22 Haziran 2022 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı kişiye ulaştı.

Bursa 27°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce

bettilt giriş

a
Prof Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa

Prof Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa

19 Mayıs 2022 Perşembe

Atatürk, Bursa’da gençlere ne dedi?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bugün 19 Mayıs 2022, Cumhuriyetimizin kurucusu büyük önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkışının 103. yıldönümü. Bugün, millet olarak kendisine çok şey borçlu olduğumuz, yüce Türk milletinin seçkin evladı, milli kahraman, büyük asker, seçkin devlet adamı ve cumhuriyetimizin kurucusu büyük önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü bir kez daha saygıyla, şükranla, özlemle ve rahmetle anıyoruz. Ruhu şad olsun.

30 Ekim 1918’de imzaladığı Mondros Mütarekesi ile İtilaf Devletleri’ne “kayıtsız, şartsız” teslim olan Osmanlı Devleti, artık “devlet olma” özelliğini de kaybetmişti. Bundan dolayı 1918 yılı, karanlığın hâkim olduğu ve umutların söndüğü bir yıldır. Bu karanlıklar ve umutsuzluklar ortamında, Mustafa Kemal Paşa için tükenmez inanç kaynağı, yüreğini kaplayan derin millet sevgisi ile Türk gençliğine duyduğu sonsuz güvendir. Umutların söndüğü günlerde bile O, Türk Milleti’nin ve Türk gençliğinin başaracağına dair inancını kaybetmemiştir.

Nitekim Atatürk, gelecek kuşakların, büyük sorumluluklar üstleneceğini, eserini baş tacı yapacağını, onu yaşatacağını, unutturmayacağını ve gençlerin geleceğin ümidi olduğunu Milli Mücadele’nin başında görmüştür, hissetmiştir. Herkesin umudunu kaybettiği ve gelecek kaygısı içine düştüğü 1919 yılında: Zaten her şey unutulur. Fakat biz, her şeyi gençliğe bırakacağız. O gençlik ki, hiçbir şeyi unutmayacaktır, geleceğin ümidi, ışık saçan çiçekleri onlardır. Bütün ümidim gençliktedir diyerek bu hususu açıkça belirtmiştir.

Afet İnan’a göre, Atatürk, uzun süren belge toplama ve yorucu yazma çalışmalarını bitirince, yakın arkadaşlarına: “Şimdi beni dinleyin” diyerek “Gençliğe Hitabe”yi çok hisli bir şekilde okumuştur. Okumayı tamamlayınca bakışları Ankara Ovası’nın derinliklerine dalmış, gözlerinden Türk gençliğine duyduğu güven ve sevginin ifadesi olan birkaç damla yaş süzülmüştür. Aynı akşam arkadaşlarına: “Tarihi yaşadığımız gibi yazdık, fakat geleceği Cumhuriyet’e inananlara, koruyanlara ve yaşatanlara emanet etmek lazımdır” değerlendirmesini yapmıştır.

Gençliğe bu derece güvenen ve inanan Atatürk, Türkiye Cumhuriyeti’ni kurduktan ve büyük inkılaplarını başardıktan sonra, milli mücadeleyi başlatmak üzere, Samsun’da Anadolu topraklarına ayak bastığı 19 Mayıs 1919 gününü, gençliğe “Gençlik ve Spor Bayramı” olarak armağan etmiştir. Samsun’dan Havza’ya geçerken kendisinin de coşkuyla söylediği “Dağ Başını Duman Almış” marşını ise “Gençlik Marşı” olarak ilan etmiştir.

Atatürk, Sivas Kongresi’nde manda idaresini savunanlara karşı çıkan (askeri) tıbbiye öğrencisi Hikmet’e ve O’nun milli milli duyguları güçlü olan Türk gençliğine kuşkusuz sonsuz güven duygusuyla bağlanmıştır. Sivas Kongresi’nde manda düşüncesinin, hararetli sözlerle savunulduğu ortamda, hatta Mustafa Kemal Paşa’nın en yakın bazı arkadaşları tarafından da benimsendiği sırada, İstanbul’da askeri tıp öğrencisi olan Hikmet adındaki genç, kongre salonunda söz alarak şu konuşmayı yapmıştır:

“Paşam! Murahhası bulunduğum tıbbiyeliler beni buraya istiklal davamızı başarmak yolundaki mesaiye katılmak üzere gönderdiler. Mandayı kabul edemem. Eğer kabul edecek olanlar varsa, bunlar her kim olurlarsa olsun, şiddetle red ve takbih ederiz (ayıplarız). Farz-ı muhal manda fikrini siz dahi kabul ederseniz, sizi de reddeder, Mustafa Kemal’i (vatan kurtarıcı değil, vatan batırıcı) olarak adlandırır ve tel’in ederiz…”

Umudunu kaybedenlere rehber ve örnek teşkil eden, milli heyecan ile milli ruhu belirten bu konuşma üzerine kongrede bulunanlar duygulanmıştır. Mustafa Kemal Paşa da çok duygulanmış ve aynı heyecanla şu karşılığı vermiştir:

“Arkadaşlar, gençliğe bakın, Türk Milleti bünyesindeki asil kanın ifadesine dikkat edin.” Bu arada Paşa, Hikmet Bey’e dönerek: “Evlat, müsterih ol. Gençlikle iftihar ediyorum ve gençliğe güveniyorum. Biz ekalliyette kalsak dahi, mandayı kabul etmeyeceğiz. Parolamız tektir ve değişmez: Ya İstiklal, Ya Ölüm” demiştir.

Mustafa Kemal Atatürk, her şeyden önce gençliğin dinamizm demek olduğunun bilincinde idi. İşte bu nedenledir ki, Milli Mücadele’deki kadrosunu seçerken, özellikle gençler üzerinde durmuş, kadrosunda gençlere ağırlık vermiş, aynı zamanda genç fikirli yazarlardan da faydalanmıştır.

Atatürk’ün, komutanları, fikir arkadaşları olan Rauf Orbay, Refet Bele, Kazım Karabekir, Ali Fuat Cebesoy, İsmet İnönü ve diğerleri, hep 40 yaşın altında genç insanlardı. Silahlarıyla olduğu kadar kalemleriyle de Milli Mücadele’yi baştan sonuna kadar destekleyen aydınlarla yazarların büyük çoğunluğu da bu genç kuşaktandı. Falih Rıfkı Atay, Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Ruşen Eşref Ünaydın, Yahya Kemal Beyatlı gibi vatansever kalem sahiplerinin çoğu 25-30 yaşlarında gençlerdi. Bu “altın kuşak” memleket acısıyla yürekleri yanmış, genç yaşta büyük tecrübeler edinmiş ve olgunlaşmıştır.

42 yaşında Cumhuriyet’i ilan eden Atatürk, taşıdığı düşünce yeniliği, ruhundaki enerji tazeliği sebebiyle hayatının her çağında gençti. O’na göre, genç olmanın ölçüsü sadece yaş değil, yaşın yanında belirlediği ilkeler, başardığı inkılaplara inanç ve bağlılıktır. Mesela bir toplantıda Atatürk, “Gençlik nedir?” diye sordu. Çeşitli cevaplar verildikten sonra, kendisi gençliğin ve Türk gençliğinin tarifini şöyle yaptı:

“Benim anladığım gençlik, Türk İnkılabı’nın fikirlerini ve ideolojilerini benimseyip, gelecek nesillere aktarabilecek kimselerdir. Benim nazarımda yirmi yaşındaki bir yobaz ihtiyardır, yetmiş yaşındaki bir idealist de, ter-ü taze (çok taze, çok körpe) bir gençtir. İşte benim anladığım Türk genci.”

Atatürk, kurmuş olduğu Cumhuriyet’i hiç tereddüt etmeden, sarsılmaz bir güven ve inanç beslediği Türk gençliğine emanet etmiştir. Nitekim büyük nutkunu Türk gençliğine seslenerek bitirmesi büyük önem taşımaktadır.

Nutuk’un sonunda, Atatürk’ün Türk Gençliğine Hitabesi yer almaktadır. Burada Milli Mücadele ile elde edilen bağımsızlık, bu bağımsızlığın simgesi olan Türkiye Cumhuriyeti’ni korumak ve savunmak şerefi ile sorumluluğu Türk gençliğine bırakılmıştır. Atatürk, Türk gençliğine hitap ederek düşüncelerini şu anlamlı sözlerle dile getirmiştir:

“Ey Türk Gençliği! Birinci vazifen Türk istiklalini, Türk Cumhuriyeti’ni, ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir… Ey Türk istikbalinin evladı! İşte; bu ahval ve şerait içinde dahi, vazifen; Türk istiklal ve Cumhuriyeti’ni kurtarmaktır! Muhtaç olduğun kudret, damarlarındaki asil kanda mevcuttur!”

Görüldüğü gibi, Atatürk, Türk gençliğine seslenirken anlattığı durum ve çizdiği tablo, Osmanlı Devleti’nin Birinci Dünya Savaşı’ndaki yenilgisiyle birlikte ortaya çıkan karanlık manzaradır. Hitabede bu karanlık günlerin, Türk Milleti’nden alınan güçle aydınlığa dönüştürüldüğünü, bu aydınlığın sürekli kalmasını sağlayacak ve Türk milletini daha güzel yarınlara kavuşturacak gücün de Türk gençliğinin olduğu belirtilmektedir.

Ancak Atatürk burada haklı olarak gelecek için bazı uyarılarda bulunmaktadır. Öyle ki, her zaman Türk istiklalini ve Cumhuriyeti’ni yok etmek isteyen iç ve dış güçlerin ortaya çıkabileceğini, zorla ve hile ile aziz vatanımızın önemli kurum ve kuruluşlarının ele geçirilebileceğini, hatta ülkemizin her tarafının bilfiil işgal edilebileceğini, iktidara hâkim olanların gaflet ve dalalet, hatta hıyanet içinde bulunabileceklerini, ya da bazı yetkililerin şahsi menfaatlerinin düşmanların siyasi emelleriyle birleşebileceğini hatırlatmaktadır. Ayrıca bu durum ve daha zor şartlar içinde dahi, Türk gençliğinin en önemli görevinin, Türk istiklal ve Cumhuriyeti’ni sonsuza kadar korumak ve savunmak olduğunu açık bir tarzda bildirmektedir. Türk gençliğine olan sarsılmaz inancı ve Türk milletinin tarihi derinliklerinden gelen gücünü, büyük bir hitabet örneği olarak ortaya koymuştur.

Son yıllarda devletimizin aleyhine sürdürülen çeşitli zararlı faaliyetlerin artması, yaşanan soğuk ve sıcak savaşların tırmanması, bölgemizdeki huzursuzlukların had safhaya ulaşması gibi hususlar, Atatürk’ün, Türk gençliğinin, dış düşmanlara hatta ülkemizde gaflet, dalalet ve hıyanette bulunanlara karşı uyanık olması gerektiğini, milli birlik ve beraberliğimizin son derece büyük önem taşıdığını belirtirken, ne kadar haklı olduğunu bir kez daha teyit etmektedir. Bu yüzden Atatürk’ün gençliğe hitabesi, sadece geçmişle ilgili belirli bir süreyi kapsamamaktadır. Bugün ve gelecek için de geçerli olan ve bütün Türk milletinin ders alması gereken canlı bir belge niteliği taşımaktadır.

Atatürk’e göre gençlik çağı, olumsuz ve verimsiz bir taşkınlık çağı değildir. Yılmayan bir azimle ve coşkuyla, canlılıkla, milletin daha güzel yarınlara kavuşması için çalışma çağıdır. Onun gözünde Türk gençliği, akılcı, bilimsel metodu benimsemiş, milli menfaatleri her şeyin önünde tutan, Türk İnkılabı’nı ve Cumhuriyet İlkeleri’ni savunan, yaşatma mücadelesi veren dinamik bir güçtür. Büyük Nutku’nda Türk gençliğine olan inancını dile getirirken bu hususlara da değinmektedir. Türk gençliği Atatürkçülük’ün akılcı yolundan ayrılmayacak, akıl dışı hareketlere ve yabancı ideolojilere sapmayacaktır. Dünyada her şey için, uygarlık için, hayat için en gerçek yol göstericinin “bilim ve fennin” olduğunu asla unutmayacaktır.

Atatürk, gençleri, ülkeyi dört bir taraftan saran, hatta uzaklardan bile onun varlığını, bütünlüğünü parçalamaya çalışan ve dün olduğu gibi, bugün de ülke içine sızan düşmanları iyi tanımayı, onları kendi silahlarıyla tesirsiz hale getirmeyi, uluslararası platformda sürdürülen mücadeleyi yürütebilecek tarzda yetiştirmeyi planlamıştır. Batı’nın bilimine fennine, teknolojisine açık olmasına rağmen Atatürk, yakın komşularımızın haris emellerine dikkat çekmiş, hayatı boyunca bütün yabancı ideolojileri veya yurt dışından idare edilen teşkilatları reddetmiş, yabancı devletlerin siyasi, iktisadi ve askeri tahakkümüne, mandasına, liderlik iddialarına asla müsaade etmemiştir.

Atatürk’ü anlamak, O’nu yaşamak ve yaşatmak ancak O’nun işaret ettiği yolda, milli birlik ve beraberlik içinde yürümekle olur. Yıllar boyunca Atatürk’le Atatürkçülük, iç ve dış düşmanlarımız tarafından unutturulmak istenmiş, gerçek hedeflerinden saptırılmaya çalışılmıştır. Bunda başarılı oldukları ölçüde boşalan zihinlere, ülkemize ve milletimize büyük zarar veren yabancı ideolojileri yerleştirmek istemişlerdir. Bu acı deneyimleri görerek yaşamış olan gençlerimizin bugün her zamankinden daha çok tecrübeli ve daha bilinçli olarak geçmişten gerekli dersi almış olduklarına inanıyoruz. Gençlerimiz, Atatürk’ü anlayabildikleri ve O’nun düşünce sistemini bütün boyutlarıyla kavrayabildikleri oranda, her türlü bölücü ve yıkıcı akımlara karşı koyacak gücü kendilerinde bulacaklardır.

Gençlerimiz bugün, her zamankinden daha fazla, Atatürk’ün direktiflerini yerine getirmek mecburiyetindedirler. Çünkü Türk milletinin Milli Mücadele ve sonraki yıllarda büyük imkânsızlıkların üstesinden geldiğini ve çeşitli engelleri aşarak makûs talihini yenip başarıya ulaştığını her zaman hatırlamaları gereklidir. Türk gençliği, Türk hayatına, Türk istiklaline kasteden Mondros ve Sevr’in ağır hükümlerini de asla unutmamalıdır. Gençlik, Türk toplumunun tarihi, sosyo-kültürel, iktisadi, siyasi, hukuki gelişimi içinde, Atatürkçülük hareketinin yerini ve önemini belirlemelidir. Her türlü katı dogmalardan, modası geçmiş doktriner düşüncelerden ve yabancı ideolojilerden uzaklaşarak gerçek Atatürkçülük anlayışına sahip çıkmalıdır.

Cumhuriyetimiz, Atatürk’le arkadaşlarının önderliğinde, Türk milletinin büyük çaba ve fedakârlıklarıyla burulmuştur. Ama onu yükseltecek ve devam ettirecek olanlar yeni nesillerdir. Bunlar, kendilerine bırakılan manevi emaneti, her türlü güçlük karşısında yılmadan sonsuza kadar yaşatmalı ve takip etmelidirler. Türk gençliği, Atatürk’ün yolunu izlemelidir. Böylece Türk gençleri, insanlık meziyetinin, vatan sevgisinin en değerli örneği olacaklardır.

Atatürk, Bursa’da gençlere şöyle seslenmiştir:

“Sizler, yani yeni Türkiye’nin genç evlatları, yorulsanız dahi beni takip edeceksiniz… Dinlenmemek üzere yürümeye karar verenler, asla ve asla yorulmazlar. Türk gençliği gayeye, bizim idealimize durmadan yorulmadan yürüyecektir.”

“Maksat bizim yaşamamız değil, maksat milletin yaşamasıdır” diyen Atatürk, sadece Türklüğü yaşatmakla yetinmemiş, büyük bir inkılapçı olarak ölünceye kadar fikirleri uğruna mücadele etmiştir. O’nun ilkeleri ve inkılapları sayesinde, Türklük gelecekte de yaşamasını devam ettirmek üzere yeni bir itici güce kavuşmuştur. Bu gücün temsilcileri ise, her dönemde Türk gençleri olacaktır. Gençlerimiz, Atatürk’ü yaptıkları ile değerlendirdikçe, düşüncelerini ve ilkelerini anladıkça ve bunları uyguladıkça Atatürk’ün işaret ettiği gibi: “En medeni ve en müreffeh millet olarak varlığımızı yükseltmek”, “Milli kültürümüzü medeni milletlerin seviyesi üzerine çıkarmak” hedefine ulaşılacaktır.

Ne Mutlu Türk’üm diyene!

Sevgi, saygı ve selamlarımla…

 

Devamını Oku

Atatürk ve Çocuk Sevgisi

0

BEĞENDİM

ABONE OL

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucusu ve ilk cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Atatürk tarafından Türk ve dünya çocuklarına armağan edilmiştir.

Bu bayram, TBMM’nin açılışının birinci yılında kutlanmaya başlanan 23 Nisan Millî Bayramı, 1 Kasım 1922’de saltanatın kaldırılmasıyla, önce 1 Kasım olarak kabul edilen, sonra 1935’te 23 Nisan Millî Bayramı’yla birleştirilen Hâkimiyet-i Milliye Bayramı ile Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin 1927’de ilan ettiği ve ilki Atatürk’ün himayesinde düzenlenen 23 Nisan Çocuk Bayramı’nın kendiliğinden birleşmesiyle oluşmuştur. 1980 darbesi döneminde Milli Güvenlik Konseyi, bu bayrama resmî olarak “23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı” adını verdi.

Hâkimiyet-i Milliye Bayramı (önceleri 1 Kasım, sonra 23 Nisan), saltanatın kaldırılışının ve Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşunu gerçekleştiren TBMM’nin açılışının egemenliği padişahtan alıp halka vermesini kutlamak amacını taşırken, Çocuk Bayramı savaş sırasında yetim ve öksüz kalan yoksul çocukları bir bahar şenliği ortamında sevindirmek amacını taşımaktaydı.

Türkiye Radyo Televizyon Kurumu, UNESCO’nun 1979’u Çocuk Yılı olarak ilan etmesinin ardından, TRT Uluslararası 23 Nisan Çocuk Şenliği’ni başlatarak, bayramı uluslararası düzeye taşımıştır.

Atatürk, yaşamı boyunca sevdiklerine, hangi yaşta olursa olsunlar, “çocuk” diye seslenirdi. Onun dilinde çocuk, sevgi demekti. O’nun çocuğu yoktu ama içinde bitip tükenmeyen bir çocuk sevgisi vardı.

Böylelikle çocukları çok seven Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk bu sevgisini onlara 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı’nı armağan ederek tüm dünyaya göstermiş oldu.

Atatürk’ün Çocuk Sevgisi

Atatürk, çocukların riyakârlık (ikiyüzlülük) bilmeden bütün istek ve arzularını içlerinden geldiği gibi açıklamalarından çok hoşlanırdı. Son yıllarını da çok sevdiği bir çocukla, Ülkü ile geçirdi. Ülkü, Atatürk’ün çocuk sevgisinin bir simgesi oldu.

O’nun açık mavi gözleri her yerde çocukları arardı. Çağdaş ve mutlu Türkiye’yi çocuklarda görür ve çocuklarda bulurdu. Yurt gezilerinde çocuklara sevgi ile yaklaşır, onlarla uzun uzun konuşurdu.

Atatürk bir gün çocuk balosuna gider. Ortalıkta bir şaşkınlık havası doğar. Küçük bir oğlan salonun orta yerinde kalır. Bu yavru hayranlıkla bir süre Atatürk’e baktıktan sonra: “Atatürk’üm, seni öpmek istiyorum” der. Ortalığa bir sessizlik dalgası yayılır. Bu derin sessizliği Atatürk’ün sesi bozar “Öyleyse, gel öp” der. Çocuk koşarak Atatürk’ün boynuna sarılır. O sırada diğer çocuklar da: “Biz de… Biz de…” diye bağırırlar. Böylece tüm çocuklar Atatürk’ü doya doya öperler. Bu görüntü çoğu kişiyi ağlatır. Büyük Atatürk de ağlar. Evet, Türk çocuklarının bu engin sevgisi için ağlar. Hem de sevinç gözyaşlarını dökerek. O gün çevresindekilere övünçle: “İşte benim kuşaklarım” der.

Atatürk’ün çocuk sevgisi çok büyüktü. Cumhuriyet’i kurduktan sonra yaptığı yurt gezilerinde büyükleri dinlediği kadar, küçükleri de dinler; onların dertlerini, sorunlarını ve isteklerini saptamaya çalışırdı. Okulları ziyaret eder, onlara sorular sorar, doğru yanıtlayanları çeşitli şekillerde ödüllendirirdi.

Atatürk, geleceğimizin güvencesi olan çocukların en iyi şekilde yetiştirilmesi için büyük çaba gösterdi. Her fırsatta çocuklara olan güvenini dile getirdi. “Ben olsam da olmasam da beni takip edeceksiniz” sözü, Atatürk’ün çocuklara duyduğu güvenin en güzel belirtisiydi.

Atatürk, çocuklara olan bu büyük sevgisinden dolayı 23 Nisan’ı onlara armağan etti. 23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı, bu özel gün ile ilgili kutlamalara katılmak üzere dünyanın dört bir yanından ülkemize gelen çocuklar ile birlikte kutlanan en büyük çocuk bayramıdır.

Atatürk’ün çocuk sevgisi ne yazık ki tam olarak anlaşılamadı. Törenlerde, yorgun, heyecansız, düşüncelerle dolu, çocukluğunu yitirmiş, yılgın insanlarca yıpratıldı, ondaki coşku ve heyecan ne yazık ki tam olarak yorumlanamadı. Onu, ona yakışacak biçimde anmayı, yorumlamayı bilemedik. Atatürk sadece Milli Mücadele ve devrimleriyle ilgili bir olgu olarak gösterilmeye çalışıldı. Belki başka ülkelerin de millî kahramanları olmuştur ama çocuklarla ilgili böyle bir lider başka hiç bir ülkeden çıkmamıştır. Hakkında yazılmış onlarca kitap içinde bu konuda yazılmış kitap sayısı bir elin parmaklarını geçmez.

Çocukluk, hepimizin bir dönem yaşadığı ama yaşarken belki de farkında olamadığımız, doğum ile yetişkinlik arasındaki dönem olmanın ötesinde bir anlama da sahiptir. Çünkü çocuklar millet hayatı için en önemli unsurdurlar. Çocuk olabilmek, çocuk kalabilmek, yeni, yaratıcı, meraklı, araştırıcı olmanın eşiğinde durmaktır.

Çocukluk bir karakterdir. Elbette, bir ölçüde edinilebilir, keşfedebilir, insan ona ulaşmaya çabalayabilir ancak çocuk, özgürlük ister, bağımsızlık ister. Ruh bağımsızlığına erişemeyenler çocuk olamazlar. Boynu bükük, bağımlılığı alışkanlıklarla yaşayan insanlar haline gelirler. Milletlerin yok olmaması ya da bozulmaması, çocuklarını yabancı kültürlere maruz bırakmaması ve onların özlerini korumasına bağlıdır.

Bu doğrultuda çağımıza adını altın harflerle yazdıran önderimiz Atatürk, ölümünden bu yana her yönüyle araştırılmış, fakat çocuklara karşı olan sevgisi ne yazık ki pek az araştırılmıştır. Oysa O, çocuklar hakkında öğrenilmesi, tanınması gereken çok yönlü bir liderdir.

Atatürk çocuk konusunda büyük bir hassasiyet göstermiştir. Onun dilinde çocuk sevgi demekti, etrafında hep çocukları görmek istemiştir. Çocuk onun gözünde saflığı ve dürüstlüğü temsil etmiştir. Sabiha Gökçen, Atatürk’ün bu özelliğini, bir konuşmasında şöyle anlatmıştır:

Bizim yetişmemizde dikkat ettiği hususlar, yalan söylemememiz, dürüst ve ciddî olmamız, dedikodu yapmamamız ve başkalarını çekiştirmememizi, insanlarla ilişkilerimizin temelinin saygı ve sevgiye dayanmasını isterdi.

Yine aynı şekilde Hasan Rıza Soyak Atatürk’ün bu özelliğini anılarında şöyle anlatır:

“Çocukluk ne güzel şey. Çocuklar ne sevimli, ne tatlı yaratıklar değil mi? En çok hoşuma giden halleri nedir bilir misin? İkiyüzlülük (riyakârlık) bilmemeleri, bütün istek ve duygularını, içlerinden geldiği gibi açıklamaları.”

Çocukluk günlerinden söz ederken Çankaya’da yakınlarına “Ben çocukken fakirdim. İki kuruş elime geçince, bunun bir kuruşunu kitaba ayırırdım. Eğer, böyle olmasaydı, bu yaptıklarımı yapamazdım” demiştir.

Ne yazık ki, Atatürk içinde taşıdığı çocuk ruhuna uygun yorumlanamadı. Oysa çocuk ruhunu harekete geçirmek oyun, bilim, sanat ve düşünceyle sağlanabilirdi. Yine gerçekleri keşfetme başarısı oyun oynamayı seven, düş gücü son derece gelişmiş bir çocuk ruhu ile sağlanabilirdi. Yoksul, düzensiz bir yaşamda insanlar çocuk olamıyor, çocuk kalamıyor, çok çabuk büyüyor. Çocukluğunu yaşayamamış, çocukluğa hasret insanların çoğunlukta olduğu bir kültürde, doğmaları sorgulayabilen, yaratıcı olma özgürlüğüne, özerkliğine sahip insanlar yetişemiyor. Yaşamı kocaman bir yük sayan, gergin, kaygılı insanların umutsuz çözüm arayışları egemen oluyor topluma.

“Bugünün küçükleri yarının büyükleridir” diyen Atatürk çocuklara çok değer verir, gezilerinde okullara gider, ders dinler, sorular sorardı. Atatürk çocukları ülkenin geleceği olarak görüyor, onlara çok güveniyordu. Çocuklara söz hakkı verilmesini ve iyi eğitilmelerini istiyordu.

Yurt gezilerinde bakıma ve korumaya muhtaç çocukların kaldıkları yurtları gezerek onlara hediyeler dağıtırdı. Atatürk, bu konuda hassas olunması gerektiğini, himayesine aldığı manevi evlatlarla göstermiştir.

Atatürk’ün hayatı incelendiğinde savaş yıllarının en kötü koşullarında dahi çocuklarla yakından ilgilendiği ve birçok çocuğu koruması altına aldığı görülür. Atatürk’ün o zorlu savaş yıllarında dahi geleceğimiz olan çocuklarla yakından ilgilendiğini, birçoğunu koruması altına aldığını biliyoruz. Sonraki yıllarda yetim çocukların sağlık, eğitim ve temel ihtiyaçlarının karşılanması için günün şartlarına uygun bir çalışma içine girilmiştir. Önce yetim evleri, sonra da İstanbul’da Himaye-i Etfal Cemiyeti kurulmuştur. TBMM hükümeti de Atatürk’ün öncülüğünde 30 Haziran 1921’de bugünkü adı Çocuk Esirgeme Kurumu olan kurumun açılmasına öncülük etmiştir.

Atatürk, çocuklara olan sevgisinin en büyük tecellisi olarak 23 Nisan 1920’de TBMM’yi açmış, bu mutlu ve önemli günü Cumhuriyetimizin geleceği ve teminatı olan çocuklarımıza Milli Egemenlik ve Çocuk Bayramı adıyla armağan etmiştir. Dünyada ilk kez bizim ülkemizde bir çocuk bayramı kutlanmaya başlanmıştır. Bu bayram daha sonra, UNESCO’nun, 1979 yılını çocuk yılı ilan etmesiyle bütün dünya çocuklarının, Türk çocuklarının öncülüğünde kutladı.

Atatürk ve Ülkü

Atatürk’ün çocuk sevgisi o kadar büyüktü ki, boş zamanlarının çoğunu manevi evlatlarıyla geçirirdi. Son yıllarını çok sevdiği bir çocukla, Ülkü ile geçirdi. Ona kendisi “Ülkü” adını vermişti. Çocuklara karşı beslediği derin sevginin ne kadar yerinde, ne güzel belirten bir isim, Ülkü.

Ülkü, her zaman Atatürk’ün yanında bulunurdu. O kadar ki bazen misafirlerin yanında kucağına otururdu. Artık kimse küçük kıza kızmıyor, üstelik içten gelen bir sevgi ile küçük kızı seviyorlardı. Ülkü, çok sevimli bir kızdı. Uzaktan Atatürk’ü görünce sevinçle koşar, Atatürk’ün kucağına fırlardı. Atatürk, her zamanki tatlı sesiyle küçük kıza neşeli şeyler söyler onun kalbini elde etmeğe çalışırdı. Ülkü, onun bir parçası gibiydi. Nereye gitse yanında götürürdü. Küçük kız, hasta olduğu zaman doktorlarla beraber muayene eder, hastalığı hakkında geniş bilgi alırdı.

Ülkü, bir defa tifo olmuştu. Doktorlar tifo bulaşıcı olduğu için hastanın yanına sokmak istemiyorlardı. Atatürk, hiç birini dinlemezdi. Her gün Florya’dan Dolmabahçe’ye Ülkü’yü görmeye giderdi. Bulaşıcı bir hastalık olmasına rağmen onun yanında uzun uzun kalırdı. Ülkü, manevi çocukları (Makbule, Afet İnan, Sabiha, Rukiye, Nebile, Abdürrahim, Afife, Zehra ve Mustafa) arasında Atatürk’ün çocuk sevgisinin bir simgesi olmuştu.

Atatürk’ün Çocuklar ile İlgili Sözleri

Bir gün çocuk eğitimi ile ilgili olarak Hasan Rıza Soyak’a şunları söylemişti:

Çoğu ailelerin öteden beri çok kötü bir alışkanlıkları var; çocuklarını söyletmez ve dinlemezler. Zavallılar söze karışınca, “Sen büyüklerin konuşmasına karışma!” der, sustururlar. Ne kadar yanlış, hatta zararlı bir hareket! Hâlbuki tam tersine, çocukları serbestçe konuşmaya, düşündüklerini, duyduklarını olduğu gibi ifade etmeye teşvik etmelidirler; böylece hem hatalarını düzeltmeye imkân bulunur, hem de ileride yalancı ve ikiyüzlü olmalarının önüne geçilmiş olur. Kısacası çocuklarımızı artık, düşüncelerini hiç çekinmeden açıkça ifade etmeye, içten inandıklarını savunmaya, buna karşılık da başkalarının samimî düşüncelerine saygı beslemeye alıştırmalıyız. Aynı zamanda onların temiz yüreklerinde; yurt, ulus, aile ve yurttaş sevgisiyle beraber doğruya, iyiye ve güzel şeylere karşı sevgi ve ilgi uyandırmaya çalışılmalıdır. Bence bunlar, çocuk eğitiminde, ana kucağından en yüksek eğitim ocaklarına kadar her yerde, her zaman üzerinde durulacak önemli noktalardır. Ancak bu yolladır ki çocuklarımız memlekete yararlı birer vatandaş ve mükemmel birer insan olurlar.

Erkek ve kız çocuklarımızın aynı şekilde öğrenim görebilmesi mühimdir. Memleket evladı, iktisadi hayatta faal, etkili ve başarılı olacak şekilde donatılmalıdır. Milli ahlakımızla, medeni esaslarla ve hür fikirlerle yetiştirilmelidir. Baskı ve korkudan doğan sözde ahlak, bir erdem olmadığı gibi, güvenilmezdir.

Çocuklar geleceğimizin güvencesi, yaşama sevincimizdir. Bugünün çocuğunu, yarının büyüğü olarak yetiştirmek hepimizin insanlık görevidir.

Çocuklar her türlü ihmal ve istismardan korunmalı, onlar her koşulda yetişkinlerden daha özel ele alınmalıdır.

Gelecek için hazırlanan vatan evlatlarına, hiçbir güçlük karşısında yılmayarak tam bir sabır ve metanetle çalışmalarını ve öğrenim gören çocuklarımızın ana ve babalarına da yavrularının öğreniminin tamamlanması için hiçbir fedakârlıktan çekinmemelerini tavsiye ederim.

Son olarak,

Evet, Atatürk’ün çocuk sevgisi çok büyüktü, peki ya ondan sonra gelenlerin, her fırsatta “Atam İzindeyiz!” diyenlerin çocuk sevgisi nasıldı? Atatürk’ten sonra gelen hiçbir cumhurbaşkanı, başbakan veya bir bakan bir çocuğu elinden tutup da resim sergisi gezmeye götürmedi. Hiçbir cumhurbaşkanı veya başbakan çocuğu protokol sırasının en önüne oturtmadı. Hiçbir cumhurbaşkanı veya başbakan bir çocuğu salıncakta sallamadı. Bir çocuğu taşıttan kendi elleriyle indirmedi. Bir yabancı konukla birlikteyken yanına çocuk almadı. Bir yetişkini dinlerken gösterdiği ciddiyetle dinlemedi. Onlarla birlikte denize girmedi, objektiflere poz vermedi. Onlarla gezintilere çıkmadı…

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramımız kutlu olsun. Çocuklarımızın yüzü her daim gülsün, egemenliğimiz her daim var olsun…

Sevgi, saygı ve selamlarımla…

 

Devamını Oku

Nusrat Mayın Gemisi

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Değerli dostlar, bu yıl, 18 Mart Çanakkale Zaferi’nin 107. yıldönümünü kutluyoruz. Bize bu cennet vatanı hediye eden, bu topraklar, bu vatan, bu millet için, hülasa milli ve manevi değerleri, namus ve şerefleri için bir insanın hayattaki en değerli varlığı olan canını hiç düşünmeden, tereddüt etmeden seve seve feda eden tüm şehitlerimizi rahmet, minnet ve şükranla anıyorum. Mekânları cennet, ruhları şad olsun. Kahraman gazilerimizi de saygıyla selamlıyorum.

Çanakkale muharebeleri, I. Dünya Savaşı içinde tayin edici öneme sahiptir. Hem Türk hem de dünya tarihinin akışını değiştirmiş; unutulmaz fedakârlıklara sahne olmuş; büyük insan kayıplarına yol açmıştır. Nusret mayın gemisi ve Mustafa Kemal Paşa’da Çanakkale Savaşları içinde tayin edici role sahiptir. Denizde ve karada savaşın akışını, kaderini değiştirmişlerdir.[1]

Türkiye’de 18 Mart 1915 tarihindeki deniz zaferinin yıldönümüyle sembolleşen Çanakkale muharebeleri, esas olarak 25 Nisan 1915’de Müttefik kuvvetlerinin Gelibolu Yarımadası’nda yaptıkları çıkarmalarla başlar ve 9 Ocak 1916’da aynı kuvvetlerin Türk kıyılarını tamamen terk etmesiyle son bulur.

8.5 ay süren çarpışmalar esas olarak Gelibolu Yarımadası’nın güney ucundaki Seddülbahir-Alçıtepe-Kerevizdere üçgeninde ve yine yarımadanın Kuzey Ege sahillerinde, Kabatepe-Conkbayırı-Anafartalar şeridinde cereyan etmiştir.

Çanakkale Savaşları’nın ilk aşamasını oluşturan 18 Mart Deniz Zaferi’nin, dünya harp tarihine geçmiş bir kahramanlık destanıdır. Çanakkale Zaferi’nin kazanılmasında en büyük pay, kahraman Nusret Mayın Gemisi’ne aittir. Nusret Mayın Gemisi’nin Erenköy Koyu’nda döşediği 26 mayın, Çanakkale Deniz Savaşı’nın ve tarihin akışını değiştirmiştir. Hafif sisli ve yağışlı 8 Mart sabahı Yüzbaşı Hakkı Bey’in komutasında Nara’dan avara eden Nusret, Anadolu kıyısını izleyerek seyre başlamış ve boğazı kapatan mayın hatları arasından emniyetle geçerek Erenköy’e varmıştır. Yüzbaşı Hakkı Bey’in komuta ettiği Nusret’in katkısıyla kazanılan bu zafer, Türk askerine moral, Türk milletine sevinç kaynağı olmuştur.

Nusrat (Nusret), Çanakkale Deniz Savaşları’nda büyük bir başarı göstermiş olan mayın gemisidir. Cevat Paşa’nın (Çobanlı) emriyle Osmanlı Donanması ve Türk Deniz Kuvvetleri’nde hizmete giren gemi, 1911 yılında Almanya’nın Kiel şehrinde kızağa çekildi ve 1913 yılında Osmanlı Donanması’na katıldı.

1915 ilkbaharında uzun süredir Boğaz’ın girişindeki tabyaları bombalayan, keşif uçuşlarıyla ve mayın temizleme gemilerinin faaliyetiyle saldırıya geçeceği kesinleşen Müttefik Donanması artık saldırı için gün sayıyordu. Bunun üzerine Müstahkem Mevkii Komutanlığı Erenköy’deki Karanlık Liman’a mayın dökme kararı aldı.

Nusret Mayın Gemisi 3 Eylül 1914’te Çanakkale’ye gelmişti. Fakat Osmanlı Devleti’nin mali sorunları sebebiyle, boğazı mayınlayabilmek için yeterli miktarda mayın bulunamıyordu. Düşman gemilerinin hareketlerinin sürekli ve dikkatli bir şekilde incelenmesiyle Türk askerleri mükemmel bir analiz yaptı.

Cevat Paşa 6 Mart gecesi, mayın grup komutanı Hafız Nazmi Bey’e, “sana çok önemli bir görev veriyorum. Vatanın selameti bu görevin başarıyla yerine getirilmesine bağlıdır. Yarın akşam, Nusret’le son 26 mayını şu gördüğün Erenköy koyunda kıyıya paralel olarak dökeceksin. Düşman hareketinizi seçer, size saldırıya kalkışırsa kıyı toplarımız önceden aldıkları talimata uygun olarak hareket edecek ve sizi himaye ateşiyle koruyacaklar. Kendinizi göstermemeye çaba harcayın. Allah yardımcınız olsun.” Mayınların boğaza dik şekilde değil de kıyıya paralel olarak Erenköy koyuna dökülmesi fikri, mayın uzmanlarının ince bir çalışmayla ortaya çıkardıkları mükemmel bir fikirdi.

Çünkü düşman gemileri Çanakkale Boğazı’na bölük bölük giriyor ve görevini tamamlayan grup geriye dönerken arkadaki grupların yollarını kesmemek amacıyla boğazın en geniş yerlerinden biri olan Erenköy Koyu’ndan dönüş yapıyordu. Verilen kararla mayınlar da bu manevra sahasına kıyıya paralel ancak manevra hattına dik olarak yerleştirilecekti. Nazmi Bey, bir sonraki gün Nusret Mayın Gemisi komutanlığını yapacak olan Tophaneli Yüzbaşı Hakkı’yı buldu. Nusret’in genç komutanı Yüzbaşı Hakkı Bey, bundan iki gün önce kalp krizi geçirmiş ve rahatsızlanmıştı. Buna rağmen, savaşın ve ülkenin sorumluluğunu omuzlayarak görevi kabul etti.

7 Mart’ı 8 Mart’a bağlayan gece Nusret mayın gemisi Yüzbaşı Tophaneli İsmail Hakkı Bey ve Müstahkem Mevkii Mayın Grup Komutanı Yüzbaşı Hafız Nazmi (Akpınar) Bey komutasında düşman gemilerinin projektörlerine aldırmadan Anadolu yakasındaki Erenköy’deki Karanlık Liman’a sahile paralel olarak 26 mayın dökerek yeni bir mayın hattı meydana getirmiştir.

Yalnızca birkaç gün önce geçirdiği kalp krizine rağmen gemisinin başında bulunan Yüzbaşı İsmail Hakkı Bey komutasında ki Nusret Mayın Gemisi, 7 Mart’ı 8 Mart’a bağlayan sisli ve yağmurlu bir gecede her türlü seyir yardımcısından yoksun olarak 26 Mayını 11’nci hat olarak 100 metre ara ile Çanakkale boğazının kalbi konumunda olan müttefik donanmasının manevra sahasına (Erenköy’deki Karanlık Liman’a) kıyıya paralel olarak 4.5 metre derinlikte döktü.[2] İlerleyen günlerde İngilizler deniz ve hava keşifleri yapmış ama bu mayınları bulamamıştı.

Büyük bir gizlilik içerisinde başarıyla gerçekleşen bu harekât yalnızca 10 gün sonra meyvesini verdi. 18 Mart 1915 Perşembe günü sabahı 270.000 ton tutarında ki 247 ağır topa sahip zırhlı gemiler ile Çanakkale’yi geçip İstanbul’da beş çaylarını içmek için sabırsızlananlar, geldikleri gibi değil, çelik devleri ateş ve alev yığınları içerisinde, tarihin gördüğü ender perişanlık içinde, zafer umutlarını ve gururlarını Çanakkale sularına gömerek gittiler.

18 Mart 1915 sabahı saat 10.00’dan itibaren Müttefik Donanması, Boğazı zorlamaya başlamıştır. Türk kıyı bataryalarından açılan topçu ateşi sonucu manevra yapma ihtiyacını hisseden Müttefik Donanmaya ait gemiler, Nusret mayın gemisi tarafından dökülen mayınlara çarpmış, İngiliz Donanmasına ait Ocean ve Irresistible zırhlıları ile Fransız Donanmasına ait Bouvet zırhlısı batmıştır. Ayrıca Müttefik Donanma’ya ait Gaulois, Suffren, Inflexible zırhlıları da ağır hasar almıştır. Nusret’in döşediği mayınlar 18 Mart 1915’te Çanakkale harekâtının kaderini değiştirmiş, ona “dünyanın en ünlü mayın gemisi” unvanını kazandırmıştır. Çanakkale Savaşları’nın tarihe boğaz harbi olarak geçen kısmı bu suretle kapanmıştır. Yıllar sonra Churchill, “Bize Birinci Dünya Savaşı boyunca Nusret’in yaptığını kimse yapmadı” diyerek, Türk tarihinin bu harika gemisinin ne büyük iş başardığını anlamlı bir şekilde dile getirmiştir.

İngiliz Generali Oglander’in “Çanakkale-Gelibolu Askerî Harekâtı” (Military Operations Gallipoli, Official History of the Great War) adlı eserinin birinci cildinde şu ifadeler yer almaktadır:

“Pek uygun başlamış olan gün bu meçhul mayın hattının olağanüstü ve ortalığı kırıp geçiren başarısı yüzünden, tam bir başarısızlıkla sona erdi. Bu yirmi mayının seferin talihi üzerindeki etkisi ölçülemez.”

Sir Ccolyen Corbet’in, “Deniz Harekâtı” adlı eserinin ikinci cildinde ise şu ifadeler yer almaktadır:

“Felaketlerin hakiki sebebi keşif ve tayin olununcaya kadar çok geçmedi. Gerçek şu idi ki, 8 Mart gecesinde Türkler, haberimiz olmadan Erenköy Koyu’na paralel olarak 26 mayın dökmüşler ve keşif gemilerimiz, aramaları esnasında bunlara rastlamamışlardı. Türkler bu mayınları özel amaçla manevra sahamıza koymuşlar, gösterdiğimiz bütün ihtiyata rağmen baş döndürücü bir zafer kazanmışlardır.”

Donanma Bakanı Winston Churchill de 1930’da “Revue de Paris” dergisinde olayı şöyle yorumlamıştır:

“Birinci Dünya Harbi’nde bu kadar insanın ölmesine, harbin ağır masraflara mal olmasına, denizlerde onca ticaret ve savaş gemisinin batmasına başlıca neden, Türkler tarafından o gece atılan o incecik çelik halat ucunda sallanan yirmi altı demir kaptır.”

Çanakkale’yi denizden geçemeyen İngiliz ve Fransızlar, 25 Nisan 1915 tarihinde karaya asker çıkartarak 9 Ocak 1916 tarihine kadar sürecek olan kara harekâtını başlatmışlardır.

Kurtuluş Savaşı’ndan sonra 1937’de Yardım adını aldı. Nusret 1 adıyla 1955’te Donanma Komutanlığı’nın Gölcük’te ki üssüne getirildi. Deniz harp tarihinin unutulmazları arasındaki şerefli yerini alan Nusret mayın gemisi, Kurtuluş Savaşı’ndan sonra 1937’de Yardım adını aldı. Nusret 1 adıyla 1955’te Donanma Komutanlığı’nın Gölcük’te ki üssüne getirildi ve hizmet dışına çıkarılmıştır. Gemi 1962’de özel kişilerce satın alınmış, Kaptan Nusret adıyla kuru yük gemisi olarak hizmet vermiştir. 1989 yılında Mersin limanında yandı ve battı. 10 sene boyunca su altında kalan Nusret Mayın Gemisi, Tarsus Belediyesi’nin çalışmaları ile denizden çıkarılmış, yapılan vefasızlıktan kurtarılarak büyük bir titizlikle ayağa kaldırılmış, bakım ve onarımı yapılmıştır. Orijinal halinden yük gemisi yapılması için eklenen parçalar çıkarılmış ve Tarsus’taki, Çanakkale Savaşı Şehitleri anısına yaptırılan Çanakkale Zaferi Kültür Parkı’nın tam ortasına yerleştirilmiştir ve 27 Aralık 2003 tarihinden itibaren müze olarak hizmete açılmıştır.

2009 yılında Gölcük Tersanesi Komutanlığında inşa edilen Nusret Mayın Gemisi’nin bire bir ölçülerindeki “tıpkı yapımı” bugün Çanakkale Deniz Müzesi Komutanlığında sergilenmektedir. Nusret Mayın Gemisi’nin 100. yıl anma töreninde (8 Mart 2015), gemi temsili olarak yeniden suya indirilmiştir. Sabah 06.15’te denize açılan gemi, 100 metre aralıklarla denize temsili iki mayın bırakmıştır.

Sonuç olarak,

28 Ocak 1915 tarihinde Londra’da Birinci Dünya Savaşı üzerine toplanan İtilaf Devletleri’ne ait Savaş Konseyi’nde şu karar alınır: Boğazları geçip İstanbul’u işgal ederek Türkleri savaş dışı bırakmak, Ruslarla birleşip, Almanları aynı anda iki cephede birden savaşmaya zorlayarak, sonuca gitmek…

Böylece, Çanakkale Savaşı kararı verilmiş olunuyordu. Toplantıda haritanın başına geçen İngiliz Deniz Bakanı W. Churchill, Çanakkale’yi göstererek: “Evet! Çanakkale!… Türklerin gırtlağı burada… Bir sıkıldı mı?…” dediğinde, Savaş Konseyi Başkanı Lord Kitchener: “Sıkmak işe yaramaz. Bu boğazı bir hamlede keseceksin”der.

İngilizler bu niyetle yola çıkmıştı. Boğazımızı kesecekler, başkentimizi işgal edecekler, bizi bitireceklerdi. Ancak, Nusrat Mayın Gemisi tüm bu plan ve girişimleri boşa çıkaracaktı. 26 Mayının Karanlık Liman’a dâhice yerleştirilmesi, tarihin en kuvvetli donanmasını toz duman edecekti.

Çanakkale Deniz Savaşında galibiyet getiren esas unsur, Nusrat Mayın Gemisi’ydi. Bu itibarla Nusrat Mayın Gemisi’ne sadece tarihi bir obje veya mayın gemisi nazarıyla bakılmamalıdır. Nusrat Mayın Gemisi bütün bunların ötesinde dünya tarihini değiştiren, küçük ama yaptığı iş itibariyle “manevi şahsiyeti” büyük bir gemidir.

18 Mart 1915 düşman için felâket, Türkler için eşsiz bir zafer günüdür. 18 Mart, Londra’yı Odesa’ya bağlayan deniz yolunun Karanlık Liman’da kaybolduğunun dünyaya ilân edildiği gündür. 18 Mart günü tüm İstanbul’un gözü kulağı Çanakkale’dedir.

Nitekim akşama doğru büyük zafer haberi İstanbul’a ulaştığında, Süleymaniye Camisi’nin yaşlı mahyacısı hemen çıraklarını toplar. Aklına koyduğu cümleyi iki minare arasına asıp, yatsı namazına yetiştirir. İleride, Çanakkale denildiğinde akla gelecek olan bu yazı: “Çanakkale Geçilmez” şeklinde milli bir parola haline gelecektir.[3]

Tarihi Nusret Mayın Gemisinin Teknik Özellikleri

İsim/Tipi                                             : Nusrat Mayın Gemisi

İnşa Edildiği Yer/Tarih                      : Almanya/1911

Hizmete Giriş Tarihi                           : 1913

Hizmetten Çıkış Tarihi                       : 1955

Makineler                                           : 2 x Üçlü Ekpenşın stim Mk., 2 pervane

Ağırlık (Ton)                                      : 365 Ton

Hız                                                     : 15 mil

Silahlar                                               : 2x 4.7cm.lik top, 40 x mayın taşıma kapasiteli

Uzunluk                                             : 40 metre

Genişlik                                              : 7.5 metre

[1] Tarihin akışını değiştiren üç gemi daha vardır. Bunlardan biri Bandırma Vapuru’dur ki Türk tarihinin akışını değiştirmiştir. Diğer iki gemi ise Goben (Yavuz) ve Breslav (Midilli)’dır; ki bu iki de gemi dünya tarihinin akışını değiştirmiştir.

[2] Çanakkale Boğazına döşenen 11 sıra mayın hattı mevcuttur. Bu mayınlar Nusret, İntibah, Selanik ve Samsun gemileri ile tesis edilmiştir. Dökülen mayın âdeti toplamda 358 adettir. Bu mayın hatlarından 7., 9., 10. ve 11. hat olmak üzere 159 adet mayını Nusret Mayın Gemisi dökmüştür. Nitekim harbin gidişatını değiştiren 11. Mayın hattını da Nusret dökmüştür. Mayınları döşedikten sonra dönüş yolunda düşman gemilerinin projektörlerine yakalanma düşüncesine kapılan İsmail Bey, bu düşünceye dayanamayıp yeni bir kalp krizi geçirir. Ancak sanıldığının aksine mayınları döşediği 8 Mart sabahı ölmemiştir. Görevini başarıyla yerine getirerek savaşın kaderini değiştirdi. Ama kalıtımsal kalp rahatsızlığı nedeniyle yattığı Kasımpaşa Askeri Hastanesi’nde 14 Eylül 1915’te şehit oldu. Yani görevini tamamladıktan 6 ay sonra vefat etmiştir.

[3] Daha geniş bilgi için bkz. Özen Topçu, Nusrat Mayın Gemisi, Alter Yayınları, İstanbul, 2020.

Devamını Oku

“Sınırlar ayırır, gümrükler birleştirir”

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Gümrükler

Bir ülkenin diğer ülkelere karşı egemenlik haklarının tescil edildiği en önemli noktalar olan ve bu itibarla da devletlerin olmazsa olmaz kurumlarının başında gelen gümrük idarelerinin, oluşumu oldukça eskiye dayanmaktadır.

Bu çerçevede, Türk Gümrük İdaresi’nin; Anadolu Beylikleri’nden Osmanlı İmparatorluğu’na, Osmanlı’dan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne kadar gelişerek devam eden uzun bir öyküsü vardır. “Gümrükler Genel Müdürlüğü” her ne kadar resmi olarak ilk defa 1909 yılında “Rüsumat Müdüriyeti Umumiyesi” adıyla kurulmuş olsa da, üstlendiği görev ve işlev dikkate alındığında, farklı isimler altında bu fonksiyonu yerine getiren birimlerin söz konusu yıldan önce de var olduğu söylenebilir.

18’inci yüzyıla gelinceye kadar genellikle devlet içinde sadece bir “gelir” unsuru olarak görülen gümrükler, özellikle 19. yüzyılda Avrupa’da sanayi devriminin gerçekleşmesiyle gümrük konuları ve sorunları ile kaçakçılıkla mücadele ön plana çıkmıştır. Bu gelişmelere paralel olarak, gerek batılı ülkelerde gerekse Osmanlı İmparatorluğu’nda gümrüklerle ilgili yeni düzenlemelerin yapılması zorunluluğu doğmuştur.

Bu bağlamda, 1859 yılı Mart ayından itibaren on yedi emanete ayrılmış olan taşra gümrük idareleri, hazine yerine daha önce kurulmuş bulunan İstanbul Emtia Gümrük Eminliğine bağlanmış; daha sonra da “Emanet” unvanı “Nezaret” unvanına çevrilmiştir. 1861 yılında da İstanbul Emtia Gümrük Eminliği kaldırılarak, “Rüsumat Emaneti” kurulmuştur. Aynı zamanda taşradaki Gümrük Emanetleri de Müdürlük adını almıştır. Tanzimat Döneminde yapılan bu yeni düzenlemelerin bir sonucu olarak; gümrükler, maliyeden ayrılarak, doğrudan sadrazamlığa bağlı bir teşkilat olarak organize edilmiştir.

Diğer taraftan, 12 Temmuz 1909 tarihli bir Kararla “Rüsumat Emaneti” kaldırılarak gümrükler ve ilgili kurumları, “Rüsumat Müdüriyeti Umumiyesi” (Gümrükler Genel Müdürlüğü) çatısı altında 1859 öncesi dönemde olduğu gibi Maliye Nezaretine bağlanmıştır.

1499 sayılı Gümrük Tarifesi Kanununun 1 Ekim 1929 tarihinden itibaren uygulanmaya başlanması ve gümrük vergilerinin arttırılmış olması nedeniyle, kaçakçılık olaylarında da artış görülmüş ve özellikle güney sınırlarımızda kaçakçılık olayları büyük boyutlara ulaşmıştır. Bunun üzerine, gerek gümrük hizmetlerinin daha iyi bir şekilde yürütülmesinin temini, gerekse kaçakçılıkla mücadelede etkinlik sağlanması açısından bir dizi tedbir alınması ihtiyacı ortaya çıkmıştır. Bu çerçevede, gümrük teşkilatının idari yapısında da önemli bir değişikliğe gidilerek, 29/12/1931 tarihli, 1909 sayılı Kanun ile “Gümrük ve İnhisarlar Vekâleti” kurulmuştur. Böylece, gümrükler; tekel idaresi ile birleştirilerek bir Bakanlık çatısı altında yeniden yapılandırılmıştır.

Tarihi gelişimi içinde, 1983 yılında Maliye Bakanlığı ile birleştirilen ve bir anlamda tekrar Maliye Bakanlığı’na bağlanmış olan Gümrük Teşkilatının bu yapısı 1993 yılına kadar sürmüştür. 2 Temmuz 1993 tarihli, 485 sayılı “Gümrük Müsteşarlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkında Kanun Hükmünde Kararname” ile gümrükler, tekrar Maliye Bakanlığı’ndan ayrılarak, “Gümrük Müsteşarlığı” adı altında Başbakanlığa bağlı ayrı bir Müsteşarlık olarak yapılandırılmıştır. 485 sayılı “Gümrük Müsteşarlığının Teşkilat ve Görevleri Hakkındaki Kanun Hükmünde Kararname’nin 6. maddesinde Müsteşarlığın ana hizmet birimleri arasında “Gümrükler Genel Müdürlüğü” birinci sırada sayılmıştır.

Sonuç olarak, Gümrükler Genel Müdürlüğü, 1909 yılında “Rüsumat Müdüriyeti Umumiyesi” adıyla resmi olarak kurulmuş olmakla birlikte, üstlendiği görev ve işlev itibarıyla geçmişi oldukça eskilere dayanan bir Genel Müdürlüktür. Görev alanı itibarıyla, geçmişte olduğu gibi bugün de gümrük idaresinin nüvesini oluşturmaktadır. Farklı adlar altında olsa da; gümrük hizmetini sunan kamu otoritesinin, her zaman lokomotif birimi olmuştur.

Ve Küçük Bir Anı

Şubat 1996’da doktora eğitimini tamamlayıp İngiltere’den dönerken eşyalarımı 15 adet Tea Chest Box (Çay sandığı kutusu) denilen kutularla Türkiye’ye gönderdim. Kutular Haydarpaşa Gümrüğüne geldi. Almaya gittiğimde akla karayı seçmiştim. Çünkü 15 kutunun her biri ağzına kadar kitap ve belge doluydu. Gümrük memurları bu işe çok şaşmıştı ve “hocam hiç mi gümrüğe tabi eşyan yok” diye sormuşlardı. Biri, “hocam bir Kettle (su ısıtıcısı) bile mi getirmedin”, diğeri ise “hocam, insan bir ütü getirir bari” diye gülüşmüşlerdi. Ben ise içimden dua ediyordum, “inşallah bu kitaplar arasında yasaklı yayın felan aramaya kalkmazlar diye”. Sandıklar baya ağır olduğu için herkesten baya azar işitmiştim. Oysa o sandıklar adeta benim çeyizimdi, akademik geleceğimdi. Maddi değeri bir tarafa (ki 10 bin sterlin kadardı) benim için manevi değeri çok daha fazla idi…

Sevgi, saygı ve selamlarımla…

Bu çay kutularıyla Hindistan’dan, Sri Lanka’dan İngiltere’ye Ceylon Çayı getiriliyordu. Ve sandıklar buram buram Ceylon çayı kokuyordu. Görende beni çay getirdim zannetmişti.

 

 

 

 

 

Devamını Oku

Öğretmenler Günü Kutlu Olsun

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Öğretmenler Günü, öğretmenlik mesleğini icra eden kimseleri onurlandırmak için çeşitli etkinliklerin düzenlendiği bir kutlama günüdür.

Pek çok ülkede 1994’ten beri her yıl 5 Ekim günü UNESCO tavsiyesiyle Öğretmenler Günü olarak kutlanmaktadır. 5 Ekim günü, 1966 yılında Paris’te gerçekleşen “Öğretmenlerin Statüsü Hükümetlerarası Özel Konferansı”nın sona erip UNESCO temsilcileri ile ILO tarafından “Öğretmenlerin Statüsü Tavsiyesi”nin oy birliği ile kabul edilişinin yıl dönümüdür. Kendi kültürel ve tarihî özelliklerine, okul tatil günlerine göre çeşitli ülkelerde farklı tarihler Öğretmenler Günü olarak belirlenmiştir.

Türkiye’de her yıl 24 Kasım günü Öğretmenler Günü olarak kutlanmaktadır. Atatürk’ün başöğretmen olarak kabul edildiği 24 Kasım (1928) günü, 1981 yılında Öğretmenler Günü olarak ilan edilmiştir. Bakanlar Kurulu’nun 11 Kasım 1928’de Mustafa Kemal Atatürk’e “Millet Mektepleri Başöğretmenliği” unvanının verilmesi yönünde aldığı karar, 24 Kasım 1928’de Resmî Gazete’de yayımlanan Millet Mektebi Talimatnamesi ile yasalaşmıştır. Yani 24 Kasım 1928, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Millet Mektepleri Başöğretmenliğini kabul ettiği gündür.

Atatürk’ün 100. doğum yıl dönümü olan 1981 yılında onun “başöğretmen” oluşunun yıl dönümlerinin ülke çapında “Öğretmenler Günü” olarak kutlanmasına karar verildi. 26 Şubat 1981’de Resmî Gazete’de yayımlanan “Öğretmenler Günü Kutlama Yönetmeliği” ile Öğretmenler Günü’nün amaçları, kutlama komitelerinin görev, yetki ve sorumlulukları ve kutlama gününe ilişkin esaslar belirlendi.

“Başöğretmen” unvanını alarak, kara tahta başına geçen Atatürk, Türk Milletinin eğitim öğretim seferberliğinde fiilen çalışmış; Devlet adamlığının yanında kendi milletinin öğretmenliğini de yapmıştır. “Eğitime”, Türk çocukları ve gençlerini emanet ettiği “öğretmenlere” verdiği önem söylev ve demeçlerinden de açıkça anlaşılmaktadır.

Atatürk’ün milleti için yaptığı devrimlerde en önem verdiği konulardan biri de eğitimdi. Ulu Önder, her fırsatta eğitime verdiği önemi dile getirir, öğretmenlerin milletin kurtuluşunda büyük bir role sahip olduğunu vurgulardı. O yılların yıpratıcı şartlarına rağmen, eğitime olan desteğini bir an bile esirgemedi.

Eğitimde modernleşme daha çok Tanzimat’la başlamış ve sonrasında pek çok yenilik gerçekleştirilmiş, Batı ile temaslar artmıştır. Ancak gerçek anlamda modern eğitim-öğretim sistemine geçiş; “çağdaş uygarlık seviyesine ulaşma” amacında olan Cumhuriyet hükümetiyle mümkün olmuştur. Sosyal, ekonomik, politik ve kültürel dönüşümlerin toplumda kökleşmesinde ve bu dönüşümün haklılığını tüm dünyaya anlatmakta “eğitim” en önemli araç olarak görülmüştür.

Atatürk, eğitimci kişiliği ile modernleşme sürecinden devralınan miras ve gözlemlerinden çıkardığı sonuçlar çerçevesinde yepyeni bir eğitim anlayışı, hedefi geliştirmiş; politikasını buna göre üretmiştir. Türk kimliğinin ve yeni değerlerin bireylere ve topluma kazandırılmasında, zihniyet dönüşümünde eğitimin rolü üzerinde titizlikle duran, sadece çocuklar ve gençlerin değil; tüm toplumun yeni değerlerle yeniden eğitilmesini hedefleyen Atatürk, belirlediği hedefler ve ilkeler doğrultusunda eğitim ve kültür alanında günümüzde de halen geçerliliğini koruyan çok önemli politikalara ve uygulamalara imzasını atmıştır.

Atatürk’ün örnek almamız gereken birçok yönü var. Bunlardan bir tanesi de öğretmenlerine verdiği değer. Onun öğretmenlere verdiği değeri size hatırlatacak 3 anısını paylaşmak isterim. Umarım herkes Atatürk’ü örnek alır…

Benim asıl niteliğim öğretmenliğimdir!

1937 yılının bir akşamı Atatürk akşam sofrasında sık sık misafir ettiği Behçet Kemal’e dönerek; “Sen çabuk şiir yazarsın, şu içerdeki odaya çekil, bende hangi nitelikleri görüyorsan hepsini anlatan bir şiir yaz” emrini verdi. Behçet, hemen içeri odaya geçti ve yarım saat gibi kısa bir sürede büyük bir manzume ile Atatürk’ün yanına döndü. “Oku bakalım” dedi. Behçet, mısraları vurgu ve ses tonuna uygun bir şekilde okudu. Mısralar Atatürk’ün yiğitliği, zaferleri, devrimlerini anlatıyordu. Fakat her zaman Behçet’e bol bol iltifat eden Atatürk, durakladı, yüzünde bir gölge dolaştığını hissettim. “Behçet olmamış” dedi. Benim asıl bir niteliğim var ki onu hiç yazmamışsın.” Hepimiz bu söylediklerine şaşırmıştık. Bu yazılmayan niteliği ne olabilirdi? Atatürk, bizi fazla bekletmedi ve: “Benim asıl niteliğim öğretmenliğimdir”,Ben milletimin öğretmeniyim”, bunu yazmamışsın, dedi.

Sınıfında bir öğretmen cumhurbaşkanından daha büyüktür!

Bir gün Atatürk’ün bir köye yolu düşmüştü. Gittiği köylerde okulları ziyaret eden Atatürk yine köyün ilkokulunu ziyaret etti. Okul bahçesinde oynayan çocuklarla ilgilendi, oyuna katılmayan bir öğrencinin sorunlarını dinledi. Zil çaldı ve o da öğrenciler ile sınıfa girdi. Sınıfın genç öğretmeni Atatürk’ü öğretmen kürsüsüne davet etti. Atatürk, arka sıralardan birine oturarak: “Hayır, siz yerinizi alınız, dersinizi veriniz. Sınıfında bir öğretmen cumhurbaşkanından daha büyüktür” diyerek öğretmene verdiği önemi vurgulamış oldu.

Hemen Valiyi görevden alın!

Yıl 1927, Yer Kastamonu, Cumhuriyet Bayramı dolayısıyla balo verilir.

Vali biraz gecikerek salona girer. Herkes ayakta ancak genç bir öğretmen valinin geldiğini geç fark ederek en son ayağa kalkar. Vali bey bu olayı görür balo bittiğinde Milli Eğitim Müdürünü yanına çağırır. Milli Eğitim Müdürü öğretmenin iyi niyetli olduğunu söylese de vali olayın peşini bırakmaz. Olay Bakanlığa yansır. Milli Eğitim Bakanlığı da valinin fazla alınganlık gösterdiğini kanısına varır. Bu durum görüşülürken Atatürk bakanlıktadır. Yetkililer kendi aralarında konuşurlarken Atatürk; “Neler oluyor?” diye sorar. Olayı anlatırlar ve Atatürk’ün dediği şudur: “Hemen Valiyi görevden alın. Yapılacak bu kadar işimiz varken genç bir öğretmenle uğraşan valiyle bir yere gelinmez.”

Atatürk’ün öğretmene verdiği önem ve değer!

Atatürk bir ulusun yaşamında eğitimin ve öğretmenin önemini belki de en iyi anlamış, anlatmış devlet kurucusu ve Cumhurbaşkanı idi.

Kurtuluş Savaşı’nın devam ettiği yıllarda Maarif Kongresi’ni düzenleyerek asıl savaşın cehaletle yapılacağına dikkati çeken Gazi Mustafa Kemal Atatürk, “yeni nesil sizlerin eseri olacaktır” diyerek seslendiği öğretmenlere bu nedenle çok önem vermişti.

1921 yılında Ankara’da toplanan Kongre’nin eğitim tarihimiz içinde önemli bir yeri vardır. Bu kongre okul ve öğrenci mevcudunu tespit etmek, bu konuda yapılması gereken çalışmaları belirlemek ve eğitime millî bir yön vermek amacıyla toplanmıştır. Eğitim tarihimizde bir dönemin başlangıcı olarak görülmesi gereken bu kongrede Atatürk, eğitim, bilim ve kültür alanındaki düşüncelerini, yapılacak inkılâpların esaslarını, öğretmenler için neler düşündüğünü ve onlardan neler beklediğini anlatan tarihî bir konuşma yapmıştır.

Atatürk, eğitimin, öğretimin yayılmasından, yaygınlaşmasından yanaydı. 1928 yılında Arap harflerinin kaldırılıp yerine bugün kullanmakta olduğumuz Türk harflerinin kabulü tüm yurtta sevinç yarattı. Halkın yeni harfleri kısa sürede öğrenip daha çok yurttaşın okur – yazar olmasını sağlamak amacıyla yoğun bir çalışma başladı. Okuma – yazmayı yaygınlaştırmak için okul çağı dışındaki yurttaşlara okuma – yazma öğreten okullar açıldı. Bunlara Millet Mektepleri adı verildi. Atatürk, Millet Mektepleri’nde yazı tahtasının başına geçerek dersler verdi.

Atatürk, öğretmenlerin Ulusal Kurtuluş Savaşı’nda gösterdikleri etkinliği hep övmüştür. Milli Mücadele’nin kazanılmasıyla Türkiye için yeni bir dönem başlamış oldu. Savaş alanlarında kazanılan zaferlerin eğitim alanında da kazanılması için çalışmalar başlatıldı. İlk hedef, cumhuriyeti özümsemiş, öneminin farkına varmış, vatansever, eğitimli bir yeni nesil yetiştirmekti.

Cumhuriyetin ilanından yaklaşık on ay sonra 25 Ağustos 1924’de Ankara’da toplanan öğretmenler kurultayında öğretmenlere seslenen Mustafa Kemal, “Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır” sözüyle eğitime ve öğretmenlere ne kadar önem verildiğini vurgulamıştır.

Öğrencileri, öğretmenleri ve okulu çok seven Atatürk yurt gezilerinde okullara uğrardı. Sınıflara girer, sıralara oturur, ders dinlerdi. Öğrencilere sorular sorardı. Öğretmenlerle konuşur, her yerde öğretmenliğin üstün bir meslek olduğunu anlatırdı.

Sene 1923, Meclis ’de vekil maaşları münakaşa ediliyor. Dönemin Maliye vekili Gümüşhane mebusu Hasan Fehmi Bey (Ataç), Mustafa Kemâl’e soruyor, diyor ki, “Paşam vekil maaşlarını düzenleyeceğiz; ne kadar verelim?”

Paşa düşünüyor ve şöyle cevap veriyor:

-Öğretmen maaşlarını geçmesin!

Atatürk’ün Kütahya Lisesi’nde Öğretmenlere Yaptığı Konuşma (Kütahya Lisesi – 24 Mart 1923)

“Muallim hanımlar ve muallim efendiler, bu irfan yuvası altında hepinizi bir arada görmekten ve hepinizi selamlamaktan çok memnunum.

Memleketimizi, toplumumuzu gerçek hedefe, gerçek mutluluğa ulaştırmak için iki orduya ihtiyaç vardır. Biri vatanın hayatını kurtaran asker ordusu, diğeri memleketin geleceğini yoğuran irfan ordusudur. Bu iki ordunun her ikisi de kıymetlidir, yücedir.

Fakat bu iki ordudan hangisi daha değerlidir, hangisi bir diğerinden üstündür? Şüphesiz böyle bir tercih yapılamaz. Bu iki ordunun ikisi de hayatidir.

Yalnız siz irfan ordusu mensupları, sizlere mensup olduğunuz ordunun değer ve yüceliğini anlatmak için şunu söyleyeyim ki sizler ölen ve öldüren birinci orduya, niçin öldüğünü öğreten bir orduya mensupsunuz.

Biz iki ordudan birincisine, vatan çiğnemeye gelen düşman karşısında kan akıtan birinci orduya – bütün dünya bilir, bütün dünya şahit oldu ki – pek mükemmelen sahibiz. Vatanın dört sene önce düştüğü büyük felaketten sonra, yoktan var olan bu ordu, vatanı yok etmeye gelen bu düşmanı kutsal vatan toprağında boğup mahvetti. Yalnız bu orduya sahip olmakla, işimiz bitmiş, gayemiz bu ordunun zaferiyle son bulmuş değildir.

Bir millet, irfan ordusuna sahip olmadıkça savaş meydanlarında ne kadar parlak zaferler elde ederse etsin, o zaferin köklü sonuçlar vermesi ancak irfan ordusuyla mümkündür. Bu ikinci ordu olmadan birinci ordunun elde ettiği kazanımlar sönük kalır. Milletimizi gerçek mutluluğa, kurtuluşa ulaştırmak istiyorsak, bizi ölümden kurtaran ve hayata götüren bugünkü idare şeklimizin sonsuzluğunu istiyorsak, bir an önce büyük, kusursuz, nurlu bir irfan ordusuna sahip olmak zorunluluğunda bulunduğumuzu inkâr edemeyiz.

Eski idarelerin en büyük kötülüklerinden biri de irfan ordusuna layık olduğu önemi vermemeleridir. Eğer önem verilseydi, geleceği emanet ettiğimiz sizlere, gelecek kadar güvenilir bir mevki verilmesi gerekirdi. Henüz üç dört senelik hayata sahip olan milli idaremizde irfan ordusu ile layık olduğu kadar ilgilenilememiştir. Fakat buradaki mecburiyeti milletin münevverleri olan sizler elbette ki daha iyi takdir edersiniz. Bütün kuvvetimizi yalnız cephede toplamaya mecbur olduğumuz bu kısa süre içinde tabiatıyla irfan ordusuyla gereğince meşgul olamadık. Lakin Cenab-ı Hakk’a şükürler olsun ki düşman karşısındaki aziz ordumuz için harcadığımız bütün emekler mutlu sonucunu verdi.

Artık bundan sonra aynı kuvvet, aynı faaliyet, aynı istekle irfan ordusu için çalışacak ve birincide olduğu gibi bu ikinci ordudan dahi emeklerimizin, faaliyetlerimizin mutlu ve başarılı sonuçlarını aynı parlaklıkta elde edeceğiz.

Arkadaşlar, asker ordusu ile irfan ordusu arasındaki birliktelik ve alakayı belirtmek için şunu da ifade edeyim, kıymetli bir eserde ordunun ruhu kumanda heyetidir deniliyor. Hakikaten böyledir. Bir ordunun kıymeti kumanda heyetinin kıymeti ile ölçülür. Siz öğretmenler, sizler de irfan ordusunun kumanda heyetisiniz. Sizin ordunuzun kıymeti de sizlerin kıymetinizle ölçülecektir. İstiklal mücadelesinde üç dört senedir düşmanı topraklarımızda mahvetmek için yaptığımız savaşla ordunun ruhu olan kumanda heyeti değerlerinin yüksekliğini nasıl ispat etmişse, bundan sonra yapacağımız yenilikler milletimize bir karanlık gibi çöken genel cehaleti mağlup etmek savaşında da irfan ordusunun ruhu olan siz öğretmenlerin aynı yeteneği ortaya koyacağınıza eminim. Bu konuda size güveniyor ve saygı ile selamlıyorum.”

İstanbul’dan Bursa’ya Gelen Öğretmenlere Yaptığı Konuşma (27 Ekim 1922)

“İstanbul’dan geliyorsunuz. Hoş geldiniz. İstanbul’un feyz meşalelerinin temsilcileri olan yüce topluluğunuz karşısında duyduğum sevinç sonsuzdur. Yüreklerinizdeki duyguları, kafalarınızdaki düşünceleri doğrudan doğruya gözlerinizde ve alınlarınızda okumak, benim için olağanüstü bir mutluluktur. Bu anda karşınızdaki en içten duygumu, izninizle söyleyeyim: İsterdim ki çocuk olayım, genç olayım, sizin nur saçan sınıflarınızda bulunayım. Sizden feyz alayım. Siz beni yetiştiresiniz. O zaman ulusum için daha yararlı olurdum. Ne yazık ki elde edilemeyecek bir istek karşısında bulunuyoruz. Bunun yerine sizden başka bir istekte bulunacağım: Bu günün çocuklarını yetiştiriniz. Onları yurda, ulusa yararlı insanlar yapınız. Bunu sizden istiyor ve diliyorum.

Muallim Hanımlar, Muallim Beyler!

Yurdu ve ulusu kurtarmak isteyenler için yurtseverlik, iyi niyet, özveri çok gerekli niteliklerdir. Nedir ki bir toplumdaki hastalığı görmek, onu iyileştirmek, toplumu çağımızın isteklerine uygun olarak yükseltmek için bu nitelikler yetmez bu niteliklerin yanında bilim ve teknik gereklidir. Bilim ve teknikle ilgili çalışmaların başladığı ve geliştirildiği yerse, okuldur. Bunun için okul gereklidir…

Okul, genç beyinlere, insanlığa saygıyı, ulus ve yurt sevgisini, bağımsızlık onurunu öğretir. Bağımsızlık tehlikeye düşünce, onu kurtarmak için tutulması uygun olan en doğru yolu belletir. Yurt ve ulusu kurtarmaya çalışanların ayrıca, işlerinde birer namuslu uzman ve birer çalışkan bilgin olmaları gereklidir. Bunu sağlayan okuldur. Ancak bu yolla, girişilecek her türlü işin usa uygun sonuçlara ulaştırılması gerçekleşmiş olur.

Bayanlar, Baylar!

Yurdumuz içinde uygarlıkla ilgili düşüncelerin, çağdaş ilerlemelerin, bir an bile yitirilmeden, yayılması ve gelişmesi gerektir. Bunun içindir ki bilimle, teknikle uğraşanların bu alanlarda çalışmayı, birer namus borcu bilmeleri gerekir.

Öğretmenlerimiz, şairlerimiz, edebiyatçılarımız, yazarlarımız, durup dinlenmeden, ulusa bu acı günleri ve onun gerçek nedenlerini açık ve kesin olarak yazacaklar, anlatacaklar, bu kara günlerin dönmemesi için, yeryüzünde uygar ve çağdaş bir Türkiye’nin varlığını tanımak istemeyenlere, onu tanıtmak zorunda olduğumuzu hatırlatacaklardır.

Bayanlar, Baylar!

Acı da olsa söyleyelim ki, biz üç buçuk yıl öncesine değin, bir “Topluluk” olarak yaşıyorduk. Bizi istedikleri gibi yönetiyorlardı. Dünya, bizi, yöneticilerimize göre tanıyordu. Üç buçuk yıldır, tam bir ulus olarak yaşıyoruz. Bunun elle tutulur, gözle görülür kanıtı, hükümetimizin biçimi, hükümetimizin niteliğidir ki kanun onu Büyük Millet Meclisi diye adlandırdı. Bütün dünya, bir an bile şüphe etmesin ki, Türkiye Devleti’nin biricik ve gerçek temsilcisi yalnız ve ancak, Türkiye Büyük Millet Meclisi’dir. Bayağı çıkarlarını ve kendi güvenliklerini sağlamak için, ulus ve yurdun bağımsızlığını düşmanların eline bırakmakta bir sakınca görmeyen, bağımsızlığımıza son veren koşulları kapsayan Sevr Antlaşması’nı onayan yöneticilerin, sultanların, padişahların öykülerini, bu zorbaların yasa dışı davranışlarını Türk ulusu, artık, ancak ve yalnız tarihte okur.

Bayanlar, Baylar!

Ordularımızın kazandığı zafer, sizin ve sizin ordularınızın zaferi için, yalnız ortam hazırladı. Gerçek zaferi siz kazanacaksınız, yaşatacaksınız ve kesinlikle başarıya ulaşacaksınız. Ben ve sarsılmaz inançla bütün arkadaşlarım, sizi izleyeceğiz ve sizin karşılaşacağınız engelleri kıracağız. Son bir söz: Sizin, seçkin bir topluluk olarak Bursa’ya gelmeniz, yalnız Bursa’yı değil, bütün Anadolu’daki kardeşlerinizi sevindirdi. İstanbul’dan getirdiğiniz selamları, bütün ulusa duyuracağız. Ben de sizden rica edeceğim ki, oradaki kardeşlerimize selamlarımızı iletiniz. İstanbul’un alın yazısı, İstanbul’da yaşayan gerçek Türklerin gönüllerinde ve duygularında yaşattıkları dileğe uygun olarak çizilecektir.”

Ulusları Kurtaracak Olanlar Yalnız ve Ancak Öğretmenlerdir!

Atatürk yeni Türkiye’nin yaratılmasında öğretmenlere büyük görevler düştüğü inancındaydı. Çağdaş bir ulus olmamız için eğitimin yaygınlaşması gereğine inanıyordu. Bu nedenle Atatürk “Ulusları kurtaracak olan yalnız ve ancak öğretmenlerdir” sözleriyle öğretmene verdiği önemi ve duyduğu saygıyı en güzel biçimde belirtmiştir.

Atatürk, “Benim asıl anlatılacak yanım, öğretmenliğimdir. Topluma, milletime ben öğretmenlik yapabiliyorsam, beni onunla anlatın. Yoksa kazandığım, yaptığım öteki işlerle beni anlatmanız pek önemli değildir” sözleriyle, savaş alanlarında en güçlü düşman ordularına karşı zaferlerden, bir ulusu yok olmaktan kurtarışıyla dünyanın takdirini kazanmış ününden değil de öğretmenlik yanının anlatılmasını istemekle, öğretmenin toplumları yücelten bir varlık olduğunu vurgulamıştır.

Dünyada en kutsal görev olarak bilinen bu mesleğin sıcak ve içten bir yaklaşımla “Öğretmenler Günü”nün kabulü, öğretmenlik mesleğinin yüceliğini simgeleyen bir doğuş olmakla kalmamış, çocuklarımızın hayallerini süsleyen meslekler sınıfına da sokmuştur.

Öğretmen; yapıcı ve yaratıcıdır. İnsan haklarına saygılıdır. Öğretmen özverili, çevreye güven ve inanç veren, içi insan sevgisiyle dolu bir kişidir. Atatürk; “Öğretmenler, yeni nesil sizin eseriniz olacaktır” demekle öğretmene yüklediği sorumluluğu ve değeri anlatmıştır. Eğitimin, ulusları yücelten faktör olduğunun bilincinde olan öğretmenler, başöğretmenin direktifleri doğrultusunda, görevlerini fedakârca yapmışlar ve yapmaktadırlar. Ülkemizi yüceltmenin, çağdaş uygarlık seviyesine gelmemiz için tek çıkar yolun, Atatürk ilke ve inkılaplarına sımsıkı bağlı kalınarak O’nun yolunu izlemek olduğu, hiçbir zaman hatırdan çıkarılmamalıdır.

Atatürk Diyor Ki

Öğretmenler; Cumhuriyetin fedakâr öğretmen ve eğitimcileri, yeni nesli sizler yetiştireceksiniz. Ve yeni nesil sizin eseriniz olacaktır. Eserin kıymeti, sizin beceriniz ve fedakârlığınızın derecesiyle orantılı olacaktır. Cumhuriyet; fikren, ilmen, fennen, bedenen kuvvetli ve yüksek karakterli koruyucular ister. Yeni nesli, bu özellik ve kabiliyette yetiştirmek sizin elinizdedir… Sizin başarınız Cumhuriyetin başarısı olacaktır.

Ülkemizi gerçek hedefe, gerçek mutluluğa kavuşturmak için iki orduya ihtiyaç vardır: Biri vatanımızı kurtaran asker ordusu, diğeri ulusumuzun geleceğini yoğuran irfan (bilim, kültür) ordusudur.

Milletleri kurtaranlar yalnız ve ancak öğretmenlerdir. Öğretmenden, eğiticiden mahrum bir millet, henüz bir millet adını alma yeteneğini kazanamamıştır.

Eğitimdir ki bir milleti ya hür, bağımsız, şanlı, yüksek bir topluluk halinde yaşatır ya da milleti esaret ve sefalete terk eder.

Ordularımızın kazandığı zafer, sizin eğitim ordularınız için yol açtı. Gerçek zaferi siz, öğretmenler kazanacaksınız. Bunu başaracağınızdan kuşkum yoktur. Sarsılmaz bir inançla ben ve arkadaşlarım, sizi gözeteceğiz. Sizin karşılaştığınız tüm engelleri kıracağız.

Bir topluluk, ulus olabilmek için mutlaka eğiticilere, öğretmenlere muhtaçtır. Onlar ki, toplumu gerçek bir ulus haline getirirler.

Dünyanın her yerinde öğretmenler toplumun en özverili ve en saygıdeğer öğeleridir.

Öğretmen bir kandile benzer, kendini tüketerek başkalarına ışık verir.

Öğretmenler! Cumhuriyet sizden, fikri hür, vicdanı hür, irfanı hür nesiller ister.

Unutmayınız ki cumhurbaşkanı bile sınıfta öğretmenden sonra gelir.

 Sonuç olarak,

Birçok konuda olduğu gibi bu konuda da Atatürk örnek alınmalı. “24 Kasım Öğretmenler Günü”, öğretmenlerin toplumdaki yeri, rolü ve önemini değerlendirmek açısından önemli bir gündür. Bu vesileyle şu hususları ifade etmek isterim;

Öğretmenlerin özlük hakları iyileştirilmeli,

Vekil ya da ücretli öğretmen uygulaması kaldırılmalı,

Öğretmenlerin iş gücü azaltılmalı,

Formasyon kaldırılmalı,

Eğitim fakültelerinin kontenjanları azaltılmalı,

Atama bekleyen öğretmen adaylarının ataması yapılmalı,

Köy okulları açılmalı,

Okullarda kahvaltı ve öğlen yemeği verilmeli,

Öğrencilerin ders sayısı ve ders saati azaltılmalı,

Okullardaki hizmetli sayısı artırılmalı,

Okullara yeterli bütçe ayrılmalı,

Milli Eğitim Bakanlığı’na ayrılan bütçe artırılmalı,

Salgın (Covid 19) öğretmenin ve okulun yerinin doldurulamayacağını gösterdi. Çünkü okul sadece öğretim yapılan bir yer olmadığı gibi öğretmen de sadece ders anlatan kişi değildir. Okul aynı zamanda sosyalleşmenin, eğitim ve öğretimin birlikte olduğu bir mekân. Ancak tüm bunların başı, öznesi, olmazsa olması öğretmendir.

Başöğretmen Gazi Mustafa Kemal Atatürk başta olmak üzere tüm öğretmenlerimizin öğretmenler günü kutlu olsun.

Beni yetiştiren tüm öğretmenlerimi sevgi ve saygı ile anıyorum.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.

Alanya escort Manavgat escort Fethiye escort Kemer escort Didim escort Çanakkale escort Aydın escort Muğla escort Tekirdağ escort Manisa escort Balıkesir escort Trabzon escort Elazığ escort Ordu escort Kütahya escort Isparta escort Rize escort Kahramanmaraş escort Yalova escort Giresun escort Yozgat escort Tokat escort Şanlıurfa escort Sivas escort Batman escort Erzurum escort Sinop escort Kırşehir escort Karaman escort Kırıkkale escort Bolu escort Amasya escort Niğde escort Uşak escort Edirne escort Çorum escort Osmaniye escort Zonguldak escort Van escort Erzincan escort Söke escort Bodrum escort Çerkezköy escort Akhisar escort Bandırma escort Ayvacık escort Akçaabat escort Karakoçan escort Altınordu escort Tavşanlı escort Eğirdir escort Ardeşen escort Afşin escort Altınova escort Bulancak escort Sorgun escort Erbaa escort Viranşehir escort Zara escort Kozluk escort Aziziye escort Ayancık escort Kaman escort Ermenek escort Keskin escort Gerede escort Göynücek escort Bor escort Banaz escort Havsa escort Osmancık escort Bahçe escort Alaplı escort Başkale escort Kemah escort Nazilli escort Fethiye escort Çorlu escort Alaşehir escort Altıeylül escort Biga escort Araklı escort Kovancılar escort Fatsa escort Simav escort Yalvaç escort Çayeli escort Dulkadiroğlu escort Çiftlikköy escort Espiye escort Sarıkaya escort Niksar escort Suruç escort Yıldızeli escort Sason escort Horasan escort Boyabat escort Mucur escort Sarıveliler escort Yahşihan escort Göynük escort Gümüşhacıköy escort Çamardı escort Eşme escort İpsala escort Sungurlu escort Hasanbeyli escort Çaycuma escort İpekyolu escort Refahiye escort Kuşadası escort Marmaris escort Süleymanpaşa escort Turgutlu escort Susurluk escort Gelibolu escort Of escort Ünye escort Domaniç escort Fındıklı escort Elbistan escort Çınarcık escort Tirebolu escort Akdağmadeni escort Turhal escort Eyyübiye escort Suşehri escort Yakutiye escort Gerze escort Mengen escort Merzifon escort Ulukışla escort Sivaslı escort Keşan escort Kadirli escort Ereğli escort Özalp escort Tercan escort Efeler escort Didim escort Çine escort Dalaman escort Menteşe escort Milas escort Ortaca escort Seydikemer escort Ergene escort Kapaklı escort Malkara escort Salihli escort Şehzadeler escort Soma escort Yunusemre escort Ayvalık escort Bigadiç escort Burhaniye escort Gönen escort Karesi escort Çan escort Yenice escort Ortahisar escort Yomra escort Perşembe escort Pazar escort Onikişubat escort Pazarcık escort Türkoğlu escort Eynesil escort Görele escort Piraziz escort Yağlıdere escort Çayıralan escort Boğazlıyan escort Zile escort Siverek escort Karaköprü escort Haliliye escort Akçakale escort Şarkışla escort Gemerek escort Oltu escort Palandöken escort Mudurnu escort Suluova escort Taşova escort Toprakkale escort Kilimli escort Tuşba escort Üzümlü escort http://www.kadinescort.net Gaziantep escort Denizli escort Adana escort Hatay escort Aydın escort İzmir escort Ankara escort Antalya escort Bursa escort İstanbul escort Kocaeli escort Konya escort Muğla escort Malatya escort Kayseri escort Mersin escort Samsun escort Sinop escort Tekirdağ escort Eskişehir escort Yalova escort Rize escort Amasya escort Balıkesir escort Çanakkale escort Bolu escort Erzincan escort Şırnak escort Van escort Yozgat escort Zonguldak escort Afyon escort Adıyaman escort Bilecik escort Aksaray escort Ağri escort Bitlis escort Siirt escort Çorum escort Burdur escort Diyarbakir escort Edirne escort Düzce escort Erzurum escort Kırklareli escort Giresun escort Kilis escort Kars escort Karabük escort Kırıkkale escort Mardin escort Kırşehir escort Maraş escort Manisa escort Muş escort Kastamonu escort Ordu escort Nevşehir escort Sakarya escort Osmaniye escort Şanliurfa escort Sivas escort Trabzon escort Tokat escort Ardahan escort Bartın escort Karaman escort Batman escort Bayburt escort Bingöl escort Elaziğ escort Gümüşhane escort Hakkari escort Isparta escort Uşak escort Igdır escort Keşan escort Safranbolu escort Boyabat escort Kızıltepe escort Üzümlü escort Bucak escort Kadirli escort Bornova escort Batıkent escort Alanya escort İnegöl escort Orhangazi escort İzmit escort Akşehir escort Tarsus escort İlkadım escort Çerkezköy escort Ardeşen escort Kuşadası escort Merzifon escort Bandırma escort Çerkeş escort Gelibolu escort Gerede escort Antakya escort Ceyhan escort Dinar escort Besni escort Bozüyük escort Eskil escort Diyadin escort Ahlat escort Çivril escort Bağlar escort Akçakoca escort Aziziye escort Lüleburgaz escort Şahinbey escort Bulancak escort Digor escort Keskin escort Bünyan escort Kaman escort Battalgazi escort Elbistan escort Akhisar escort Bulanık escort Bodrum escort Altınordu escort Bor escort Avanos escort Adapazarı escort Virenşehir escort Gemerek escort Kangal escort Akçaabat escort Erbaa escort Tavşanlı escort Karşıyaka escort Çankaya escort Manavgat escort Nilüfer escort Arnavutköy escort Gebze escort Beyşehir escort Silifke escort Atakum escort Çorlu escort Çayeli escort Didim escort Suluova escort Edremit escort Ilgaz escort Biga escort Göynük escort İskenderun escort Çukurova escort Kaynaşlı escort Emirdağ escort Gölbaşı escort Söğüt escort Ortaköy escort Dogubayazıt escort Güroymak escort Karahayıt escort Bismil escort Horasan escort Mucur escort Babaeski escort Şehitkamil escort Espiye escort Kağızman escort Yahşihan escort Develi escort Doğanşehir escort Afşin escort Alaşehir escort Malazgirt escort Marmaris escort Fatsa escort Ürgüp escort Akyazı escort Eyyübiye escort Şarkışla escort Araklı escort Niksar escort Simav escort Buca escort Çubuk escort Muratpaşa escort Görükle escort Avcılar escort Darıca escort Çumra escort Anamur escort Çarşamba escort Ergene escort Fındıklı escort Nazilli escort Taşova escort Susurluk escort Çan escort Mudurnu escort Defne escort Kozan escort Sandıklı escort Yahyalı escort Patnos escort Kahta escort Pamukkale escort Ergani escort Oltu escort Nizip escort Görele escort Sarıkamış escort Yeşilyurt escort Dulkadiroğlu escort Kırkağaç escort Varto escort Fethiye escort Kumru escort Erenler escort Akçakale escort Suşehri escort Of escort Turhal escort Torbalı escort Haymana escort Kepez escort Osmangazi escort Bağcılar escort Derince escort Ereğli escort Erdemli escort Bafra escort Kapaklı escort Pazar escort Davutlar escort Altıeylül escort Ayvacık escort Dörtyol escort Sarıçam escort Sur escort Palandöken escort Nurdağı escort Tirebolu escort Zile escort Ünye escort Selim escort Kocasinan escort Onikişubat escort Salihli escort Milas escort Pamukova escort Birecik escort Yıldızeli escort Ortahisar escort Malkara escort Yakutiye escort Zara escort Yomra escort Konak escort Keçiören escort Lara escort Yıldırım escort Beylikdüzü escort Gölcük escort Karatay escort Mezitli escort Canik escort Efeler escort Ayvalık escort Kırıkhan escort Seyhan escort Melikgazi escort Pazarcık escort Soma escort Dalaman escort Sapanca escort Haliliye escort Ödemiş escort Mamak escort Kemer escort Mudanya escort Çekmeköy escort Körfez escort Meram escort Aliağa escort Polatlı escort Belek escort Gemlik escort Esenler escort Fatih escort Selçuklu escort Akdeniz escort Terme escort Söke escort Karesi escort Yüreğir escort Payas escort Talas escort Türkoğlu escort Turgutlu escort Datça escort Gümbet escort Serdivan escort Karaköprü escort Çeşme escort Sincan escort Gaziemir escort Ulus escort Kaş escort Gürsu escort Güngören escort Mut escort Samandağ escort Yunusemre escort Köyceğiz escort Siverek escort Toroslar escort Menteşe escort Kadıköy escort İznik escort Serik escort Menemen escort Aksu escort Kağıthane escort Kartal escort Maltepe escort Kestel escort Yenişehir escort Yatağan escort Tire escort Finike escort Pendik escort Sarıyer escort Şişli escort Sultangazi escort Tuzla escort Urla escort Konyaaltı escort Korkuteli escort Kumluca escort Karacabey escort Ümraniye escort Üsküdar escort Zeytinburnu escort Tekirdağ masaj Adana masaj Mersin masaj Bursa masaj Muğla masaj Balıkesir masaj Kocaeli masaj İstanbul masaj Ankara masaj Antalya masaj İzmir masaj Denizli masaj Çanakkale masaj Sakarya masaj Manisa masaj Malatya masaj Yalova masaj Sivas masaj Tokat masaj Kayseri masaj Trabzon masaj Aydın masaj Elazığ masaj Afyon masaj Kütahya masaj Ordu masaj Eskişehir masaj Gaziantep masaj istanbul masaj ankara masaj izmir masaj bursa masaj antalya masaj adana masaj konya masaj şanlıurfa masaj gaziantep masaj kocaeli masaj mersin masaj diyarbakır masaj hatay masaj manisa masaj kayseri masaj samsun masaj balıkesir masaj maraş masaj van masaj aydın masaj tekirdağ masaj sakarya masaj denizli masaj muğla masaj bağcılar masaj bahçelievler masaj esenler masaj esenyurt masaj kadıköy masaj kağıthane masaj kartal masaj küçükçekmece masaj maltepe masaj pendik masaj sultangazi masaj ümraniye masaj üsküdar masaj aliağa masaj alsancak masaj bayraklı masaj bornova masaj buca masaj çeşme masaj çiğli masaj gaziemir masaj karşıyaka masaj konak masaj menemen masaj ödemiş masaj torbalı masaj çankaya masaj keçiören masaj mamak masaj polatlı masaj sincan masaj alanya masaj belek masaj kaş masaj kemer masaj korkuteli masaj lara masaj manavgat masaj serik masaj side masaj didim masaj efeler masaj kuşadası masaj nazilli masaj altıeylül masaj bandırma masaj edremit masaj karesi masaj susurluk masaj gemlik masaj gürsu masaj inegöl masaj mudanya masaj nilüfer masaj osmangazi masaj yıldırım masaj biga masaj çan masaj gelibolu masaj adıyaman masaj afyon masaj ağrı masaj aksaray masaj amasya masaj ardahan masaj artvin masaj bartın masaj batman masaj bayburt masaj bilecik masaj bingöl masaj bitlis masaj bolu masaj burdur masaj çanakkale masaj çankırı masaj çorum masaj düzce masaj edirne masaj elazığ masaj erzincan masaj erzurum masaj eskişehir masaj giresun masaj gümüşhane masaj ığdır masaj ısparta masaj karabük masaj karaman masaj kastamonu masaj kilis masaj kırıkkale masaj kırklareli masaj kırşehir masaj uşak masaj kütahya masaj malatya masaj mardin masaj nevşehir masaj niğde masaj ordu masaj trabzon masaj osmaniye masaj rize masaj siirt masaj sinop masaj sivas masaj tokat masaj karahayıt masaj pamukkale masaj nizip masaj şahinbey masaj şehitkamil masaj antakya masaj defne masaj iskenderun masaj darıca masaj gebze masaj gölcük masaj izmit masaj körfez masaj akşehir masaj beyşehir masaj ereğli masaj karatay masaj meram masaj selçuklu masaj akhisar masaj alaşehir masaj soma masaj turgutlu masaj akdeniz masaj anamur masaj erdemli masaj mezitli masaj silifke masaj tarsus masaj toroslar masaj yenişehir masaj bodrum masaj dalaman masaj fethiye masaj köyceğiz masaj marmaris masaj menteşe masaj milas masaj adapazarı masaj serdivan masaj atakum masaj çarşamba masaj ilkadım masaj eyyübiye masaj siverek masaj viranşehir masaj çerkezköy masaj çorlu masaj erbaa masaj