaklaşık 40 km) bir alanla ilgili idi. Benim talimatım bunu elde tutmaktı ki, İsmet Paşa bunu kesinlikle onaylamayacağını söylüyordu. Sahne hala gözümün önündedir: Yalnız bir gaz lambasının aydınlattığı o karanlık oda. İsmet Paşa’nın Kurmay Başkanı’nı şimdi bile görür gibiyim. Gözlerini hiç benden ayırmıyordu. Odanın bir başında ben, bir başında İsmet bir aşağı bir yukarı yürüyüp duruyorduk. Bu bölgeyi almamın şart olduğunu, başka hiçbir şeye yanaşmayacağımı söyledim. İsmet Paşa da kabul etmeyeceğini söyledi. Bu esnada odanın karşı köşesine kadar gitmişti. Birden (“j” accepte) kabul ediyorum dedi. Hayatımda hiç bu kadar hayret etmemiştim. Bunu hiç beklemiyordum doğrusu.
İsmet Paşa ise hatıralarında o günkü görüşmeyi şöyle anlatmaktadır: Patlamaya mahal vermeden bir defa sulh (barış) konferansına gidecek hale gelmeye bakıyordum. Zaman zaman konferansa gergin bir hava hâkim oluyordu. Ben, itiraz ettikçe, direndikçe, İngiliz murahhası (delegesi); İngiltere’nin kuvvetinden bahsederek nazikâne bir surette tehdit edası almaya başladı. İngiltere’nin bu kadar donanması, bu kadar hava kuvvetleri, şöyle müttefikleri vardır, diyordu.
3-11 Ekim tarihleri arasında dokuz gün süren çetin müzakerelerden sonra mütareke İsmet Paşa ve İtilaf Devletleri’nin temsilcilerince 11 Ekim 1922 Çarşamba günü sabaha karşı 06.00’da imzalanmıştır. Yunan temsilci yetkisi olmadığını bildirerek, sözleşmeyi imzalamaktan kaçınmıştır. Ancak İngiliz temsilci General Harington’ın, mütarekenin Yunanistan’ın bu tutumuna karşın Müttefiklerce uygulanacağını açıklamasından üç gün sonra, İstanbul’daki Yunan temsilcisi (Sinopulos) sözleşmeyi imzalamıştır. Böylece Mudanya Mütarekesi 14/15 Ekim gece yarısından sonra yürürlüğe girmiş ve Türk-Yunan Savaşı da son bulmuştur. Mütarekenin imzalanması üzerine Mustafa Kemal Paşa, General Harington’a teşekkür; Müdafaa-i Hukuk örgütlerine ve belediyelere kutlama telgrafları çekmiştir.
Mudanya Mütarekesi 14 maddeden oluşuyordu. Yunanlılar, Doğu Trakya’yı 15 gün içinde boşaltacaklardı. 8.000 Türk jandarması, mülki memurlarla birlikte Doğu Trakya’ya el koyacaktı. Yönetimin Türklere devri 30 günde tamamlanacaktı. Boşaltma ve devir işlerini denetlemek üzere 7 taburluk bir müttefik birliği görevlendirilecekti. Teslim işlemi bittikten 30 gün sonra bunlar bölgeden ayrılacaktı. En son 25 Kasım 1922’de Edirne Türk yönetimine devredilmiştir.
Meriç’in sağ kıyısı ve Karaağaç, antlaşma yapılıncaya kadar itilaf devletlerinin işgali altında kalacaktı. İstanbul ve Boğazlar da mülki idaremize teslim olacaktı, ancak İstanbul’da ve Boğazlarda bulunan itilaf kuvvetleri, barışa kadar arttırılmaksızın kalabileceklerdi. Barışın yapılmasına kadar Türk kuvvetleri Çanakkale Boğazı ile İzmir yöresinde belirlenen çizgiyi geçemeyecek, Trakya’ya da silahlı kuvvet geçirmeyecekti.
Ancak anlaşmanın imzalanmasından sonra General Harington’ın yapmış olduğu açıklama oldukça önemlidir. 11 Ekim’de Savaş Bakanlığına çektiği telgrafta General Harington aynen şu ifadeyi kullanmaktadır: “I get in the end all I wanted” (Sonunda bütün istediğimi elde ettim). Ancak sadece İngilizler mi istediğini elde etti. Tabi ki hayır, başta Türkler olmak üzere Fransızlar ve İtalyanlar da istediğini elde etmiş oldu.

Mudanya’dan Ayrılış
11 Ekim sabahı anlaşma imzalanıp, konferans sona erdiğinde, İtilaf Devletleri (bağlaşık devletler) temsilcileri, konferansı baştan sona yakından izleyen Türk dostu Fransız diplomat Franklin Bouillon’a “İsmet Paşa bize mağlup muamelesi yapıyor” diye yakınmışlardır.
Anlaşmanın imzalanmış olmasının verdiği mutluluk ile generaller bando eşliğine uğurlanmıştır. Ancak bu uğurlama töreni hayli komik bir nitelik kazanmıştır. Şevket Süreyya Aydemir bu durumu Tek Adam adlı eserinde şöyle anlatır:
Konferans binası önünde bir askeri bando bekliyordu. Önde General Harington olduğu halde müttefik generalleri ile mahiyetleri Mütareke binasının mermer holünde göründüler. Limanda gemiler efendilerini bekliyorlardı. İsmet Paşa orada misafirlerine son defa veda ederken, bir askeri saygı kıtası selam vaziyetini aldı. Müttefik generaller bu kıtayı teftiş ederek geçerlerken, askeri bandonun şefi değneğini kaldırdı. Mızıka bir marşa girdi. İtilaf devletleri kumandanları, bu marşın ahengine ayak uydurarak rıhtıma doğru yürüdüler. Fakat nedense bu marş biraz fazla oynaktı. Müttefik delegeleri ilerledikçe, bandonun temposu da hızlanıyordu. İsmet Paşa, misafirlerinin bu marşa ayak uydurma gayretlerini, o her zamanki çocuksu tebessümüyle takibe çalışıyordu. Bando temposunu büsbütün hızlandırdı. Nağmeler gittikçe oynaklaştı. Bu marşın çalınışı bir tesadüf müydü? Yoksa bando şefinin zeki bir azizliği miydi? Bu hala belli olmamıştır. Ama Mudanya Mütarekesini imzalayanlar, Mudanya’yı bu oynak marşın temposu içinde terk ettiler.
Bu sırada Franklin Bouillon öylesine sevinç ve neşe göstermiştir ki, şapkasını çıkartıp göğe fırlatmış, rastladığı her Türk’ü kutlamış ve askerlerimizi işaret ederek “yaşasın, yaşasın Türk askeri” diye bağırmıştır. Bouillon’un davranışı kalk arasında çok iyi bir etki bırakmıştır.
Mudanya Mütarekesi Yunanlılar için bir felaket belgesiydi. Ama talih sanki uğradıkları felaketle alay ediyordu. Gemiler Mudanya önlerinden ayrılırken şöyle bir olay meydana gelir:
Mudanya önlerinde bulunan ve içinde Yunan delegeleri bulunan gemi (şilep) bir türlü hareket edemez. Nitekim bir süre sonra acı acı siren çalarak yardım ister. Ta Bozburun’a kadar gitmiş bulunan, koruyucusu İngiliz gemisi bu acı çığlıya dayanamamış ve geri gelip Yunan gemisini sürükleyerek alıp götürmüştür.

General Harington’ın İsmet Paşa Hakkındaki Görüşleri
Ancak General Harington’ın görüşlerine yer vermeden önce İstanbul Hükümetinin Dışişleri Bakanı olan İzzet Paşa’nın 16 Eylül’de ve 2 Ekim’de İsmet Paşa hakkında İngiltere’nin İstanbul’daki Yüksek Komiseri Rumbold’a söylediklerine değinmek gerekir. 16 Eylül’de İzzet Paşa İngiltere’nin derhal ateşkes sağlamasını yoksa Mustafa Kemal’in İzmir’den sonra ikinci hedefinin İstanbul olacağını söylüyor. Yine 2 Ekim’de Rumbold’u ziyaret ediyor ve İsmet Paşa hakkında “…deneyimsiz olduğunu, duyma sorunu olduğunu dolayısıyla generallerin Mudanya’da kendisine pek fazla önem vermemelerini” tavsiye ediyor.
General Harington 10 Ekim 1922’de Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a gönderdiği bir telgrafta İsmet Paşa hakkına şu ifadelere yer veriyor:
İsmet Paşayı ilk gördüğüm zaman, o benim üzerimde büyük bir etki ve izlenim bırakmadı. Görünürde gösterişsiz, ufak tefek bir insandı. Az konuşuyordu. Bundan başka, bir eksiklik mi, yoksa bazı durumlarda bir üstünlük mü bilinmez, çok da ağır işitiyordu… Öyle sanıyorum ki, aşağı yukarı 42 yaşlarındadır. Bizimle ilişkilerinde ilkin çok inatçı görünüyordu. Onun güldüğünü hemen hiç görmedim. Yalnız ‘nasılsınız’ veya ‘Allahaısmarladık’ derken biraz gülümsüyordu. Elbette ki Ankara’dan aldığı kesin yönergeye göre davranıyordu. Ama ayrıntılar konusunda bir üstat idi… Her satırı büyük bir dikkatle inceler ve baştan sona dek okur. Notlarını hızla alır ve satırların gizli bir anlam bulunmadığına inanmadıkça düşüncesini söylemez. Ama her zaman nazik davranır. Heyecanlandığını hiçbir zaman belli etmedi. Bir tür hukukçu kafası var. Bir belgeyi baştan sona dek okur, sonra birkaç dakika düşünür ve ondan sonra her paragraf hakkında düşüncesini söyler. Çalıştığımız süre içinde onu dikkatle inceledim. Bunun için her fırsattan yararlandım. Ancak bütün çabalarıma karşın, onu biraz daha ‘humain’ (cana yakın, samimi) kılmayı başaramadım. Hiç kuşku yok ki, iyi bir generaldir. Ordusu da kendisine güvenmektedir. Mustafa Kemal’in çok yakın arkadaşıdır. Ama sanıyorum ki, sofra başında oturup yemek yemek, sohbet etmek için iyi bir sofra adamı değildir.
General Harington telgrafının son bölümünde, İsmet Paşa’ya karşı zaman ilerledikçe ister istemez saygı duymak zorunda kaldığını itiraf etmekten çekinmiyor ve şöyle diyor: Konferansın sonlarına doğru kendisine karşı daha saygı hisleri duydum. Öyle sanıyorum ki, konferansa seçilmesi iyi olmuştur ve konuşmaların çok daha ötesini görmektedir. Ayrıca General Harington telgrafın bir yerinde (kinayeli bir şekilde) “İsmet Paşa Lord Curzon ve Poincaré ile karşılaşınca, herhalde sağırlığı kalmayacaktır” diyerek, onun bu eksikliğini diplomaside ustaca kullandığını ve kullanabileceğine dikkat çekmektedir.
Peki, İsmet Paşa General Harington’ı nasıl değerlendirmiştir?
İsmet Paşa anılarında General Harington’la konferans boyunca karşılıklı direndiklerini ve tartıştıklarını anlatıyor. Ve şöyle diyor: “…Zaman zaman konferansa gergin bir hava hâkim oluyordu. Ben, itiraz ettikçe, direndikçe, İngiliz murahhası (temsilcisi) (General Harington); İngiltere’nin kuvvetinden bahsederek nazikâne bir surette tehdit edası almaya başladı. İngiltere’nin bu kadar donaması, bu kadar hava kuvvetleri, şöyle müttefikleri vardır, diyordu”. İsmet Paşa şöyle devam ediyor: “Ama müzakereler bittikten sonra General Harington ile ayrılmamız çok samimi oldu. Lozan’a giderken İstanbul’da onu ziyaret ettim. Bana İstanbul’un idaresindeki güçlükten bahsetti. “İstanbul’u istiyorsunuz, ama İstanbul’un idaresi çok güçtür” dedi. Güldüm, General Harington’a, “Aman generalim, bu bizim memleketimizdir, bunun nasıl idare edileceğini elbette bir biliriz” dedim. Aramızda böyle bir latifede geçti.

Bir Diplomatın Doğuşu
Son dönemlerde adı sık sık siyasi tartışmalarda kullanılan İsmet İnönü, bundan tam 99 yıl önce adını Cumhuriyet tarihine altın harflerle yazdırıyordu. İsmet Paşa, Kurtuluş Savaşı’nın sonunda; İstanbul, Boğazlar ve Doğu Trakya’nın savaşsız kurtarılmasını sağlayan, TBMM Hükümeti’nin ilk siyasi zaferi Mudanya Mütarekesi’ni 11 Ekim 1922’de imzaladı.
Şevket Süreyya, İsmet Paşa’nın Mudanya ile birlikte yepyeni bir kimlik kazandığını belirterek şöyle der: “Mudanya’nın ardından İsmet Paşa, memleketin hayatında bir siyasi şahsiyet olarak belirecekti. Nitekim Mudanya’dan sonra askerlik ve kumandanlık artık arkada kaldı ve İsmet Paşa Türkiye’nin kaderine bir siyasi şahsiyet ve bir İkinci Adam olarak karıştı.” Mudanya Mütarekesi, bu açıdan bakıldığında, yeni bir diplomatın doğuşuna da ortam hazırlamıştır. Gerçi İsmet Paşa’nın diplomasi alanında kimi deneyimleri olmamış değildi. Sözgelimi 1907’de, Edirne garnizonunda hizmet gören Yüzbaşı İsmet Efendi bir sınır olayı nedeniyle askeri komisyonda görev alır. Bir Bulgar binbaşısıyla anlaşmazlığa düşer. Bundan ötürü görüştüğü Bulgar komisyonu başkanı general kendisine şöyle der: “…Yüzbaşı Efendi bir gün vatanınız sizinle iftihar edecektir.” Yüzbaşı İsmet, hayretle Bulgar generalinin yüzüne bakar ve ayrılırlar. 1910-1912 yıllarında Yemen’de, Ahmet İzzet Paşa’nın komutanlığında çalışan kurmay Binbaşı İsmet Bey, imam Yahya’nın ayaklanmasının bastırılmasında önemli hizmetlerde bulunmuştur. Birinci Dünya Savaşı’nın ilk yıllarında çalıştığı Osmanlı karargâhında Alman subaylarıyla kurduğu iletişim, hiç değilse İsmet Beyin, diplomasi dilini kavramasına yardımcı olmuştur. Hatta bu subaylardan birine sorduğu sorularla, Almanya’nın Türkiye üzerindeki gerçek niyetlerini de sezebilmişti. O anlamıştı ki Almanlar, Türkiye’ye gitmek üzere gelmemişlerdi. Enver Paşa’nın bir aralık onu genelkurmay başkanlığına getirmeyi düşünmesi bir rastlantı değildir.
Mustafa Kemal Paşa’nın Albay İsmet hakkında verdiği sicil (20 Mayıs 1917), onun bir diplomatta bulunması gereken niteliklere sahip olduğunu açıkça ortaya koymaktadır: “Ciddi, faal, düşüncesi gayet açık ve yüksek fikirli. Maiyetine ve savaş döneminin durumuna ve ruhsal değişkenliklerine hâkim. İyi bir görüş yeteneğine ve olayları süratle algılamaya sahip…” Bütün bunların yanında Albay İsmet, çevresinin emniyet, güven ve sevgisini kazanmış dürüst bir kişidir. Bu kişilik özelliklerinin bir diplomat için yeterli olduğuna şüphe yoktur.
Mustafa Kemal Paşa’nın, İsmet Paşa’ya Mudanya görüşmeleri için olağanüstü yetkiler vererek görevlendirmesi de şüphesiz uygun bir seçimdi. Bu, başkomutanın Garp Cephesi Komutanına duyduğu güvenin bir kanıtıdır. İsmet Paşa’nın, daha toplantının ilk gününde ev sahibi; aynı zamanda galip bir ordunun komutanı olarak girişimi eline alması da ayrıca üzerinde durulması gerekir. Nitekim onun Lozan Konferansı’nda da baş delege olarak yine Mustafa Kemal Paşa tarafından görevlendirilmesinde, Mudanya’daki başarısı belirleyici bir rol oynamıştır. Enver Ziya Karal, Mudanya mütarekesinin İsmet İnönü’nün “çelik iradesi” ile kazanıldığını özellikle vurgulamıştır. İsmet Paşa, diplomasideki ilk sınavını Mudanya Konferansı’nda verdi. Uluslararası, geniş kapsamlı Lozan Konferansı’nda da çok daha büyük bir diplomasi sınavı verecektir.

Sonuç olarak,
Mudanya Mütarekesi, 15 Mayıs 1919’da Yunan Ordusunun İzmir’e çıkışı ile başlayan Türk-Yunan Savaşına son verdiği gibi, Türkiye’nin Trakya sınırının Ankara Hükümetinin istediği biçimde çizilmesini sağlamış ve böylece Lozan Barış görüşmelerinde toprak sorununun çözülmesini kolaylaştırmıştır. Daha önce yapılan antlaşmalar açısından bakıldığında ise, Mudanya Mütarekesi, giderek geçerliliğini yitirmiş olan 1918 Mondros Mütarekesinin yerine geçtiği gibi, İstanbul Hükümetinin imzaladığı 1920 Sevr Barış Antlaşmasının ölü doğan bir bağıt olduğunun da Müttefiklerce kabulü anlamına gelmiştir. Dolayısıyla bu olgu, Türkiye’ye karşı güdülen düşmanca ve haksız politikaların baş aktörü olan İngiltere Başbakanı Lloyd Georges’un siyasetten çekilmesinin başlıca nedeni olmuştur. Ayrıca İngiltere’nin Yunanistan’ı kullanarak Türkleri hem Avrupa’dan atma, hem de Padişahın yönetiminde küçük ve denetlenebilir bir Türkiye politikası başarısız olmuştur. Mudanya Mütarekesi ile Türkler hem Birinci Dünya Savaşından sonra ilk kez Batılı devletlerle eşit koşullarda bir anlaşma yapmış, hem de Avrupa topraklarına (Doğu Trakya) tekrar girmiş oluyorlardı.
Mudanya Mütarekesi’yle tek kurşun atılmadan Doğu Trakya geri alınmıştır. Tarafsız bölge ve işgal bölgesi gibi tabirler kabul edilmemiş, bunun yerine barış antlaşmasının imzasına kadar her iki tarafın tecavüz etmeyeceği sınırlar “hattı fasıl” olarak tanımlanmıştır. Doğu Trakya’nın geri alınması, mütarekenin ahkâmını aşan bir madde idi. Ona siyasi bir vasıf kazandırmakta ve bu yönü ile de bir ön barış niteliğinde idi. Mütareke yeni Türk Devleti’nin uluslararası platformda gerçek anlamda tanınması sürecinde önemli bir yer teşkil etmiştir. İsmet Paşa gibi bir askeri, bir diplomatı ve bir devlet adamını Türk Milleti’ne kazandırmıştır. Türk tarihinde savaş meydanlarında kazanılmış fakat masa başında kaybedilmiş yönündeki algının değişmesine sebep olmuştur. Yeni Türk Devleti hem sahada (Sakarya Zaferi ve 30 Ağustos Zaferi) hem de masada (Mudanya Mütarekesi ve Lozan Barış Antlaşması) kazanmıştır. Kısaca Mondros Mütarekesi ve Sevr Antlaşması ile Türk Milleti’ne vurulmak istenen esaret zinciri, Mudanya Mütarekesi ve onun sonucunda imzalanan Lozan Barış Antlaşması ile kırılmıştır.
Şerafettin Turan’ın vurguladığı gibi Mudanya Ateşkes Anlaşması 1911’den bu yana süregelen savaş haline son vermiş, ülkeyi istiladan kurtarmış ve işgal altındaki İstanbul’un da barış antlaşması ile birlikte Türk yönetimine geri verilmesini sağlamıştı. Kabul etmek gerekir ki Mudanya yalnızca basit bir ateşkes anlaşması olarak görülmemelidir. Siyasal nitelikte bir takım öğeleri de taşıdığı için uluslararası bir önem taşımaktadır.
Kısaca Mudanya Mütarekesi barışın yolunu açan, onun önündeki engelleri kaldıran bir belge olarak tarihe geçmiştir ki aynı şekil de Lozan Barış Antlaşması da öyle. 15 Mayıs 1919’da İzmir’de başlayan acı serüven, bu küçük, şirin Marmara kasabasında, emperyalizmin üç büyük temsilcisinin imzaladıkları mütareke ile son bulmuştur. Kim ne derse desin, kim ne yaparsa yapsın bu tarihi gerçekleri değiştiremez.

Sevgi, Saygı ve Selamlarımla.

Devamını Oku

Sakarya Zaferi’nin 100. Yılı Kutlu Olsun

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Birinci ve İkinci İnönü Muharebeleri’ndeki yenilgileri üzerine Yunan Hükümeti, kuruluş halindeki yeni Türk ordusunu daha da güçlendirmeden ezip dağıtmaya karar vermişti. Bu amaçla ordu mevcudunu 125.000 kişiye çıkarttı. Birliklerini yeni silah ve araçlarla donattı. Üç aylık bir hazırlıktan sonra 10 Temmuz 1921’de taarruza geçti. Türk ordusu, Kütahya – Eskişehir Muharebelerini kaybedince, Afyon, Kütahya ve Eskişehir elden çıktı. Ordumuz, savaşı daha elverişli bir alanda kabul etmek üzere Sakarya Nehri’nin doğusuna çekildi. Düşmana hiçbir birlik kaptırılmamıştı ama ordu yarı yarıya erimişti. Bütün birliklerimiz, hızla takviye edilmeli, donatılmalı, savaş boyunca ihtiyaçları karşılanmalıydı. Oysa para yoktu, zaman da yoktu. Mevcut kötü durumdan Mustafa Kemal sorumlu tutulmaya çalışılıyordu. Sorumlu arayan bir takım meclis üyeleri, “ordu nereye gidiyor, millet nereye götürülüyor? Bu gidişin elbette bir sorumlusu vardır, o nerededir? Onu göremiyoruz. Bu günkü acıklı halin, feci durumun hakiki sorumlusunu ordunun başında görmek isterdik.”

Umut Mustafa Kemal Paşa’da idi. Bazı üyelerin itirazına rağmen 5 Ağustos 1921 tarihinde Mustafa Kemal Paşa Başkomutanlık görevine getirildi. Bunun üzerine meclise teşekkür eden Mustafa Kemal Paşa, “Milletimizi esir etmeye çalışan düşmanları mutlaka mağlup edeceğimiz hakkındaki inancının sarsılmadığını” ve bunu meclise, millete ve bütün dünyaya ilan ettiğini söyledi.

Mustafa Kemal Paşa Başkomutanlığı fiili olarak üzerine aldıktan sonra ordunun ihtiyaçlarının karşılanması için tedbirler almaya başladı. Bu maksatla 7-8 Ağustos 1921’de “Tekâlif-i Milliye” (milli yükümlülük) emri altında 10 emir yayımlayarak halktan mal varlığının yaklaşık yüzde 40’ını orduya vermesini istedi. Evlerindeki gaziler de silâh altına çağrıldı. Yılgınlık ve umutsuzluk yayılmadan sona erdi. Yerini, Sakarya destanını yazacak olan ruh aldı. Gençler silahaltına koştu. Türk Milleti, seve seve milli yükümlülüklerini yerine getirerek vatanı için üzerine düşen görevi en iyi şekilde yaptı.

Bununla birlikte Yunan kuvvetleri ile Türk kuvvetleri arasındaki dengesizliği ortadan kaldırmak mümkün olmamıştı. Çünkü Yunanlılar dünyanın büyük bir kısmını sömüren İngilizler tarafından desteklenirken, Türkler uzun savaş yıllarının yıpratıp, bütün kaynaklarını tükettiği fakir Anadolu’ya dayanıyordu. Bu sebeple Ankara’nın düşmesi halinde mücadeleye Kayseri’de devam edilerek, her ne pahasına olursa olsun düşmanın yurttan atılması düşünülüyordu.

Bizzat cepheye kadar gelen Yunan Kralı Konstantin, ordularına “Ankara’ya!” emrini vermişti. Bu emri alan Yunan ordusu, 14 Ağustos 1921 günü üç koldan Sakarya’ya doğru harekete geçti. Yunan ordusunun planı Türk ordusunun batıya dönük cephesi karşısına bir tümen bırakıp bütün birliklerini Sakarya’nın güneyinde toplamak, Türk cephesini yarmak ve sol kanadını kuşatmaktı. Böylece milli orduyu yok etmiş olacaklardı. General Papulas ve kurmay heyeti bu sonucu alacaklarına inanıyorlardı. 23 Ağustos 1921 Salı sabahı Yunan ordusunun taarruzu ile Sakarya Meydan Muharebesi başladı. Yunan birlikleri Türk sol kanadını kuşatmak için sağ kanadını sürekli uzatıyordu ama karşısında daima o kanada kaydırılmış fedakâr bir Türk birliğini buluyordu.

Ancak bu sırada 100 km’lik savunma hattında yer yer parçalanmalar meydana geldi. Türk ordusunun sol kanadı Ankara’nın 50 km. güneyine çekildi ve birliklerin yönü batıda iken güneye döndü. Bu şartlar altında Başkomutan Mustafa Kemal Paşa tarihe geçen o ünlü emrini verdi: “Hattı müdafaa yoktur. Sathı müdafaa vardır. O satıh bütün vatandır. Vatanın her karış toprağı vatandaş kanı ile ıslanmadıkça terk olunamaz.”

Bu yeni bir savunma anlayışıydı. Gerekmedikçe bir küçük tepecik bile terk edilmeyecekti. Bu alışılmamış ve özverili savunma düzeni karşısında Yunan ordusu hızla erimeye başladı. Binlerce kaybına rağmen Yunan ordusu, cephe boyunca ortalama sadece on kilometre ilerleyebilmişti. Cephe gerisine sızan Türk süvarileri ikmal kollarını vurduğu için Yunan ordusu cephane, yiyecek ve benzin sıkıntısı da çekmeye başlamıştı. Yunan karargâhındaki iyimserlik yerini giderek derin bir kaygıya bıraktı. Durum Yunan ordusunun aleyhine döndüğü için taarruz sırası Türk ordusuna gelmişti.

10 Eylül 1921 Cumartesi sabahı Türk karşı taarruzu başladı. Sağ kanatta ilk hamlede Dua Tepe geri alındı ve süngü pırıltıları içinde al sancaklar göğe yükseldi. Sol kanatta da süvari kolordusu kaçan düşman artçılarının peşine düşmüştü. Bu hezimet üzerine Yunan hükümeti ordunun geri çekilmesini onayladı. Oysaki Yunan Ordu Karargâhı Sakarya Nehri’nin batısına geçmişti. General Papulas, ordusunu, bütünüyle mahvolmadan kurtarıp, geriye çekilebilme telaşı içindeydi. Yunan ordusu muharip kuvvetinin yarısını Sakarya’da kaybetmiş, taarruz gücünü yitirmiş bir şekilde bütünüyle Sakarya Nehri’nin batısına çekilmişti. Yunan Genelkurmay Başkanı General Dusmanis durumu şöyle özetleyecekti: “Yunan ordusunun kaçmaktan başka bir karar verebilecek güçleri kalmamıştı.”

Türkiye Büyük Millet Meclisi 13 Eylül 1921 günü bir bildiriyle millete ve dünyaya Türk zaferini duyurmuştu. Türkiye Büyük Millet Meclisi Türk tarihinde bir dönemeç niteliği kazanan bu büyük savaş ve görkemli zaferden sonra Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’ya 19 Eylül 1921’de 153 sayılı kanunla “gazilik” unvanı ve “mareşallik” rütbesi verdi. Bu destanı yaratan bütün kahramanları saygıyla anıyoruz. Sakarya Meydan Muharebesi sonunda, Türk ordusunun zayiatı; 5.713 şehit, 18.840 yaralı, 828 esir ve 14.258 kayıp olmak üzere toplam 49.289’dur. Yunan ordusunun zayiatı ise; 3.758 ölü, 18.955 yaralı, 354 kayıp olmak üzere toplam 23.067’dir.

Sakarya muharebesinin zaferle sonuçlanması ile Türkiye Büyük Millet Meclisi (TBMM) hükümetinin içerdeki ve dışardaki durumu oldukça kuvvetlenip, itibar ve saygınlığı arttı. Bu büyük zaferle elde edilen sonuçları şöyle sıralayabiliriz:

  1. 23 Ağustos-13 Eylül tarihleri arasında geceli gündüzlü tam 22 gün devam eden muharebeler sonunda Yunan ordusunun 1/3’ü yok edilerek taarruz kabiliyeti tamamen kırıldı.
  2. TBMM tarafından 19 Eylül 1921’de Mustafa Kemal Paşa’ya “Gazilik” unvanı ile “Mareşallik” rütbesi verildi.
  3. Zafer Türk Tarihi bakımından yorumlandığında, batılılar karşısında 18. Yüzyılın başlarından (1683 Viyana bozgunundan) itibaren başlayan geri çekilme süreci ilk defa Sakarya Zaferi ile durdurulmuş ve durum tersine çevrilmiştir.
  4. Bu büyük zafer, Türkiye’de ve dünyada gelişmeleri yakından takip eden, aynı zamanda Türk milli mücadelesine maddi-manevi katkılarda bulunan bütün dost ülkelerde büyük memnuniyet uyandırdı.

Ayrıca Sakarya Zaferi’nin TBMM hükümeti için siyasi alanda da önemli sonuçları olmuştur. Bunları şu şekilde sıralamak mümkündür:

  1. Sovyetler Birliği ile 13 Ekim 1921’de Kars Antlaşması imzalandı. Bu antlaşmayla bir bakıma yeniden Sovyetler Birliği’nin hâkimiyeti altına giren Gürcistan, Ermenistan ve Azerbaycan ile Türkiye arasındaki sınırlar kesin şeklini aldı.
  2. Fransa, Türkiye üzerindeki emellerinden vazgeçip, Ankara hükümetiyle, 20 Ekim 1921’de Ankara Antlaşmasını imzaladı. Bu antlaşmayla (Hatay hariç), Suriye ile bugün halen geçerli olan sınırlarımız belirlendi. Bu suretle Türk Milleti’nin Misak-ı Milli politikası batılı devletlerden biri tarafından kabul edilmiş oldu.
  3. Ayrıca İngilizlerle de 23 Ekim 1921’de anlaşmaya varılarak Malta’daki Türklerle Anadolu’da tutuklu bulunan İngilizlerin değiştirilmesi kararlaştırıldı. Diğer taraftan İngiliz hükümetiyle barış zemini aramaya yönelik çabalar da başlatıldı.
  4. Sakarya zaferiyle Ankara hükümeti, yalnız Yunanlılara üstünlük sağlamakla kalmamış, Türk Milleti’nin haklı davasını bütün dünyaya anlatma ve kabul ettirme yönünde büyük mesafe katetmiştir.

Sakarya Meydan Muharebesi’nin 100. Yılı Milletimize kutlu olsun. Başta Gazi Mustafa Kemal Atatürk olmak üzere tüm şehit ve gazilerimizin ruhları şad olsun.

Sevgi, saygı ve selamlarımla…

 

 

Devamını Oku

Bursa Düşman İşgalinden Nasıl Kurtuldu?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Malumunuz olduğu üzere Osmanlı Devleti’nin ilk başkenti, Ulu Şehir, Yeşil Bursa’mız 8 Temmuz 1920’de Yunan kuvvetleri tarafından işgal edilmiştir. Yunanlıların Osman Gazi türbesine hakarette bulunmaları Bursalıları ve Türk milletini derinden üzmüştür. Öyle ki, Meclis’te duygu dolu anlar yaşanmış ve Meclis kürsüsüne 10 Temmuz 1920’de siyah örtü (Puşide-i Siyah) örtülmüştür. Türk Ordusu, işgalden 2 yıl, 2 ay, 2 gün sonra 11 Eylül 1922’de Bursa’yı Yunan işgalinden kurtarmış ve Bursa’nın işgali üzerine Meclis kürsüsü üzerine örtülen siyah örtü de kaldırılmıştır.

Büyük Zafer’den sonra Yunan ordusunun var gücüyle İzmir’e doğru kaçışı sırasında içinden veya yakınından geçtiği hemen her yeri ateşe vermekte oluşu, Bursa’nın da böyle bir felaketle karşılaşması olasılığını gündeme getirmiş bulunuyordu. Bursa, yakılıp yıkılmaktan kurtarılmalıydı, ama nasıl? Bursa’nın Yunan barbarlığının yıkım ve kıyımından kurtarılabilmesi için özel veya resmi kişi veya kurumlarla, İtilaf (Anlaşma Devletleri ya da Müttefik Devletler) Devletleri’nden Fransa’nın önemli çabalar harcadığı bir gerçektir. Özellikle 1919 yılı başlarından itibaren Bursa’da bulunan Fransız temsilcisi Binbaşı Brissot ile Konsolos Mösyö Kocher’in, Bursa’nın yakılıp yıkılmadan Türk kuvvetlerine teslimine içten çabaları saygıyla anılmaya değer.

Bursa’da Yunan zulmünden kaçarak İstanbul’a sığınan bir grup Bursalı 1 Eylül 1922’de Türkiye Büyük Millet Meclisi’ne (TBMM) bir telgraf çekerek, Bursa’nın yakılıp yıkılmaktan kurtarılabilmesi amacıyla bazı önerilerde bulunmuşlardır. Önerdikleri önlem, Binbaşı Brissot’un emrine yeterli bir güç ve yetki verilmesini içermekteydi. Mümtaz Şükrü Eğilmez’de, anılarında, Yunan ordusunun çekilişi sırasında kalkıştığı tahrip ve yakma gibi birtakım davranışların Binbaşı Brissot ve Jandarma Komutanı Yüzbaşı Hasan Bey’in çabalarıyla önlendiğini anlatmaktadır. Öte yandan Konsolos Mösyö Kocher’in de Bursa’yı kurtarmak için ne denli çırpındığı, bu konudaki resmi raporlarda yer almaktadır. Yunanlıların giderayak Bursa’daki Fransız Konsolosluğu’nda yangın çıkarmaya kalkışmaları, Bursa’daki Fransız görevlilerini tutumlarından hoşlanmadıklarının bir belirtisi olmalıdır.

Bu arada 7 Eylül’de TBMM’de yapılan görüşmeler sonunda, Yunan barbarlığının önlenmesi için İtilaf Devletleri’ne bir çağrıda bulunulması kararlaştırılmıştır. TBMM dünyaya bu tarihsel uyarısını yaparken, Lord Curzon’da, İngiltere’nin Atina Büyükelçiliği’ne “Bursa’yı yakmak gibi canice bir çılgınlık” yapılması olasılığına karşı Yunan Hükümeti’nin en ciddi biçimde dikkatinin çekilmesini istemiştir. TBMM’nin İzmir’in yakılıp yıkılmasına kadar çağrısının herhangi bir yararı olmamışsa da, İtilaf Devletleri tarafından oluşturulan komisyonun kararlı tutumu, 10 Eylül akşamı Uludağ’dan Bursa’ya inen çetelerin çabalarıyla ve Türk ordusunun zamanında ulaşması sonucunda Bursa yakılıp yıkılmaktan kurtarılmıştır.

TBMM’nin çağrısı ve Bursa’daki Fransız Konsolosu’nun uyarısı üzerine İstanbul’daki İtilaf Devletleri Yüksek Komiserleri, Bursa’ya, İtilaf Devletleri subaylarından oluşan bir karma kurul gönderilesini ve şehirde güvenliğin Türk ordusu gelene kadar bu kurulca sağlanmasını kararlaştırdı. 8 Eylül’de İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiseri Sir Rumbold, Lord Curzon’a gönderdiği telgrafta bu durumu şöyle ifade etmiştir:

“[Bursa’nın da] Yunan askerlerince boşaltılması sırasında Eskişehir ve Uşak’ın akıbetine uğrayacağından korkulması için neden vardır. Böyle bir eylemin, hele Yeşil Cami’ye zarar verilmesinin akıl almaz çılgınlığı ve bütün Osmanlı Türklerince böylesine derin bir saygı duyulan bir kentin vahşice tahrip edilmesinin doğuracağı dehşetli sonuçlar üzerine parmak basmaya ihtiyaç duyuyorum. Böyle bir felaketi önlemek için manevi etki kullanmak üzere üç İtilaf subayından oluşan bir kurulun Bursa’ya gönderilmesi konusunda anlaşmaya varıldı. Bu konuda Yunan Hükümeti’nin en sert biçimde uyarılması gerektiğini düşünüyorum. Bu yönde, buradaki Yunan Yüksek Komiseri’yle de konuşmuş bulunuyorum. Yunanlıların kendi eylemleri, böyle misillemeye çağrı çıkaracak biçimde olursa bağlaşık kuvvetler (İngiliz, Fransız, İtalyan askeri birlikleri), azınlıkların yazgısından sorumlu tutulamazlar.”

Görüldüğü gibi İngiliz Yüksek Komiseri, Yunan barbarlığının süregelmesi halinde, ilerleyen Türk ordusunun yerli azınlıklara karşı misillemeye girişmesinden kaygı duymaktaydı.

İtilaf Devletleri’nin İstanbul’daki Yüksek Komiserlerince, İngiliz Binbaşısı Howell, İtalyan Yarbayı Ciampi ve Fransız Yüzbaşısı Oliveur’den oluşturulan bir askeri kurul, 10 Eylül’de, Yunanlıların çeşitli engellemeleriyle karşılaşmış olmasına karşın Bursa’ya gelerek görevine başlamıştır. Kurul’un İstanbul’dan Bursa’ya değin ve Bursa’da bulunduğu süre boyunca tanık olduğu olaylar, İngiliz Binbaşı H. G. Howell’in 15 Eylül 1922 günlü raporunda ayrıntılı biçimde anlatılmıştır. Bu raporun özeti şöyledir:

Bursa’nın yakılmasını önlemek ve kentin Türk Ordusu’na teslimini sağlamak amacıyla birer Fransız, İngiliz ve İtalyan subaylarından kurulu heyet, 10 Eylül günü saat 9.15’te Sepoy adlı bir gemiyle İstanbul’dan yola çıkmış ve saat 12.30’da Mudanya’ya gelmişti. Oradaki Yunan askerlerinin çıkardıkları bazı güçlüklerle karşılaştıktan sonra, Binbaşı Howell, aynı gün saat 15.30’da Bursa’ya yola çıkmıştı. Mudanya bir ana-baba günü yaşıyordu. Kasaba göçmenlerle doluydu. Yunan subayları büyük bir korku içindeydi. Yollar tıkanmıştı. Herkes kendi başının derdine düşmüştü. Bursa yolu boyunca bütün köyler alevler içindeydi ve bunlar kaçan Yunanlılar tarafından ateşe verilmişti. Bir Yunan subayı da bunu İngiliz subayına böyle söylemişti.

Yarbay Ciampi, Binbaşı Howell ve Yüzbaşı Oliveur’den kurulu müttefik askeri heyeti, saat 17 sularında Bursa’ya 3 mil uzaktaki Yunan karargâhına gelmişti. Yunan Kumandanı General Soumelas’tan Bursa’nın güvenliği için garanti istemişlerdi ama Yunan generali bunu reddetmişti. Yüzbaşı Oliveur, Bursa’yı geçici olarak korumak için Mudanya’dan bir Fransız taburu getirmeyi teklif etmiş ama Soumelas Mudanya’yla haberleşmenin kesik olduğunu söylemişti. Yunan karargâhında, generalden aşağıya doğru herkes büyük korku içindeydi.

General Soumelas’tan Bursa’nın korunması için bir garanti alamayan heyet, bu defa şehirdeki Mevki Kumandanı Albay Ciola-Kapulo’ya başvurmuştu. Heyete iki müttefik yüzbaşısı ile Bursa’daki Fransız Konsolosu da katılmışlardı. Bu altı kişilik heyetin, Bursa’nın güvenliği için istediği garantiyi Mevki Kumandanı da reddetmişti. Albay Ciola-Kapulo, Bursa’yı 10 Eylül günü akşam saat 20’de boşaltmaya başlayacaklarını, Anadolu Oteli’ne gelip şehri resmen müttefik askeri heyetine teslim edeceğini bildirmişti. Bu arada Türk çeteleriyle Yunanlılar arasında Bursa’nın güney kıyısında çarpışmalar başlamıştı. Bursa’daki Yunan albayı acıklı bir durumdaydı. Şaşkın ve ümitsiz bir hale düşmüştü. Bursa’daki yabancılarla Hıristiyanlar Fransız-İspanyol konsolosluklarına, Anadolu Oteli’ne vb. toplanmışlardı. Saat 18.30’da Yunanlılar Fransız Konsolosluğu’nun yanındaki binayı ateşe vermişlerdi ve bunun çok geç fark edileceğini sanmışlardı. Ama ateş çabuk fark edilip söndürülmüştü. Yunanlılar aynı zamanda Bursa’daki köprüleri uçurmuşlar ve Rum kilisesini ateşe vermişlerdi. Bu kiliseyle birlikte civardaki kırk kadar ev yanmıştı.

Aynı gün saat 19.00’da Yunanlılar Bursa’dan çekilmeye başlamışlardı. Bu arada Türk çeteleri yetişmişlerdi. Karşılıklı ateş başlamıştı. Hatta otelin dışı bile tehlikeliydi. Türk ahali de, Yunanlıların çekildiklerini anlayarak gösterilere başlamışlardı. Saat 20.00’de Yunanlılar Bursa’yı tamamen boşaltmışlardı. Sokaklar, bayraklı Türklerle doluvermişti. Saat 20.20’de Türk Çeteleri Komutanı Püskülsüz (İsmail Püskülsüz Efe), Anadolu Oteli’ne gelmişti. Çeteler iyi savaşçı, naziktiler ve otelde müttefik heyet tarafından kabul edilmişlerdi. Otele resmen bayraklar çekilmişti. Püskülsüz’ün adamlarından ikisi, az sonra, Fransız Konsolosu’nun arabasıyla Bursa’nın boşaltıldığını Türk Ordusu’nun öncü kuvvetlerine haber vermeye gitmişlerdi. Saat 20.45’te silahlar susmuştu. O gece Bursa Türkleri büyük gösteriler yapmışlar, müttefik heyeti de alkışlamışlardı. Halk, heyetin Bursa’yı yakılmaktan kurtardığına inanmıştı. Bütün Türk dükkânları açılmıştı. Türk süvarileri, Mudanya yoluna doğru geçip gitmişlerdi.

11 Eylül sabahı saat 9.30’da Albay Nazif Bey kumandasındaki Birinci Tümen Bursa’ya gelmiş, biraz sonra da Üçüncü Kolordu Kumandanı Şükrü Paşaşehre yetişmişti. Şükrü Paşa müttefik heyeti kabul etmiş, Bursa’da can ve mal güvenliğinin sağlanacağını, Hıristiyanların zulüm görmeyeceklerini söylemişti. Ayrıca Şükrü Paşa, 11. Yunan Tümeni’nin Mudanya’ya çekilme emri aldığını, ama oraya yetişemediğini, bu tümeni esir etmeyi umduğunu açıklamıştı. Gerçekten 11 Eylül akşamı ve 12 Eylül günü 11. Yunan Tümeni’ne karşı Mudanya taraflarında şiddetli top ateşleri yapılmıştı. 13 Eylül günü Binbaşı Howell, Bursa’ya 700 Yunan esiri ve aynı akşam 2.000 eser daha getirildiğini görmüştü. Binbaşı bu konuda şöyle demektedir: Saat öğleden sonra 5.30’da 200 kadar Yunan harp esiri geldi. Çoğu pek bitkindi. Gösterinin en acıklı tarafı, esirlerin yüzde doksan kadarının şapkalarını çıkarıp- VİVE Kemal!(YAŞASIN KEMAL!) diye bağırmalarıydı. Bu halkın hoşuna gitti. Esirler canlarını kurtarabilmek için her şeyi yapabilecek bir sürü gibi görünüyorlardı.

Bursa’nın Yunan ordusu veya işbirliği içindeki yerli Rum ve Ermeni çetelerince yakılamamış olmasının bir önemli nedeni de, 10 Eylül 1922 günü saat 15.00 sularında Bursa-Gemlik karayolunu kesen ve buradan batıya doğru ilerleyen Süvari Tümeni’nin, Bursa’daki Yunan askeri varlığını taktik bakımdan ciddi biçimde tehdit edecek duruma gelmiş olmasıdır.

Yunan Komutanlığı’nın, Bursa’yı ateşe vermeksizin çekilme kararı almasında ve bu kararı çok kısa süre içinde uygulamaya başlamasında, Türk Süvari Tümeni öncülerinin ovayı aşarak 3. Yunan Kolordusu karargâhı ile 10. Tümeni batıdan kuşatabilecek konuma gelmiş bulunmalarını herhalde büyük payı olmalıdır. Nitekim Binbaşı Howell’in yukarıda özeri verilen raporundan da, Kolordu Komutanı General Soumelas’ın kenti yakıp yıkmadan teslim etme önerisine önce pek kulak asmadığı, ancak daha sonra ansızın düşüncesini değiştirerek Bursa’yı saat 20.00’de boşaltmayı kabul etmek zorunda kaldığı anlaşılıyor.

Bursa’yı yakılmaktan kurtaran bir başka etken de hiç kuşkusuz, düşmanın çekileceğini haber alarak Uludağ eteklerinden Bursa’ya inen ve halk ile birleşerek Yunan askerlerinin panik içinde kaçmalarına neden olan çeteler olmalıdır.

İşgal günlerinin karamsarlığını üzerinden atan Bursalılar, 11 Eylül sabahı erken saatlerde Orhan Camisi’yle Belediye arasındaki cadde ve alanda toplanmış, coşku içinde kurtarıcı ordunun komutanlarını bekliyordu. Saat 08.20’de Yüzbaşı Rüştü (Dinçer) Bey’in göndere bayrak çekerek kurtuluşu simgelemesinden sonra, 09.00 sularında, 3. Kolordu Komutanı Şükrü Naili (Gökberk) Paşa ve karargâhı da Belediye’ye gelmiş ve Belediye’nin batı kapısındaki merdiven sahanlığından, toplanmış bulunan kalabalığa kısa bir konuşma yapmıştır. Bursa’nın düşman işgalinden kurtarılmış olduğu, 11 Eylül günü tüm yurda, “Yeşil Bursa, al sancağına kavuştu” içeriğindeki telgraflarla müjdelenmiştir.

Atatürk için Bursa, her zaman bir başka önemli olmuş ve sanayi hamleleri için de Bursa’yı örnek seçmiştir. 1922’den 1938’e kadar, tam 17 kez Bursa’yı ziyaret eden Atatürk, İpek-iş, Gemlik Sunğipek ve Sümerbank Merinos Fabrikaları’nın da kurulmalarını sağlamıştır.

Ulu Önder Atatürk’ün bir ziyaretinde, “Bursa tarım memleketidir, sanat memleketidir, ticaret memleketidir, sağlık memleketidir. Bursa sahip olduğu doğal uyum ve güzelliğiyle sevinç ve şenlik memleketidir” diyerek Bursa’ya verdiği önemi dile getirmiştir.

Atalarımızın canları pahasına kurduğu, kurtardığı bu kenti (Yeşil Bursa’mızı ve bu ülkeyi (Güzel Türkiye’mizi) biz de alın terimiz, üretimimiz, bilgi ve sermaye birikimimizle dimdik ayakta tutalım.

Sevgili dostlar affınıza sığınarak ailemin Bursa’nın işgal ve kurtuluş yıllarında yaşanan olaylar sırasındaki duruşundan kısaca bahsetmek istiyorum. Mensubu olmaktan gurur duyduğum Buzcular ve İnceoğlu aileleri başından beri Milli Mücadele’nin yanında olmuştur. Ülkenin ve Bursa’nın kurtuluşu için mücadele etmişlerdir. Şehir merkezinde yaşayan Buzcular ailesi bütün maddi imkânlarını Bursa’nın kurtuluşu için seferber etmiştir. Dürdane Köyü’nde yaşayan İncioğlu (nam-ı diğer Kavaslar) ailesinin büyüğü ve işgal yıllarında köyün muhtarı olan ve Kavas Halil olarak anılan Halil Ağa (ki askerlik vazifesi sırasında Deli Halit Paşa’nın Kavas’lığını yapmış) Yunan işgaline karşı köyün korunmasında oldukça mücadele etmiş biri. Yunan Ordusu Mudanya istikametine doğru geri çekilirken Dürdane-Filadar (Gündoğdu) yolunu kullandığı sırada Yunan birliklerine zayiat verdirdiği gibi köyün yakılmasını da engellemiş; ancak kendi konağını yanmaktan kurtaramamıştır. Köyün muhtarı olduğu için 15 yaşındaki küçük oğlu Mahmut (ki Cumhuriyetin yetiştirdiği ilk öğretmenlerdendi) Yunanlılar tarafından rehin alınmış ve Kestel tarafında çalışma kampına gönderilmiştir. Ancak kısa süre sonra kamptan kaçmış, uzun ve zorlu bir yürüyüşten sonra köyüne geri dönebilmiştir. Bana gelince, efendim benim doğum tarihim 11 Eylül, yani Bursa’nın kurtuluş günü. Bu nedenle göbek adım Kurtuluş, gayri resmi adım Mustafa Kemal, resmi adım ise Behçet Kemal.

Sevgi, saygı ve selamlarımla.

Devamını Oku

BÜYÜK TAARRUZ VE 30 AĞUSTOS ZAFER BAYRAMI

0

BEĞENDİM

ABONE OL

İşgal kuvvetlerinin ülke sınırlarını terk etmesi daha sonra gerçekleşse de, 30 Ağustos sembolik olarak ülke topraklarının geri alındığı günü temsil eder. 30 Ağustos günü, ilk kez 1924’te Dumlupınar’da Çal Köyü yakınlarında Cumhurbaşkanı Atatürk’ün katıldığı bir törenle Başkumandan Zaferi adıyla kutlanmıştır. Zaferi kutlamak için iki yıl beklemenin en önemli nedeni 1923 yılının yeni Türkiye açısından hem ulusal hem de uluslararası alanda yoğunluğun had safhada olmasıydı. Çal köyünde gerçekleşen ilk törende Atatürk, millî ruhun canlı tutulmasının önemini vurgulamış ve Meçhul Asker Abidesi’nin temelini eşi Latife Hanım ile beraber atmıştır. Mustafa Kemal, Başkomutan Meydan Muharebesi’ni sevk ve idare ettiği Zafertepe’de 30 Ağustos 1924 tarihinde Büyük Zafer’in önemini şu şekilde ifade etmiştir: “…Hiç şüphe etmemelidir ki yeni Türk devletinin, genç Türkiye Cumhuriyeti’nin temelleri burada atıldı. Ebedî hayatı burada taçlandırıldı. Bu sahada akan Türk kanları, bu semada uçuşan şehit ruhları, devlet ve cumhuriyetimizin ebedî muhafızlarıdır…”.

Başkumandan Zaferi 1926’dan itibaren Zafer Bayramı olarak kutlanmaktadır. 1 Nisan 1926’da kabul edilen Kanunu’nda 30 Ağustos gününün Türk ordusunun Zafer Bayramı olduğu, her yıl dönümünde bu bayram gününün kara, deniz ve hava kuvvetleri tarafından kutlanacağı belirtilir. Ancak 1930’ların ortalarına kadar ilk tören gibi üst düzeyde gerçekleşen Büyük Zafer kutlaması yapılamamıştır. Zafer Bayramı için özellikle 1960’lardan itibaren daha kapsamlı ve katılımlı bir şekilde kutlamalar yapılmaya başlanmıştır. 30 Ağustos, Türkiye’de askerî okulların mezuniyet törenlerini yaptıkları gün olmuştur; ayrıca tüm subay ve astsubay rütbe değişiklikleri bu tarihte geçerli olmaktadır. Zafer Bayramı uzun yıllar Genelkurmay Başkanı’nın tebrikleri kabul ettiği bir bayram olarak kutlanmış; ancak bu durum 2011 yılından itibaren değişmiştir.

Taarruz Planı

Mustafa Kemal Büyük Söylev’inde taarruz planını şöyle ifade eder: Düşündüğümüz, ordularımızın ana kuvvetlerini düşman cephesinin bir kanadında ve mümkün olduğu kadar dış kanadında toplayarak, bir imha meydan muharebesi vermekti. Bunu için elverişli bulduğumuz durum, ana kuvvetlerimizi, düşmanın Afyonkarahisar yakınlarında bulunan sağ kanat grubu, güneyinde ve Akarçay ile Dumlupınar hizasına kadar olan alanlarda toplamaktı. Düşmanın en hassas ve önemli noktası orasıydı. Çabuk ve kesin sonuç almak, düşmanı bu kanadından vurmakla mümkündü.

Taarruza Hazırlık

Taarruza büyük bir gizlilik içinde hazırlanılmıştır. Mustafa Kemal, Konya’ya gelmiş olan General Townshend’in isteği üzerine, kendisiyle görüşmek için, Ankara’dan hareket ederek 23 Temmuz akşamı Batı Cephesi Karargâhı’nın bulunduğu Akşehir’e gider. Burada savaş planı üzerinde görüşmeler yapar. 24 Temmuz’da Konya’ya geçer. 27 Temmuz’da tekrar Akşehir’e gelir ve o gece yapılan görüşme sonunda, tespit edilmiş plan gereğince taarruz etmek üzere, 15 Ağustos’a kadar bütün hazırlıkların tamamlanmasına karar verilir.

28 Temmuz’da bir futbol maçını seyretmek bahanesiyle ordu komutanlarını ve bazı kolordu komutanlarını Akşehir’e çağırır. O gece yapılan toplantıda komutanların taarruzla ilgili görüşlerini alır. 30 Temmuz günü Genelkurmay Başkanı Fevzi Paşa ve Batı Cephesi Komutanı İsmet Paşa ile görüşerek taarruzun şeklini ve ayrıntılarını tespit eder. Ordunun hazırlıklarının tamamlanmasını ve taarruzun bir an önce yapılmasını emrettikten sonra Ankara’ya döner.

Çünkü Ankara’da yapılması gereken bazı işler vardır. Taarruz emri verdiğini henüz Bakanlar Kurulu’na bildirmemişti. Ayrıca muhalifler ordunun çürüdüğünden, kıpırdayacak durumda olmadığından, böyle karanlık ve belirsizlik içinde beklemenin sonucunun felaketten ibaret olacağı yönünde propaganda yapmaktaydı. Bu olumsuz propaganda en yakın ve en inanmış kimseler üzerinde bile kötü etkisini göstermeye başlamıştı. Mustafa Kemal, yakında başlayacak taarruz ile altı yedi gün içinde düşmanın ana kuvvetlerini yeneceği konusunda onlara teminat verdi.

Birkaç gün sonra ise cepheye gitmek üzere Ankara’dan ayrıldı. Hareketini belirli birkaç kişi dışında bütün Ankara’dan gizledi. Ankara’dan ayrılacağını bilenler, Ankara’ymış gibi davranacaklardı. Hatta gazetelerle Mustafa Kemal’in Çankaya’da çay ziyafeti verdiğini de ilan edeceklerdi. Dikkat çekmesin diye trenle hareket etmeyen Mustafa Kemal, bir gece otomobille Şereflikoçhisar (Tuz Gölü) üzerinden Konya’ya gider. Konya’ya geldiğini kimse bilmez ve varır varmaz telgrafhaneyi kontrol altına aldırır. 20 Ağustos günü öğleden sonra saat 16:00’da Batı Cephesi Karargâhı’na yani Akşehir’e ulaşır. Kısa bir görüşmeden sonra 26 Ağustos sabahı düşmana taarruz için Cephe Komutanı’na emir verir.

Mustafa Kemal 20/21 Ağustos gecesi Cephe Karargâhı’nda Cephe ve Ordu Komutanlarına taarruzun nasıl yapılacağını harita üzerinde kısa bir savaş oyunu şeklinde açıkladıktan sonra taarruz emrini tekrarlar. Taarruz, strateji ve aynı zamanda bir taktik baskın halinde yürütülecekti. Bunun gerçekleşebilmesi için de kuvvetlerin yığınak ve hazırlıklarının gizli kalmasına önem vermek gerekiyordu. Bu sebeple bütün yürüyüşler gece yapılacak, birlikler gündüzleri köylerde ve ağaçlıklar altında dinlenecekti. Taarruz bölgesinde, yolların düzeltilmesi vb. çalışmalarla düşmanın dikkatini çekmemek için yanıltıcı hareketlerde bulunulacaktı.

26 Ağustos Sabahı ve Zafere Giden Yol

24 Ağustos’ta Cephe Karargâhı Akşehir’den, taarruz cephesi gerisindeki Şuhut kasabasına taşındı. 25 Ağustos sabahı da Şuhut’tan savaşın idare edildiği Kocatepe’nin güneybatısındaki çadırlı ordugâha nakledilir. 26 Ağustos sabahı Kocatepe’de hazır bulunan Mustafa Kemal’in emri ile sabah saat 5.30’da topçu ateşi ile taarruz başlar. 26/27 Ağustos günlerinde, yani iki gün içinde, düşmanın Afyonkarahisar’ın güney ve doğusundaki müstahkem cepheleri düşer. 30 Ağustos’a kadar düşman ordusunun bütün kuvvetleri Aslıhanlar bölgesinde kuşatılır. 30 Ağustos’ta yapılan savaş sonunda (ki buna Başkomutanlık Muharebesi adı verilmiştir) düşmanın ana kuvvetleri yok edilmiş ve esir alınmıştır. Ve esirler arasında düşman ordusunun başkomutanlığını yapan General Trikopis de vardır. Planlanan kesin sonuç beş gün içinde alınmış ve 31 Ağustos günü ordularımız ana kuvvetleriyle İzmir’e doğru yürüyüşe geçmiştir.

Ordular İlk Hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!

Mustafa Kemal 1 Eylül’de ordulara Akdeniz’i hedef göstermiş ve şu meşhur emrini vermiştir: “Ordular, ilk hedefiniz Akdeniz’dir. İleri!”. Mustafa Kemal yayımladığı bildiride özetle şöyle demiştir:

Zalim ve gururlu bir ordunun asıl kuvvetlerini inanılmayacak kadar az bir sürede yok ettiniz. Sahibimiz olan büyük Türk milleti, geleceğinden emin olmağa haklıdır. Bütün arkadaşlarımın Anadolu’da daha başka meydan savaşları verileceğini göz önüne alarak ilerlemesini ve herkesin akıl gücünü, yiğitlik ve hamiyet kaynaklarını yarışırcasına vermeye devam etmesini dilerim. Ordular! İlk hedefiniz Akdeniz’dir! İleri!

Mustafa Kemal’in emri üzerine Yunan ordusunu felaketten kurtarmak isteyen İtilaf Devletleri 4 Eylül’de ateşkes teklif etmişler ve İzmir’deki İtilaf Devletleri’nin konsolosları Mustafa Kemal’le görüşmek için yer ve tarih sormuşlardır. Mustafa Kemal 9 Eylül’de Kemalpaşa’da (o günkü adıyla Nif’te) görüşebileceğini bildirmiş ve gerçekten de söz verdiği gün Kemalpaşa’ya ulaşmış, fakat görüşme isteyenleri orada bulamamıştır. Çünkü ordularımız, İzmir rıhtımında Mustafa Kemal’in verdiği ilk hedefe, yani Akdeniz’e ulaşmış bulunuyordu. Ve 9 Eylül’de Türk ordusu İzmir’de! Yunan idaresi kaçıp gittiği ve Türk ordusu henüz gelmediği için İzmir yönetimsiz bir gece geçirmiştir. Şehirde Türkler arasında heyecan, limanda bekleyen 45.000 Rum arasında korku son haddine ulaşmıştı.

Mustafa Kemal bu zaferi Büyük Söylev’inde şu şekilde ifade etmiştir:

Her safhasıyla düşünülmüş, hazırlanmış, idare edilmiş ve zaferle sonuçlandırılmış olan bu harekât Türk ordusunun, Türk subay ve komuta heyetinin yüksek kudret ve kahramanlığını tarihe bir kere daha geçiren muazzam bir eserdir. Bu eser, Türk milletinin hürriyet ve istiklal düşüncesinin ölümsüz bir abidesidir. Bu eseri yaratan bir milletin evladı, bir ordunun başkomutanı olduğumdan, mutluluk ve bahtiyarlığım sonsuzdur.

Sonuç olarak,

Büyük taarruz ve bu taarruzun hedefine ulaşıncaya kadar geçen çok kısa süre içinde yer alan savaşlar kolay geçmemiştir. Bu savaşlarda Türk milleti neyi varsa, yedisinden yetmişine, kadınından erkeğine, malından canına kadar tüm varlığını savaş için ortaya koymuştur. Bu savaşta generalinden erine kadar Türk Ordusu vatan görevinin en büyük, en anlamlı örneğini vermiş; bağımsız olmanın, özgür yaşamanın bedelini canlarıyla ödemişlerdir.

Düşmanların, düşman güçlerin kendi çıkarlarını düşünmeleri doğaldır. Acı olan, düşündürücü olan içteki hainlerin, işbirlikçilerin varlığıdır. Böylesine acıların örneklerini her milletin tarihinde bulmak olanaklıdır. Türk milleti bu hainlikleri yaşamış, görmüş; bu hainlerden çok çekmiştir. Bu hainlikler milletlerin zor günlerinde sıkça görülen örneklerdir. Büyük Taarruz öncesi günlerde bile dış düşmanların içerdeki işbirlikçileri, hainler, uyduluğunu yaptıkları düşmanlardan geri kalmamışlar, Meclis’te, kamuoyunda Mustafa Kemal’i, Milli Mücadele’yi çökertmek, yolundan saptırmak için olanca güçleriyle çalışmışlardır. Başta Peyami Sabah gazetesi olmak üzere İstanbul basını Mustafa Kemal’i, Milli Mücadele’yi kötülemekten, düşmanların Türkleri aşağılayıcı sözlerini yaymaktan, halkı Mustafa Kemal’e ve Milli Mücadele’ye karşı kışkırtmaktan çekinmemiştir.

Şunu bilmeliyiz ki, milletimiz/devletimiz/cumhuriyetimiz dün olduğu gibi bugün de bazı iç ve dış mihrakların/düşmanlarının hedefi olmaktan kurtulamamıştır. Bugün içte ve dışta yaşadığımız, milletimize yönelik bütün düşmanca oyunlar Türk milletinin birlik ve beraberliğini, toprak bütünlüğünü bozmaya yöneliktir. Bu geçmişte olduğu gibi bugün ve gelecekte de olacaktır. Ancak Türk milleti geçmişte olduğu gibi gelecekte de bu tür oyunları birlik ve beraberlik içinde bozacaktır.

Değerli dostlar, bir hususu özellikle sizlerle paylaşmak istiyorum. Bugün 30 Ağustos Zafer Bayramı, yani adı üstünde bayram ve tüm bayramlar ister dini ister milli olsun coşku, sevinç ve mutluluk içinde hep birlikte meydanlarda, caddelerde, sokaklarda halkın içinde ve halkla birlikte kutlanır. Eskiden şöyle bir eleştiri, yakınma vardı: “efendim milli bayramlar stadyumlara, kapalı spor salonlarına hapsedildi, halktan koparıldı, biz bayramları meydanlarda halkın içinde ve halkla birlikte kutlayacağız” gibisinden. Ama bugün geldiğimiz noktada bırakın meydanlarda halk ile birlikte kutlamayı, var olanında çok gerisine gidilmiş ve adeta kutlanamaz duruma gelmiştir. Eğer siz bir takım “sudan” sebeplerle bayramlarınızı layıkıyla kutlamazsanız halkın, milletin yaşama sevincini yitirmesine ve milli birlik ve beraberlik duygusunu kaybetmesine neden olursunuz. O zaman bayramlar senin bayramın benim bayramın olur ki bu da toplumları felakete sürükler. Toplum, millet aynen bir insan gibidir, bir bütündür. Bir yanı acı ve keder diğer yanı yaşama arzusuyla doludur. Dolayısıyla hayat bir bütündür. Biri diğerinin yaşanmasına veya yaşanmamasına neden veya gerekçe oluşturmamalıdır. Acı ve kederin panzehri ise bayramlardır. İnsanları, toplumları ve milletleri hayata, yaşama ve geleceğe bağlar ve ayakta tutar. Tıpkı doğum gibi.

Değerli dostlar, insanları, milletleri millet yapan, coğrafyaları, ülkeleri vatan yapan sembollerdir. Yani adıdır, bayrağıdır, rengidir, milli marşıdır ve milli günlerdir. Eğer siz bu değerleri sorgular, sorgulatır iseniz artık siz siz olmazsınız, bir başkası veya bir hiç olursunuz ve bu durumda sizi dikkate alan da değer veren de olmaz. Maziye, tarihe şöyle bir baktığımızda Anadolu’nun veya başka coğrafyaların benliğini, kimliğini yitirmiş nice milletlerle dolu olduğunu görürüz. Eğer bu coğrafyada mazi olmak istemiyorsak bizi biz yapan değerlere sahip çıkacağız, değer vereceğiz ve milli bayramlarımızı da hakkıyla kutlayacağız.

Yaşanan bütün bunlara rağmen biz inanıyoruz ki; milli kültür değerlerine bağlı, insanını çağın gerektirdiği bilimsel ve teknolojik gelişmelere uygun bir şekilde eğitmiş, güçlü bir Türkiye, ülkemiz üzerinde oynanan çirkin oyunlara son vereceği gibi, stratejik ve jeopolitik yeri itibariyle dünya barışının ve bugünkü mevcut uluslararası dengenin mihenk taşını teşkil edecektir.

30 Ağustos Zafer Bayramı’nın başta ordumuz olmak üzere tüm milletimize kutlu olmasını diliyor; gençlerimizin Atatürk ilke ve inkılâplarından kopmadan ülkemize ve insanlığa yararlı hizmetlerde bulunacaklarına yürekten inanıyorum. Sözlerimi büyük önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün şu güzel sözleriyle bitirmek istiyorum:

“Zafer, zafer benimdir diyebilenindir. Başarı ise başaracağım diye başlayarak sonunda başardım diyenindir.”

“Benim naçiz vücudum, bir gün elbet toprak olacaktır, fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacaktır. Ve Türk milleti emniyet ve saadetinin kefili olan ilkelerle medeniyet yolunda, tereddütsüz yürümeye devam edecektir.”

Ya da daha güncel bir ifadeyle; Cumhuriyet’le kalın, Atatürk’le kalın, Atatürk ilke ve devrimlerinin aydınlattığı yolda kalın.

Sevgi, saygı ve selamlarımla.

 

 

Devamını Oku

Lozan Barış Antlaşması Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Tapu Senedidir!

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Lozan Konferansı 20 Kasım 1922 günü Montbenon’da İsviçre Konfederasyonu Başkanı M. Haab’ın bir konuşması ile açılmış ve onu Müttefikler adına İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un ve arkasından İsmet Paşa’nın konuşmaları izlemişti. 21 Kasımda Konferans çalışmaları başlamış, birçok konularda anlaşmalar sağlanmış, ancak Osmanlı Devlet Borçları, ayrıcalıklar, İstanbul ve Boğazların Müttefik kuvvetlerince boşaltılması gibi konular üzerindeki anlaşmazlıklar nedeniyle, görüşmeler 4 Şubatta kesilmiş, İsmet Paşa da Ankara’ya dönmüştü. 23 Nisanda yeniden başlayan görüşmeler 24 Temmuz 1923’te Barış Antlaşması ve Eklerinin imzalanması ile sona ermiştir. Konferansın temel çelişkisi, Müttefikler “Mondros’tan geliyoruz”, Türkler de “Mudanya’dan geliyoruz” düşüncesi olmuştur.

Lozan Barış Antlaşması Türk tarihinde özel bir yeri olan çok yönlü bir bağıttır. Yenen-yenilen devletlerarasındaki ilişkileri değil, 1914-1918 Savaşını kazanan Müttefikler ile 1919-1922 Kurtuluş Savaşını kazanan Türkiye arasındaki ilişkileri eşit koşullar içinde düzenlemiştir. Bu bakımdan, Almanya, Avusturya, Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı Devleti gibi yenilen devletlere, görüşme bile yapılmadan, zorla kabul ettirilmiş barış antlaşmalarından çok farklıdır. Müttefikler, Milletler Cemiyeti Yasasını, bu devletlere imzalattıkları barış antlaşmalarına giriş bölümüne koydurdukları halde, Türkiye’yi Lozan’da buna zorlayamamışlardır.

Lozan hakkında pek çok şey söylenebilir ve söylenmiştir. İsmet Paşa’nın ifadesiyle, Lozan Konferansı, büyük bir sınavdı. “Milletimizin Avrupa ortasına davet olunduğu büyük bir imtihan”dı. Türkiye bu sınavı başarıyla vermiştir. Lozan Antlaşması, “Milli Mücadele’nin sonucunu belirlemiştir.” Bu antlaşma, “Harbi Umumi’den sonra gördüğümüz antlaşmalarla yakından veya uzaktan benzerliği olmayan bir antlaşma”dır. Öteki antlaşmalar, galip devletlerin mağluplara dayattığı, dikte ettiği antlaşmalardı. Lozan Antlaşması ise, eşit taraflar arasında çetin müzakerelerle hazırlanıp imzalanmış bir antlaşma idi.

Lozan Antlaşması ile kapitülasyonlar kaldırılmıştır. Kaldırmak için çok zorlu bir diplomatik savaş verilmiştir. Türkiye, kapitülasyonları kaldırmakla, bütün “mazlum milletler”e örnek olmuştur. Çünkü Fas’tan Çin’e kadar, bütün Asya ve Afrika ülkelerinde kapitülasyonlar vardı. Bu konuda Türkiye bir çığır açmıştı, ezilen halklar şimdi bu yolda yürüyebilirlerdi. Lozan’da Türk heyetine karşı en önemli baskı mali ve iktisadi konularda olmuştur. Öyle ki, yeni Türk devletinin yaşamasında ve kalkınmasında kendisine hiçbir yardım yapılmamıştır.

Lozan Barış Antlaşması, bütünüyle, ruh ve manası bakımından, Türk milleti aleyhine yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması’yla tamamlandığı zannedilmiş olan büyük bir suikastın yıkılışını ifade eder. Lozan Antlaşması, bir bakıma, bilinen “Şark Meselesini-Doğu Sorununu” tarihe gömen antlaşma olmuştur. Lozan, askeri zaferimizi tamamlamış, yeni Türk Devleti’ni (Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni) tarih sahnesine çıkarmıştır. Dolayısıyla Lozan Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tapu senedidir!

Lozan Barış Antlaşması hem Birinci Dünya Savaşını hem de Türk-Yunan Savaşını bitiren bir antlaşma oldu. Bu nedenle, oluşturulması çok zor olmuş, sonuçta ortaya herhangi bir taraf için kesin bir zafer değil, bir uzlaşma metni çıkmıştı. Bu nedenledir ki, zamanında ve hala bugün İsmet Paşa ve Lozan Antlaşması için ileri sürülen, yetersiz kalmış olma iddiaları hiçbir şekilde geçerli değildir. Lozan büyük yetersizlikler ve güçlükler içinde müzakere edilmiş bir antlaşmaydı ve yeni Türkiye’nin bunu bir an önce imzalamaya büyük ihtiyacı vardı.

Barış Antlaşması ve Eklerinden ayrı olarak, yine Lozan’da Polonya ve ABD ile iki antlaşma daha imzalanmıştır. Bunlardan biri Polonya ile yapılan Dostluk Antlaşmasıdır. İmzalanan diğer antlaşma, Türkiye ile ABD arasında yapılan Dostluk ve Ticaret Antlaşmasıdır. 6 Ağustos 1923 günü imzalanmıştır. Bu antlaşma, Amerika’daki Ermeni lobisinin şiddetli muhalefetiyle karşılaşmış ve sonunda 19 Ocak 1927 tarihinde Senato’da yapılan oylamada altı oy farkla reddedilmiş, yürürlüğe girmemiştir.

Lozan Kahramanı İsmet Paşa!

İsmet Paşa Lozan’da adeta “kelle koltukta” görev yapmıştır. Ermeni suikastçılar Lozan Konferansı boyunca İsmet Paşa’nın peşini bırakmamışlardır. Lozan Konferansının birinci döneminde olduğu gibi ikinci döneminde de çeşitli suikast duyumları, ihbarları alınmıştır. İsmet Paşa, otomobilinde küçük Türk bayrağıyla Lozan caddelerinde dolaşıyordu. Lozan polis müdürü, bir tedbir olarak bu bayrağı kaldırmasını rica etmişti. Paşa, bunu şiddetle reddetmiş, “Bir İsmet Paşa ölür, yerine başka biri gelir, göreve devam eder ve bu bayrak hiç inmez” demiştir.

Lozan Konferansı telgraflarla yürütülmüştür. Türkiye çoğunlukla “Eastern-Doğu” telgraf hattını kullanmıştır. Bir ara “Köstence Hattı” kullanılmış ama bu kısa sürmüştür. “Köstence Hattı”, Romanya ve Köstence üzerinden Türkiye’ye geliyordu ve Fransızların denetimindeydi. “Eastern-Doğu” hattı ise Akdeniz üzerinden Türkiye’ye gelen ve İngilizlerin denetiminde olan bir hattı.

Konferans boyunca yoğun bir telgraf trafiği olmuştur. Lozan ile Ankara arasında 1600 kadar telgraf gidip gelmiştir. Bir o kadar da Lozan ile Londra arasında telgraf yazışması yapılmıştır. Gelip giden telgrafların hemen hepsi şifreliydi. Bugün artık bunların şifresi, gizliliği kalmamıştır. Bunların hepsi yayımlanmıştır.

Düşmanlarımız acaba bizim şifrelerimizi açmışlar mıdır? Bunu bana da soranlar olmuştur. Bu soruya toptan “evet” ya da “hayır” denemez. Kapatılan telgraf, uğraşılırsa başkaları tarafından açılabilir. Ama açılması çok uzun zaman alır, açılıncaya kadar iş işten geçer. Ama Konferansın sonuna doğru Ankara’dan çekilen bazı şifre telgrafların İngilizler tarafından İstanbul’da açılmış olduğu anlaşılmaktadır. Bu bir istisnadır. İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği, açılan telgrafları hemen Londra’ya ve Lozan’a yetiştirmiştir. Ancak bir sonuç alamamışlardır.

Atatürk ve İsmet Paşa Lozan Barış Antlaşmasını nasıl değerlendirdi?

Atatürk, Nutuk’ta, Lozan Barış Antlaşması hükümlerini Sevr Antlaşması’ndaki hükümlerle ayrıntılarıyla karşılaştırdıktan sonra diyor ki:

“Saygıdeğer baylar, Lozan Barış Antlaşması’ndaki hükümleri, öbür barış önerisiyle daha çok karşılaştırmanın yersiz olduğu düşüncesindeyim. Bu antlaşma, Türk ulusuna karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir yok etme girişiminin yıkılışını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasal utku yapıtıdır (siyasi zafer eseridir)”.

İsmet Paşa ise, Lozan Barış Antlaşması’nı şöyle değerlendirmiştir; Lozan Antlaşması, ilk zamanlarda, memleket içinde gereği gibi kavranıp, önemli bir belge olarak değerlendirilememiştir. Bunun önemli bir netice olduğu ve büyük ölçüde Türkiye’nin arzularını ve taleplerini sağladığı birden kavranamamıştır. Lozan Antlaşması, milli devletin sınırlarını azami ölçüde kurtararak vücuda getirmiştir. Bizi, ülke bütünlüğü ve sınırlar meselesinde manen ve maddeten kuvvetlendirmiştir. İstanbul’u ve Doğu Trakya’yı müzakere yolu ile kurtarılmış, netice alınmıştır.

Lozan’da birtakım eksiklikler olmuştur. Boğazların açık olması ve en nazik geçitlerimizin tahkim edilmek hakkından yoksun bırakılması… Bir açık nokta idi… Boğazların gayri askerlikten kurtulması 13 sene sonra sağlanabildi. 1936’da Montrö Antlaşması yapılarak, Boğazlar tamamıyla Türk egemenliğine terk edilmiştir. Lozan Antlaşması’nın çözümünü ileriye bıraktığı diğer iki meselen bir Hatay diğer ise Musul meselesi olmuştur. Birinci mesele 1938’de Türkiye’nin lehine çözülmüş fakat Musul meselesi maalesef Türkiye’nin aleyhine sonuçlanmıştır. Oniki adanın, Kıbrıs’ın ve Batı Trakya’nın iddia edildiği gibi Lozan Antlaşması ile bir ilgisi yoktur. Lozan Antlaşması’nın eksiklikleri diye sayılabilecek bütün meseleler zamanla çözülmüştür. Bu sebeple, Lozan Antlaşması, Türk siyasi hayatında başlı başına yer tutan milli bir eser halindedir.

“Hasta Adam”dan yeni bir devlet doğdu

Batı’nın “Hasta Adam” olarak ifade ettiği Osmanlı Devleti’nin içinden yeni bir Türk devleti doğmuştur. Diğer bir ifadeyle asırlık Osmanlı çınarı içinden yeni bir filiz doğurmuştur. Lozan Antlaşması yeni bir Türk devletinin kurulmasında temel unsur olan siyasi bir belge olmuştur. Bu milli devlet, tam manasıyla medeni ve bağımsız bir devletin bütün haklarına sahip olmuştur. Bir İngiliz tarihçinin dediğine göre, Osmanlı Devleti’nin kaldırılması fırsattı, Avrupa’nın eline 1300 senesinden beri ancak iki defa geçmiştir. İkinci fırsat, Milli Mücadele dediğimiz devrede zuhur etmiş ve Avrupa bundan faydalanamamıştır. Lozan şartlarını kabul eden galip devletler, Türkiye’nin bu şartları koruyup geliştirebileceğine aslında inanmıyorlardı. Harap ve muhtaç bir ülke, yaşamak ve kurtulmak için avuç açıp bütün kazandıklarını kısa zamanda kaybedecek sanıyorlardı.

Lozan Barış Antlaşmasının Türkiye açısından önemi nedir?

Lozan Barış Antlaşmasının Türkiye açısından üç büyük önemi vardır:

Birincisi, Lozan Barış Antlaşması bir eşitlik belgesidir. Başta Sevr olmak üzere, Birinci Dünya Savaşını bitiren barış antlaşmaları, karşılıklı müzakere yapılmadan, ilgili devletle dayatılmak suretiyle imzalatılmıştır. Müttefiklerin çizdikleri savaş sonu düzenini yansıttıklarını simgelemek için de, tümünün başına Milletler Cemiyeti Misakı konmuştur. Lozan Antlaşması bunu tek istisnasıdır. Gerçek bir müzakere süreci sonucu imzalanmıştır, başında da Milletler Cemiyeti Misakı yer almamıştır. Karşılıklı pazarlıklarla ortaya çıkan bir uzlaşma metni olduğu için de, Savaş’ı bitiren antlaşmalar içinde halen bir tek o uygulanmaktadır; diğerleri ortadan kalkmıştır.

İkincisi, Lozan Barış Antlaşması bir iktisadi bağımsızlık belgesidir. Kapitülasyonların kaldırılması ve Duyun-ı Umumiye borcu ödenmesinin bir plana bağlanarak, 1954’te bitecek şekilde devlet tarafından ödenmesi, Türkiye’nin dışa iktisadi bağımlılıktan kurtulmak için ihtiyaç duyduğu alt yapıyı kurmasını sağlamıştır.

Üçüncüsü, Lozan Barış Antlaşması bir siyasal bağımsızlık belgesidir. Türkiye’yi bağımsız bir devlet olarak tanıyan ve bunu uluslararası planda tescil eden bir belgedir. Bu nedenle, Lozan Barış Antlaşması Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucu belgesidir.

Lozan Barış Antlaşmasını ve sonrasını bir bütün olarak değerlendirmek lazımdır

Lozan’ı ve sonrasını bir bütün olarak değerlendirmek gerekir. Lozan Antlaşması, milletler tarihinde nadir görülen misallerden biridir. 98 yıl sonra canlılığını hala muhafaza ediyor. Nihayet Türk tarihinde, 98 senelik bir barış devri, Lozan’dan sonra onun tabii bir sonucu olan laik cumhuriyete nasip olmuştur. Lozan Antlaşması bugün devletin temel idare kurallarına öncülük ve kılavuzluk edebiliyor. Diğer milletlerin hayatında bir muharebeden sonra yapılan siyasi akdin 98 sene sonra kendi değerini muhafaza eden bir belge olarak nadir örneklerden biridir. Lozan Antlaşması, askeri zaferler gibi milletimizin hakkı ve kendi kabiliyetinin mahsulü olan bir kazançtır.

Evet, Lozan Antlaşması’nın esasları, imzalanmasından 98 yıl sonra bugün hala yaşamaktadır ve iki yıl sonra 2023’de hem Lozan Barış Antlaşmasının hem de Cumhuriyetimizin 100. Yılını gururla kutlayacağız.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.