24 Temmuz 2021 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı kişiye ulaştı.

Bursa 22°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a

Prof Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa

Prof Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa

24 Temmuz 2021 Cumartesi

Lozan Barış Antlaşması Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Tapu Senedidir!

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Lozan Konferansı 20 Kasım 1922 günü Montbenon’da İsviçre Konfederasyonu Başkanı M. Haab’ın bir konuşması ile açılmış ve onu Müttefikler adına İngiliz Dışişleri Bakanı Lord Curzon’un ve arkasından İsmet Paşa’nın konuşmaları izlemişti. 21 Kasımda Konferans çalışmaları başlamış, birçok konularda anlaşmalar sağlanmış, ancak Osmanlı Devlet Borçları, ayrıcalıklar, İstanbul ve Boğazların Müttefik kuvvetlerince boşaltılması gibi konular üzerindeki anlaşmazlıklar nedeniyle, görüşmeler 4 Şubatta kesilmiş, İsmet Paşa da Ankara’ya dönmüştü. 23 Nisanda yeniden başlayan görüşmeler 24 Temmuz 1923’te Barış Antlaşması ve Eklerinin imzalanması ile sona ermiştir. Konferansın temel çelişkisi, Müttefikler “Mondros’tan geliyoruz”, Türkler de “Mudanya’dan geliyoruz” düşüncesi olmuştur.

Lozan Barış Antlaşması Türk tarihinde özel bir yeri olan çok yönlü bir bağıttır. Yenen-yenilen devletlerarasındaki ilişkileri değil, 1914-1918 Savaşını kazanan Müttefikler ile 1919-1922 Kurtuluş Savaşını kazanan Türkiye arasındaki ilişkileri eşit koşullar içinde düzenlemiştir. Bu bakımdan, Almanya, Avusturya, Macaristan, Bulgaristan ve Osmanlı Devleti gibi yenilen devletlere, görüşme bile yapılmadan, zorla kabul ettirilmiş barış antlaşmalarından çok farklıdır. Müttefikler, Milletler Cemiyeti Yasasını, bu devletlere imzalattıkları barış antlaşmalarına giriş bölümüne koydurdukları halde, Türkiye’yi Lozan’da buna zorlayamamışlardır.

Lozan hakkında pek çok şey söylenebilir ve söylenmiştir. İsmet Paşa’nın ifadesiyle, Lozan Konferansı, büyük bir sınavdı. “Milletimizin Avrupa ortasına davet olunduğu büyük bir imtihan”dı. Türkiye bu sınavı başarıyla vermiştir. Lozan Antlaşması, “Milli Mücadele’nin sonucunu belirlemiştir.” Bu antlaşma, “Harbi Umumi’den sonra gördüğümüz antlaşmalarla yakından veya uzaktan benzerliği olmayan bir antlaşma”dır. Öteki antlaşmalar, galip devletlerin mağluplara dayattığı, dikte ettiği antlaşmalardı. Lozan Antlaşması ise, eşit taraflar arasında çetin müzakerelerle hazırlanıp imzalanmış bir antlaşma idi.

Lozan Antlaşması ile kapitülasyonlar kaldırılmıştır. Kaldırmak için çok zorlu bir diplomatik savaş verilmiştir. Türkiye, kapitülasyonları kaldırmakla, bütün “mazlum milletler”e örnek olmuştur. Çünkü Fas’tan Çin’e kadar, bütün Asya ve Afrika ülkelerinde kapitülasyonlar vardı. Bu konuda Türkiye bir çığır açmıştı, ezilen halklar şimdi bu yolda yürüyebilirlerdi. Lozan’da Türk heyetine karşı en önemli baskı mali ve iktisadi konularda olmuştur. Öyle ki, yeni Türk devletinin yaşamasında ve kalkınmasında kendisine hiçbir yardım yapılmamıştır.

Lozan Barış Antlaşması, bütünüyle, ruh ve manası bakımından, Türk milleti aleyhine yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması’yla tamamlandığı zannedilmiş olan büyük bir suikastın yıkılışını ifade eder. Lozan Antlaşması, bir bakıma, bilinen “Şark Meselesini-Doğu Sorununu” tarihe gömen antlaşma olmuştur. Lozan, askeri zaferimizi tamamlamış, yeni Türk Devleti’ni (Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni) tarih sahnesine çıkarmıştır. Dolayısıyla Lozan Antlaşması, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin tapu senedidir!

Lozan Barış Antlaşması hem Birinci Dünya Savaşını hem de Türk-Yunan Savaşını bitiren bir antlaşma oldu. Bu nedenle, oluşturulması çok zor olmuş, sonuçta ortaya herhangi bir taraf için kesin bir zafer değil, bir uzlaşma metni çıkmıştı. Bu nedenledir ki, zamanında ve hala bugün İsmet Paşa ve Lozan Antlaşması için ileri sürülen, yetersiz kalmış olma iddiaları hiçbir şekilde geçerli değildir. Lozan büyük yetersizlikler ve güçlükler içinde müzakere edilmiş bir antlaşmaydı ve yeni Türkiye’nin bunu bir an önce imzalamaya büyük ihtiyacı vardı.

Barış Antlaşması ve Eklerinden ayrı olarak, yine Lozan’da Polonya ve ABD ile iki antlaşma daha imzalanmıştır. Bunlardan biri Polonya ile yapılan Dostluk Antlaşmasıdır. İmzalanan diğer antlaşma, Türkiye ile ABD arasında yapılan Dostluk ve Ticaret Antlaşmasıdır. 6 Ağustos 1923 günü imzalanmıştır. Bu antlaşma, Amerika’daki Ermeni lobisinin şiddetli muhalefetiyle karşılaşmış ve sonunda 19 Ocak 1927 tarihinde Senato’da yapılan oylamada altı oy farkla reddedilmiş, yürürlüğe girmemiştir.

Lozan Kahramanı İsmet Paşa!

İsmet Paşa Lozan’da adeta “kelle koltukta” görev yapmıştır. Ermeni suikastçılar Lozan Konferansı boyunca İsmet Paşa’nın peşini bırakmamışlardır. Lozan Konferansının birinci döneminde olduğu gibi ikinci döneminde de çeşitli suikast duyumları, ihbarları alınmıştır. İsmet Paşa, otomobilinde küçük Türk bayrağıyla Lozan caddelerinde dolaşıyordu. Lozan polis müdürü, bir tedbir olarak bu bayrağı kaldırmasını rica etmişti. Paşa, bunu şiddetle reddetmiş, “Bir İsmet Paşa ölür, yerine başka biri gelir, göreve devam eder ve bu bayrak hiç inmez” demiştir.

Lozan Konferansı telgraflarla yürütülmüştür. Türkiye çoğunlukla “Eastern-Doğu” telgraf hattını kullanmıştır. Bir ara “Köstence Hattı” kullanılmış ama bu kısa sürmüştür. “Köstence Hattı”, Romanya ve Köstence üzerinden Türkiye’ye geliyordu ve Fransızların denetimindeydi. “Eastern-Doğu” hattı ise Akdeniz üzerinden Türkiye’ye gelen ve İngilizlerin denetiminde olan bir hattı.

Konferans boyunca yoğun bir telgraf trafiği olmuştur. Lozan ile Ankara arasında 1600 kadar telgraf gidip gelmiştir. Bir o kadar da Lozan ile Londra arasında telgraf yazışması yapılmıştır. Gelip giden telgrafların hemen hepsi şifreliydi. Bugün artık bunların şifresi, gizliliği kalmamıştır. Bunların hepsi yayımlanmıştır.

Düşmanlarımız acaba bizim şifrelerimizi açmışlar mıdır? Bunu bana da soranlar olmuştur. Bu soruya toptan “evet” ya da “hayır” denemez. Kapatılan telgraf, uğraşılırsa başkaları tarafından açılabilir. Ama açılması çok uzun zaman alır, açılıncaya kadar iş işten geçer. Ama Konferansın sonuna doğru Ankara’dan çekilen bazı şifre telgrafların İngilizler tarafından İstanbul’da açılmış olduğu anlaşılmaktadır. Bu bir istisnadır. İstanbul’daki İngiliz Yüksek Komiserliği, açılan telgrafları hemen Londra’ya ve Lozan’a yetiştirmiştir. Ancak bir sonuç alamamışlardır.

Atatürk ve İsmet Paşa Lozan Barış Antlaşmasını nasıl değerlendirdi?

Atatürk, Nutuk’ta, Lozan Barış Antlaşması hükümlerini Sevr Antlaşması’ndaki hükümlerle ayrıntılarıyla karşılaştırdıktan sonra diyor ki:

“Saygıdeğer baylar, Lozan Barış Antlaşması’ndaki hükümleri, öbür barış önerisiyle daha çok karşılaştırmanın yersiz olduğu düşüncesindeyim. Bu antlaşma, Türk ulusuna karşı yüzyıllardan beri hazırlanmış ve Sevr Antlaşması ile tamamlandığı sanılmış büyük bir yok etme girişiminin yıkılışını bildirir bir belgedir. Osmanlı tarihinde benzeri görülmemiş bir siyasal utku yapıtıdır (siyasi zafer eseridir)”.

İsmet Paşa ise, Lozan Barış Antlaşması’nı şöyle değerlendirmiştir; Lozan Antlaşması, ilk zamanlarda, memleket içinde gereği gibi kavranıp, önemli bir belge olarak değerlendirilememiştir. Bunun önemli bir netice olduğu ve büyük ölçüde Türkiye’nin arzularını ve taleplerini sağladığı birden kavranamamıştır. Lozan Antlaşması, milli devletin sınırlarını azami ölçüde kurtararak vücuda getirmiştir. Bizi, ülke bütünlüğü ve sınırlar meselesinde manen ve maddeten kuvvetlendirmiştir. İstanbul’u ve Doğu Trakya’yı müzakere yolu ile kurtarılmış, netice alınmıştır.

Lozan’da birtakım eksiklikler olmuştur. Boğazların açık olması ve en nazik geçitlerimizin tahkim edilmek hakkından yoksun bırakılması… Bir açık nokta idi… Boğazların gayri askerlikten kurtulması 13 sene sonra sağlanabildi. 1936’da Montrö Antlaşması yapılarak, Boğazlar tamamıyla Türk egemenliğine terk edilmiştir. Lozan Antlaşması’nın çözümünü ileriye bıraktığı diğer iki meselen bir Hatay diğer ise Musul meselesi olmuştur. Birinci mesele 1938’de Türkiye’nin lehine çözülmüş fakat Musul meselesi maalesef Türkiye’nin aleyhine sonuçlanmıştır. Oniki adanın, Kıbrıs’ın ve Batı Trakya’nın iddia edildiği gibi Lozan Antlaşması ile bir ilgisi yoktur. Lozan Antlaşması’nın eksiklikleri diye sayılabilecek bütün meseleler zamanla çözülmüştür. Bu sebeple, Lozan Antlaşması, Türk siyasi hayatında başlı başına yer tutan milli bir eser halindedir.

“Hasta Adam”dan yeni bir devlet doğdu

Batı’nın “Hasta Adam” olarak ifade ettiği Osmanlı Devleti’nin içinden yeni bir Türk devleti doğmuştur. Diğer bir ifadeyle asırlık Osmanlı çınarı içinden yeni bir filiz doğurmuştur. Lozan Antlaşması yeni bir Türk devletinin kurulmasında temel unsur olan siyasi bir belge olmuştur. Bu milli devlet, tam manasıyla medeni ve bağımsız bir devletin bütün haklarına sahip olmuştur. Bir İngiliz tarihçinin dediğine göre, Osmanlı Devleti’nin kaldırılması fırsattı, Avrupa’nın eline 1300 senesinden beri ancak iki defa geçmiştir. İkinci fırsat, Milli Mücadele dediğimiz devrede zuhur etmiş ve Avrupa bundan faydalanamamıştır. Lozan şartlarını kabul eden galip devletler, Türkiye’nin bu şartları koruyup geliştirebileceğine aslında inanmıyorlardı. Harap ve muhtaç bir ülke, yaşamak ve kurtulmak için avuç açıp bütün kazandıklarını kısa zamanda kaybedecek sanıyorlardı.

Lozan Barış Antlaşmasının Türkiye açısından önemi nedir?

Lozan Barış Antlaşmasının Türkiye açısından üç büyük önemi vardır:

Birincisi, Lozan Barış Antlaşması bir eşitlik belgesidir. Başta Sevr olmak üzere, Birinci Dünya Savaşını bitiren barış antlaşmaları, karşılıklı müzakere yapılmadan, ilgili devletle dayatılmak suretiyle imzalatılmıştır. Müttefiklerin çizdikleri savaş sonu düzenini yansıttıklarını simgelemek için de, tümünün başına Milletler Cemiyeti Misakı konmuştur. Lozan Antlaşması bunu tek istisnasıdır. Gerçek bir müzakere süreci sonucu imzalanmıştır, başında da Milletler Cemiyeti Misakı yer almamıştır. Karşılıklı pazarlıklarla ortaya çıkan bir uzlaşma metni olduğu için de, Savaş’ı bitiren antlaşmalar içinde halen bir tek o uygulanmaktadır; diğerleri ortadan kalkmıştır.

İkincisi, Lozan Barış Antlaşması bir iktisadi bağımsızlık belgesidir. Kapitülasyonların kaldırılması ve Duyun-ı Umumiye borcu ödenmesinin bir plana bağlanarak, 1954’te bitecek şekilde devlet tarafından ödenmesi, Türkiye’nin dışa iktisadi bağımlılıktan kurtulmak için ihtiyaç duyduğu alt yapıyı kurmasını sağlamıştır.

Üçüncüsü, Lozan Barış Antlaşması bir siyasal bağımsızlık belgesidir. Türkiye’yi bağımsız bir devlet olarak tanıyan ve bunu uluslararası planda tescil eden bir belgedir. Bu nedenle, Lozan Barış Antlaşması Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucu belgesidir.

Lozan Barış Antlaşmasını ve sonrasını bir bütün olarak değerlendirmek lazımdır

Lozan’ı ve sonrasını bir bütün olarak değerlendirmek gerekir. Lozan Antlaşması, milletler tarihinde nadir görülen misallerden biridir. 98 yıl sonra canlılığını hala muhafaza ediyor. Nihayet Türk tarihinde, 98 senelik bir barış devri, Lozan’dan sonra onun tabii bir sonucu olan laik cumhuriyete nasip olmuştur. Lozan Antlaşması bugün devletin temel idare kurallarına öncülük ve kılavuzluk edebiliyor. Diğer milletlerin hayatında bir muharebeden sonra yapılan siyasi akdin 98 sene sonra kendi değerini muhafaza eden bir belge olarak nadir örneklerden biridir. Lozan Antlaşması, askeri zaferler gibi milletimizin hakkı ve kendi kabiliyetinin mahsulü olan bir kazançtır.

Evet, Lozan Antlaşması’nın esasları, imzalanmasından 98 yıl sonra bugün hala yaşamaktadır ve iki yıl sonra 2023’de hem Lozan Barış Antlaşmasının hem de Cumhuriyetimizin 100. Yılını gururla kutlayacağız.

Devamını Oku

19 Mayıs 1919 Tarihinin Anlam ve Önemi

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bugün 19 Mayıs 2021, Cumhuriyetimizin kurucusu büyük önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün Samsun’a çıkışının 102. yıldönümü. Bugün, millet olarak kendisine çok şey borçlu olduğumuz, yüce Türk milletinin seçkin evladı, milli kahraman, büyük asker, seçkin devlet adamı ve cumhuriyetimizin kurucusu büyük önder Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ü bir kez daha saygıyla, şükranla, özlemle ve rahmetle anıyoruz. Ruhu şad olsun.

Mustafa Kemal Neden Samsun’a Çıktı?

Bu yıl 102. Yıldönümünü kutladığımız Atatürk’ün Samsun’a çıktığı 19 Mayıs 1919 tarihi, milli tarihimizin dönüm noktalarından biridir. Büyük Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da başlattığı ve gerçekleştirdiği tarihi mucizenin yıldönümünü kutlarken, o günlerin ulusal ve uluslararası ortamı ile bugünün ortamını karşılaştırdığımız zaman Milli Mücadele hareketinin başlangıcını oluşturan bu tarihi günün önemini daha iyi anlayacak, Atatürk’ü daha çok tanıyacağız.

Emperyalist devletlerin İstanbul’u işgali üzerine, artık bu eski imparatorluk merkezinden bir şeyler yapılamayacağını gören Mustafa Kemal, Anadolu’ya giderek burada yaşayan halkı örgütleyerek, Batı’nın önde gelen sömürgeci devletlerine karşı bir antiemperyalist kurtuluş savaşı verilebileceğini düşündü. Bu amaçla bir süre İstanbul’da hazırlıklar yaptı ve kendisine yakın kişilerden oluşturduğu bir ekiple Samsun’a doğru Bandırma Vapuru ile 16 Mayıs’ta yola çıktı.

İlk adım olarak Samsun’un seçilmesinde, Samsun’un bir Karadeniz liman kenti olmasının yanında tüm Akdeniz ve Ege kıyıları işgal altında olduğundan Anadolu’nun deniz bağlantısı ancak Karadeniz yolu ile sağlanabilecekti. Bu açıdan Samsun uygun bir konuma sahipti.

Kızkulesi açıklarında işgal güçleri tarafından arama yapılan vapur, akşam saatlerinde Samsun’a doğru yola çıktı. Fakat arama sonrasında Mustafa Kemal’in yanındakilere söylediği söz çok anlamlıdır: “Bunlar işte böyle yalnız demire, çeliğe, silah kuvvetine dayanırlar. Bildikleri şey yalnız madde! Bunlar hürriyet uğruna ölmeye karar verenlerin kuvvetini anlayamazlar. Biz, Anadolu’ya ne silah ne cephane götürüyoruz. Biz ideali ve imanı götürüyoruz” demiştir.

Atatürk, İstanbul’dan Samsun’a giderken sadece ülkeyi düşman istilasından kurtarmayı hedeflemiyordu. Bununla birlikte yeni ve modern bir devlet kurma fikri de vardı. Üstelik bu devlet milli iradeye dayalı çağdaş bir devlet olmalıydı. Bu düşüncesini Nutuk’ta şöyle ifade etmektedir:

“…Bu durum karşısında bir tek karar vardı. O da Milli Hâkimiyete dayanan, kayıtsız şartsız, bağımsız yeni bir Türk devleti kurmak! İşte daha İstanbul’dan çıkmadan önce düşündüğümüz ve Samsun’da Anadolu topraklarına ayak basar basmaz uygulamasına başladığımız karar, bu karar olmuştur.”

İşte bu düşünceyle Atatürk, Türk Milleti’nin sonsuza dek hür ve bağımsız yaşayacağı mukaddes vatan topraklarını kurtarmak, bu topraklar üzerinde çağdaş yeni bir Türk Devleti (Türkiye Cumhuriyeti) kurmak ülküsüyle Milli Mücadele hareketini başlattı. Başlattığı bu zor, fakat onurlu mücadele sonunda bir taraftan düşmanı vatan topraklarından atarken, diğer taraftan gücünü milli iradeden alan bağımsız, modern Türkiye Cumhuriyeti devletini kurdu. İşte, 102. yıldönümünü kutladığımız 19 Mayıs 1919 tarihi, milli tarihimizin böylesine önemli bir dönüm noktasıdır.

Milli Mücadelenin Atatürk tarafından dile gelen hikâyesinin ilk cümlesi, “1919 senesi Mayısının 19’uncu günü Samsun’a çıktım” ile başlar. Diğer bir deyişle, 19 Mayıs 1919 Milli Mücadele’nin fiilen başladığı tarihtir. 19 Mayıs bir başlangıçtır. Fikir ve karar sahibi Atatürk’ün hedefine varan yolda ilk adımdır. Atatürk’ün ve Türk Milleti’nin doğum günüdür.

Şevket Süreyya Aydemir’e göre, “Mustafa Kemal’in yeni hayatı, yeni âlemi, onun, 1919 Mayısının 19’uncu günü Samsun kıyısında Anadolu karasına ayak basmasıyla başlar, yani onun zuhurunun, hem kendi kaderine, hem milletimizin tarihine, hem çağımızın akışına, çeşitli yönlerden yön ve şekil veren safhası o gün, orada ve Mustafa Kemal’in Samsun kıyısına ayak basmasıyla başlamıştır.”

19 Mayıs 1919 Tarihinin Anlam ve Önemi Nedir?

Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a ayak basmasıyla birlikte, Türk tarihinde ilk defa kişisel egemenlikten, Milli Egemenliğe geçiş süreci başlamıştır. Atatürk, Samsun’a ayak bastığı andan itibaren, hem içe, hem de dışa dönük olarak, Milli Egemenlik prensibini gerçekleştirmek amacıyla hareket etmiştir. Dolayısıyla bugün “Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı” olarak kutladığımız Milli Mücadele tarihimizin başlangıcı olarak kabul edilen 19 Mayıs 1919 tarihinin Türk tarihindeki yerini ve önemini şöyle tespit etmek mümkündür;

19 Mayıs, Osmanlı Devleti’nin yıkılışını belgeleyen Mondros Ateşkes Antlaşması’nı ve Sevr Belgesini yırtarak onun yerine ulusal bağımsızlığımızı ve Türklüğün şerefini kurtaran Lozan Antlaşması’nı koyan onurlu bir dönemin başlangıcıdır.

19 Mayıs, yıkılarak tarih sayfasından silinen Osmanlı Devleti’nin yerine yeni bağımsız bir Türk Devleti’nin kuruluşunun başlangıç günüdür. Bugün, aynı zamanda mazlum milletlerin yaşamında ve kurtuluşunda da bir dönüm noktası olmuştur.

19 Mayıs, evrensel boyutta etkiler göstererek uluslararası önemli bir sürecin başlatılmasında, sömürgeci emperyalist devletlerin mazlum uluslar üzerindeki kıskancının parçalanmasında tarihi bir başlangıç olmuş, günümüzdeki siyasal dünya coğrafyasının oluşumunda da örnek ve yol gösterici bir rol oynamıştır.

19 Mayıs, padişahın mülkü olarak kabul edilen “Memalik-i Osmaniye’yi” vatan düzeyine çıkaran ve padişahın kişisel iradesine bağlı bir devlet anlayışı yerine laik, demokratik bir cumhuriyet rejimini getiren bir günün tarihidir.

19 Mayıs, ırk, dil, din, cinsiyet ve mezhep ayrımına yer vermeyen ve “Türkiye Cumhuriyetini kuran Türkiye halkına Türk Ulusu denir” anlayışını kazandıran bir dönemin başlangıcıdır.

Atatürk’ün gözündeki Türk Milleti işte bu özlü sözün içinde yatmaktadır. Bugün Türk Milletini ırk, dil, din ve mezhep açısından bölmeye çalışanlar ya da bu görüşü benimseyenler Kurtuluş Savaşı’na katılarak Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni kuran Türk halkına hakaret ve hatta ihanet ettiklerini bilmelidirler. Cumhuriyetimizi birlikte hep beraber kurduk ve hep beraber de sonsuza dek yaşatmaya milletçe kararlı ve azimli olduğumuz bilinmelidir.

19 Mayıs’ın bu temel felsefesine ve anlayışına sahip çıkmalıyız. Çünkü 1920’lerin Türkiye halkı ya da onun çocukları günümüzde de yaşamaktadır ve bu halkın tümü hiç kuşkusuz Türk Milleti’nin eşit haklara sahip şerefli bireyleridir. Bu vatan hepimizin vatanıdır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti hepimizin devletidir. Ülkemizin ormanları, dağları, nehirleri, yeraltı ve yerüstü zenginlikleri hepimizin ve bu ülkede yaşayan herkesin ortak malıdır. Bu vatan, hiçbir ayrılıkçı düşünceyle parçalanamaz, bölünemez ve bölüşülemez. Buna Türk halkı ve Türk Milleti asla izin veremez ve bunu hoşgörüyle karşılayamaz. Bu böyle bilinmelidir!

19 Mayıs, Türk Milli birliğinin sağlandığı, sınırları Misak-ı Milli ile saptanan Türk Vatanının kurtarıldığı, Türkiye Cumhuriyeti’nin kurulduğu günün iki kelime ile ifadesidir.

19 Mayıs, Türk’ün Ulusal kimlik ve benliğini, kültürünü, örfünü ve geleneklerini saklı tutarak ulusumuzu çağdaş ve evrensel değerlerle bütünleştiren, bütün uygar uluslarla eşit ve insanlık âleminin seçkin ve şerefli bir üyesi durumunda yükselten bir tarihi gösterir.

19 Mayıs, bir taraftan yeni bir Türk Devleti’nin temellerinin atıldığı anlamlı bir gün, diğer taraftan geleceğin garantisi gençler için bir bayramdır.

19 Mayıs tarihinin gençlik bayramı olarak da kutlanması Atatürk’ün gençlere verdiği değerden kaynaklanmaktadır. Bütün konuşmalarında geleceğin gençlerin elinde olduğunu her fırsatta belirten Atatürk, Cumhuriyeti de gençlere emanet etmiştir.

Millet egemenliği ve tam bağımsızlık Türk İnkılâbının temeli, kaynağı; Atatürkçü düşünce ve uygulamaların olmazsa olmaz şartıdır. Milli irade, bir efsane değildir. Bütün millet fertlerinin arzularının, emellerinin birleşmesinden oluşur. Milli iradeyi efsane sayanlar, millet iradesini hiçe sayarak diktatörlük hevesine kapılanlardır. Çağımızın yönetim biçimi olan demokrasiden uzaklaşmak için, milli iradeyi, milli egemenliği efsane sayanlar, kınayanlar, küçük görenler, milleti inkâr edip, milletin karşısında olanlardır.

Atatürk’ün ifadesi ile “… Milli egemenlik düşmanlığı, müstesna bir saygı ve şeref mevkiine sahip bulunan bir milletin her şeyine bir anda kastetmek cürümünden başka bir şey değildir”.

Türkiye’nin bölgesinde ve evrensel düzeyde kendi çıkarlarına ve dünya barışı üzerindeki işlevine uygun politikalar üretip uygulayabilmesi için egemenliğine ve tam bağımsızlığa sahip olması gerekmektedir.

Ancak bugün Türkiye’de; Türkiye’nin ulus devlet olarak devamı veya başka bir biçim ve formda düzenlenmesi, Türkiye Cumhuriyeti’nin temel yapı taşı olan Milli Egemenliğin sınırlanıp sınırlanmayacağı, ulusal bağımsızlığın geleceğinin ne olacağı, Türkiye’nin üniter yapısının ortadan kaldırılması, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin bağımsızlık beratı olan Lozan Antlaşması’nın geçersiz hale gelmesi, Sevr’in tekrar yürürlüğe konması, laik yapının ortadan kaldırılması, Avrupa Birliği üyeliğinin çağdaşlığın doğal bir sonucu mu yoksa Avrupa Birliği üyeliği olmadan da çağdaşlaşma yoluna devam edilebileceği gibi sorunlar tartışılmakta ve anılan konular ile ilgili toplumda taraflar ve karşıtlar oluşmaktadır.

Türk İnkılâbı Batı kültürü içinde asimilasyonu değil, Batı kültürü ile çağdaş değerlerle uyumu amaçlamıştır. Çağdaş uygarlık düzeyine çıkmak demek, Batı kültürü içinde asimile olmak demek değildir.

Türkiye, Atatürk ilke ve devrimlerini iç ve dış politikasının tartışmasız temeli yapmak durumundadır. Bu, Türkiye’nin ülke ve millet bütünlüğünü koruması ve bölgesinde lider ülke konumuna gelmesi bakımından gereklidir. Türkiye’nin içinde bulunduğu tarihi, coğrafi, kültürel ortam, kısaca jeopolitik yapı; Türkiye’nin uzun dönemli çok yönlü ve çok seçenekli, Avrupa Birliği’nden de bağımsız politikalar üretmesini gerektirmektedir.

Atatürk’e göre, “Yabancı bir devletin himaye ve desteğini kabul etmek, insanlık özelliklerinden mahkûmiyeti, becerisizlik ve miskinliği itiraftan başka bir şey değildir”.

Bunun için Türk İnkılâbının temel ilkelerinden olan tam bağımsızlık ve Milli Egemenlik ilkesinin her koşulda korunması gerekmektedir. Türk İnkılâbı dinamiktir. Gelişerek devam etmekte, canlılığını korumaktadır. İnsan hakları ve hukuk inkılâbını içeren sosyal yönü, demokratikleşmeyi içeren politik yönü ile gelişmesini sürdürmektedir.

Milli amaçlarımız yönünde gelişmenin en büyük güvencesi bağımsızlığımız ve egemenliğimizdir. Geleceğimizi bağlamayan, gelişmelerin değerlendirilmesine imkân verecek özgün politik seçenekleri ancak, bağımsızlığımızı ve egemenliğimizi koruduğumuz ölçüde gerçekleştirebiliriz.

Ancak şunu bilmeliyiz ki, milletimiz dün olduğu gibi bugün de iç ve dış düşmanlarının hedefi olmaktan kurtulamamıştır. Bugün içte ve dışta yaşadığımız, milletimize yönelik bütün düşmanca oyunlar Türk milletinin birlik ve beraberliğini, toprak bütünlüğünü bozmaya yöneliktir. Bu geçmişte olduğu gibi bugün ve gelecekte de olacaktır. Tüm bunlara rağmen biz inanıyoruz ki; milli kültür değerlerine bağlı, insanını çağın gerektirdiği teknolojik gelişmelere uygun bir şekilde eğitmiş, güçlü bir Türkiye ülkemiz üzerinde oynanan çirkin oyunlara son vereceği gibi, stratejik ve jeopolitik yeri itibariyle dünya barışının ve bugünkü mevcut uluslararası dengenin mihenk taşını teşkil edecektir.

Fakat bugün “Yeni Dünya Düzeni” ve “Yeni Türkiye” tartışmalarında ortaya çıkan günümüzün moda eğilimi, Kemalizme yüklenmek, onu eleştirmek, hatta daha da ileri giderek ona saldırmaktadır. Bu nedenle, Kemalizm’in modasının geçtiğini, geride kaldığını ileri sürenler bile bu tutumları ile Kemalizm’i son derece güncelleştirmektedirler.

Bugün bazı çevreler “Atatürkçülük 21. Yüzyılın gerçeklerine uymuyor, cevap vermiyor, değişmeli diyor.” Acaba 21. Yüzyılın gerçeklerine cevap vermeyen, bu gerçeklerle uyuşmayan hangi Atatürk ilkesi veya devrimi var? Cumhuriyetçilik mi? Laiklik mi? Milliyetçilik mi? Ya da Milli bağımsızlık mı? Milli egemenlik mi? Milli ekonomi mi? Ya da ulus devlet mi? Bizim ayak uyduramadığımız Dünya’da değişen ne? Bütün bunları ister istemez insanın sorası geliyor.

Bugün Atatürkçülüğün 21. Yüzyılın gerçekleri ile bağdaşmadığını söyleyenler küresel emperyalizmin yönlendirmesinde yenidünya düzenini kabul edenlerdir. Küreselleşmeyle ortaya çıkan Avrupa Birliği, Büyük Ortadoğu ve Büyük İsrail gibi bölgesel projeler çerçevesinde Türkiye’yi Lozan’daki yapısından kaydırıp Sevr modeli bir parçalanmaya sürüklemek isteyenlerdir.

Bugün Kemalizm’i, Atatürkçülüğü çağdışı görenler Türkiye için ya Ortadoğu merkezli yeni bir siyasi oluşum, devlet modeli istemektedirler ya da Avrupa merkezli bir yapı içinde Türkiye’nin eyaletlere bölünmesini istemektedirler.

Dolayısıyla bugün Atatürk Cumhuriyeti’nin, laik devlet modeli ortadan kaldırılarak, birtakım etnik ve mezhepsel sorunlar dayatılarak ulusal, üniter merkezi devlet yapısı ortadan kaldırılarak ve ekonomik uygulamalarla üç koldan tasfiye hareketiyle karşı karşıya olduğu söylenebilir.

Bugün Atatürk’ün kurduğu demokratik, laik Cumhuriyetin dayanağını ve hedefini oluşturan üç temel sürecin (ki bunlar Milletleşme, Laikleşme ve Merkezileşmedi) ciddi bir biçimde kesintiye uğratıldığını görüyoruz. Bugün yaşadığımız süreçte bu husus açıkça ortay çıkmış durumdadır.

Bugün, gerçek şudur ki, Türkiye Cumhuriyeti’nin dayanağını oluşturan bu üç projenin de önü kesilmiştir. Başka bir deyişle, Türkiye Cumhuriyeti, bu üç koldan ciddi bir direniş ve saldırıyla karşı karşıyadır. Bu nedenle bugün Atatürk için ağlamak yerine, onu anlamak ve anlatmak her zamankinden daha büyük bir ihtiyaç, görev ve sorumluluktur.

Komünizmin yıkıldığı, sosyalist sistemin dağıldığı bir dönemde Kemalizm’in ayakta kalabilmesi, dayandığı temellerin sağlamlığını ve kurucusunun ileriyi gören geniş görüşlülüğünü bir kez daha kanıtlamıştır. Batı’nın dışında kalan dünya ülkeleri için çağdaşlaşma ve modern devlet olma yolunda Atatürk ilke ve devrimleri yol göstermeye devam etmektedir.

Türkiye iç kavgaları bir yana bırakarak, dışa dönük yeni bir yapılanma sürecine, Kemalizm modeli doğrultusunda yönelirse, kendisi gibi batının dışında kalan bölge ülkelerinin önderi olabilecek ve bu ülkelere modellik yapabilecek güce sahiptir. Tümü ile Mustafa Kemal’in eseri olan, bugünün çağdaş Türkiye’si, kurucusunun yolundan giderek, bölgenin güçlü ve önder ülkesi konumuna gelebilir.

Bu duygu ve düşüncelerle, 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramı’nın 102. yıldönümünün başta gençlerimiz olmak üzere tüm milletimize kutlu olmasını diliyor; gençlerimizin Atatürk ilke ve inkılâplarından kopmadan ülkemize ve insanlığa yararlı hizmetlerde bulunacaklarına yürekten inanıyor, kendilerine başarılar diliyorum.

 

Devamını Oku

Ermeni Meselesi: Nedir? Ne Değildir?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bu mesele “Şark Meselesi” adıyla formüle edilen, farklı yer ve zamanlarda değişik biçimlerde gündeme getirilen daha büyük bir sorunun parçasıdır. Bu sorun, “Türklerin Anadolu’ya ayak basmalarıyla birlikte ortaya çıkan şark meselesinin” sadece küçük bir kıvılcımıdır. Tarih boyunca, yüzlerce defa Türk milletine ve devletine karşı denenen oyunların bir parçasıdır. Yine bu sorun, büyük devletlerin tarih boyunca Balkanlar’da, Kafkaslar’da, Ortadoğu’da ve Anadolu’da uyguladığı emperyalist siyasetin bugün ortaya çıkan farklı bir yüzüdür.

“Tehcir” meselesini yönlendirenler zaman zaman münferit veya müştereken hareket etmişlerse de amaç hep Türk devleti ve milletine yönelik olmuştur. Sebep bazen Hindistan’a giden yolların güvenliği, bazen Akdeniz üstünlüğü bazen Boğazlar’daki rekabet, bazen de ticari, kültürel veya dini imtiyazlar elde etmek olmuştur ancak tüm bunlar hep bu meselenin farklı görüntüleri olmuştur. Dolayısıyla Ermenilerin koruyuculuğunun yapılması da bu emellerin tahakkuku için bir bahane olmuştur.

Mesele tarihi değil siyasidir! Mesele şu:

100 yıl önce Batı Osmanlı’yı istemiyordu. 100 yıl sonra ise laik Atatürk Cumhuriyetini istemiyor. Ve 100 yıl önce yarım kalan projesini tamamlamak istiyor. Yani Serv’i. 100 yıl önce planları Sevr’i uygulamaktı. Fakat bu planı Mustafa Kemal bozdu. Ve onların hiç istemedikleri laik Türkiye Cumhuriyetini kurdu. Bu nedenle Mustafa Kemal’i hiç sevmezler. Çünkü onların gözünde Mustafa Kemal demek Türk demektir, Türk demek Mustafa Kemal demektir. Batı ırkçıdır. Türkleri aşağı ırk görür. Türklerin Viyana’ya kadar gelişini yani milli öcünü unutmaz. Yani doğu ile batı, diğer bir ifadeyle Batı ile Türkler arasındaki mücadele öyle basit bir mücadele değil, kökleri tarihin derinliklerinde olan kadim bir mücadeledir. Ve bugün Batı şunu anladı Türklere açıkça cepheden saldırmayacaksın, “Soft Power” denilen unsurlarla içeriden ele geçirip yıkacaksın. Ki bu bağlamda Gençliğe Hitabe iyi bir uyarıcıdır ancak görmesini okumasını bilene. Dolayısıyla Başkan Biden’ın açıklaması hafife alınmamalı. Bunun ardı çorap söküğü gibi gelir. 4T gelir, Rum soykırımı gelir, Kürt soykırımı gelir.

Velhasıl ışığı gören gelir…

Devamını Oku

101 YIL ÖNCE MİLLİ EGEMENLİĞE GİDEN YOLDA NELER YAŞANDI?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Peki Atatürk TBMM’nin açılış gününün aynı zamanda bayram olarak kutlanmasını neden istedi? TBMM kurulurken milletvekilleri ne gibi zorluklar yaşadı? Mebuslar bir yandan savaş varken diğer yandan Ankara’ya ulaşmayı nasıl başardı? Atatürk’ün yaptıklarına çevresindekiler neden şaşırıyordu?

Uludağ Üniversitesi Tarih Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa’nın kaleminden okuyalım…

“Bence meclis nazariye değil, hakikattir. Hakikatlerin en büyüğüdür.”
“Ben kerameti, meclisten bekleyenlerdenim.”

Gazi Mustafa Kemal Atatürk

Milli Bayram Nedir?

Her millet, tarihi süreçte geçirdiği iyi ve kötü olayları, gelecek nesillere aktararak, onların bu olaylardan ders almalarını sağlamak ister. Bu durum, milletlerin geleceklerini güvence altına almak düşüncesiyle yakından ilgilidir. Çünkü böylelikle yeni nesiller, ileride bu tür olaylarla karşılaştıkları zaman, bu olaylara bakarak yapmaları gereken işler hakkında fikir sahibi olabileceklerdir. Bu düşüncenin eseri olarak, Milli Mücadele’yi gerçekleştirerek, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuranlar da, Milli Mücadele’nin hangi şartlarda kazanıldığı ve cumhuriyetin nasıl kurulduğu hadisesinin bütün millet ve yetişecek yeni nesiller tarafından bilinmesini ve ona göre sahip çıkılmasını istiyorlardı. Bunu da, Milli Mücadele içerisinde önemli olayların yaşandığı günleri, birer Milli Bayram olarak kabul etmek ve kutlamak şeklinde yaparak, ilelebet yaşatmak düşüncesinde idiler. Bu amaçla, daha 23 Nisan 1921’de TBMM’ne verilen bir önerge ile 23 Nisan gününün Türk Milleti’nin bağımsızlığını elde ettiği gün olarak resmi bayram kabul edilmesi ve kutlanması istenmişti. Aynı gün kabul edilen bu önerge ile daha o tarihte 23 Nisan, Milli Bayram olarak kabul edilmiş ve kutlanmıştır. Bu yıl TBMM’nin açılışının, yani millet egemenliğinin, 101. yıldönümünü kutluyoruz. Milletimize kutlu olsun.

Atatürk’ün Milli Egemenlik Hakkındaki Düşünceleri

Atatürk, Milli Mücadelenin başlangıcından, kendisinin hayata veda ettiği ana kadar, her fırsatta Milli Egemenliği Türk toplumuna benimsetmeye çalışmış, her zaman kişisel yönetimin sakıncalarıyla Milli Egemenliğin üstünlüklerini çarpıcı şekilde karşılaştırmıştır. Çağdaş bir topluma ve çağdaş bir devlete yakışan yönetim şekli, ancak Milli Egemenliğe dayanan sistemdir. Dolayısıyla Atatürk’e göre Milli Egemenlik, sadece Saltanatın değil, eski veya yeni bütün kişisel yönetim biçimlerinin karşıtıdır.

Atatürk’e göre,
Türkiye devletinde ve Türkiye devletini kuran Türkiye halkında tacidar (taç sahibi) yoktur, diktatör yoktur. Tacidar (taç sahibi) yoktur ve olmayacaktır. Çünkü olamaz… Bütün cihan bilmelidir ki, artık bu devletin ve bu milletin başında hiçbir kuvvet yoktur, hiçbir makam yoktur. Yalnız bir kuvvet vardır. O da Milli Egemenliktir. Yalnız bir makam vardır. O da milletin kalbi, vicdanı ve varlığıdır.

Yine Atatürk’e göre, “toplumda en yüksek hürriyetin, en yüksek eşitlik ve adaletin istikrarının ve korunmasının sağlanması, ancak ve ancak tam ve kesin manasıyla Milli Egemenliğin gerçekleşmiş bulunmasına bağlıdır. Dolayısıyla hürriyetin de, eşitliğin de, adaletin de dayanak noktası Milli Egemenliktir.”

Bu nedenle Atatürk Milli Egemenliği, devletimizin ebed-i müddet olması, ülkemizin kuvvetlenmesi, milletimizin refah ve mutluluğu ile hayatımız, namusumuz, şerefimiz, istikbalimiz, bütün mukaddesatımız ve nihayet her şeyimiz için mutlaka en kıskanç hislerimizle, açık teyakkuz ve intibahlarımızla ve bütün kuvvetimizle muhafaza ve müdafaa etmemiz gereken bir değer olarak görmüştür.

Meclisin açılışından önceki devrede hemen her tarafta beliren isyanlar ve işgaller herkesi ürkütürken, Atatürk’ün Ankara’da sükûnetle ve telgraf başında bambaşka işlerle uğraşması çevresindekileri şaşırtıyordu. Ona “cepheye git”, yahut “ordu kur, orduyla uğraş” gibi telkinler yapılmıştır. Fakat onun cevapları daima beklenmedik şekildedir. Mesela, şu cümleler O’nundur;

Önce meclis, sonra ordu. Ordu demek, yüz binlerce insan, milyonlarca servet zaman demektir. Buna iki üç şahıs karar veremez. Ben erameti, meclisten bekleyenlerdenim. Bir devre yetiştik ki onda, her şey meşru olmalıdır. Millet işlerinde meşruiyet, ancak milli kararlara istinad etmekle, milletin umumi meyillerine tercüman olmakla hâsıl olur. Hiç korkmayalım, o esaret ve zillete razı olmaz. İş onu bir araya toplamakta… İşte şimdi ben bu yoldayım. Bu yolun çok sağlam bir yol olduğuna inanıyorum. Bence meclis nazariye değil, hakikattir. Hakikatlerin en büyüğüdür. Orduyu yapacak olan millet, fakat millete niyabeten de (vekil olarak ta) meclistir.”

Ve Açılış: 23 Nisan 1920 TBMM Açılışı
İstanbul’un işgaliyle birlikte Osmanlı Devletinin tamamen etkisiz kaldığını ve milletin içinde bulunduğu kötü duruma bir çare bulmasının artık mümkün olmadığını gören Atatürk, milletin kurtuluşunu yine milletin kendisinin sağlayacağı düşüncesiyle ve Milli Egemenlik ilkesinin tam anlamıyla gerçekleştirilmesini sağlamak amacıyla, 19 Mart 1920’de bütün valiliklere, mutasarrıflıklara ve komutanlıklara bir genelge göndererek, Ankara’da “olağanüstü yetkilere sahip” yeni bir meclisin toplanmasını istedi. Bu genelgede yer alan hükümlere uygun olarak yapılan seçimler sonucunda belirlenen milletvekillerinin yanında, İstanbul’dan Ankara’ya gelmeyi başaran milletvekillerinin de katılmasıyla, yeni meclis 23 Nisan 1920’de Ankara’da açıldı.

Eşi Görülmemiş Bir Fedakârlık: İlk TBMM ve Özellikleri

İlk TBMM Türk Milletinin tarihteki mevkiine paralel yüksek seviyeli bir meclisti. Devletin oluşturduğu değil, devleti oluşturan bir meclisti!

İlk TBMM’nin özelliklerini şu şekilde sıralayabiliriz:
1) Meclis her şeyden önce milli bir meclistir,

2) İdealist ve demokratik bir meclisti,

3) Olağanüstü hal meclisiydi; 4) Meclisin temeli ve bekası fedakârlık esasına dayanıyordu ve 5) Kahraman bir meclisti.

Meclis üyeleri tamamıyla Türklerden oluşmaktaydı. I. Meşrutiyet Meclisinde bulunan 130 üyenin 50’si gayr-i müslimdi. Meclisteki Müslüman olmayan üyeler, buradaki konumlarını kullanarak bir takım ayrılıkçı emellerini gerçekleştirme yolunda hareket etmişlerdir. II. Meşrutiyet Meclisinde de durum pek farklı sayılmazdı. II. Abdülhamid Meclisi o dönemde feshetmekle memleketin Meclis vasıtasıyla parçalanmasına engel olmuştur. Açılan yeni Meclis ise kendine ilk isim olarak “Meclis-i Kebir-i Milli” adını yakıştıran ve bu ruhu taşıyan kişilerden oluşmuştur.

Çok zor şartlar altında fakat demokratik yapılan bir seçim sonucunda tesis edilmişti. Halkın sosyal yapısı göz önünde bulundurulursa hemen hemen her kesimden, her tabakadan üye mevcuttu. Çarıklı köylüsü, sarıklı hocası, kalpaklı ve Avrupai kılıklı aydını ile tam bir kucaklaşmanın ve kaynaşmanın görüldüğü, herkesin kendi görüşünü “İstiklal-i tam ve İstihlas-ı Vatan” için hür olarak konuştuğu, seviyeli, seciyeli bir meclis idi.

İlk TBMM’nin yapısına bakacak olursak, tam üye sayısı 390 kişidir. Bunlardan 115 Memur, 61 Hoca, 51 Subay, 46 Çiftçi, 36 Tüccar, 29 Avukat, 15 Doktor, 10 Aşiret reisi, 8 Tarikat şeyhi, 6 Gazeteci, 2 Mühendis, 11 Kişi ise Öğretmen ve diğer mesleklerden idiler. İlk mecliste, bürokratların oranı %43, serbest meslek mensuplarını %20, tarım ve ticaret kesiminin oranı %19, din adamlarının oranı ise %17 idi. Her türlü inanç ve görüşü bünyesinde barındıran bir milli koalisyon görünümünde idi. Tek programları vardı. O da “Misak-ı Milli” denilen müşterek dava, memleketin esarete düşmemesi ve istiklalin kurtarılmasıydı. Bu davada herkes birleşiyordu. Ama bu programın uygulama şekilleri ve safhaları adım adım geliştikçe, memleket meselelerine çareler aranmaya başlanınca tabii olarak farklı görüşler ister istemez kendini gösterdi.

Sekiz ay maaş almayan vekiller

Meclis üyelerinin her biri, eşi görülmemiş bir fedakârlık örneği göstermiştir. Zira onlar fakru zaruret içerisinde var olmaya çalışan bir milletin temsilcileriydiler ve bunun idrakindeydiler. Milletvekilleri Ankara’ya bin bir güçlükle gelebilmişlerdi. Batum mebusu Ahmet Fevzi Erdem, Şavşat halkının topladığı 75 lira ile yola çıkmış Samsun’a 8 günde gelmiş, buradan 4 milletvekili ile bir at arabası kiralayıp yola devam edebilmişti. Ankara’ya geldiğinde ise Meclisin açılışının üçüncü günü olmuştu. Milletvekillerinin büyük bir bölümü Ankara’ya atlarıyla gelmişti. Çoğunun yatacak bir yeri dahi yoktu. Bir kısmı istasyon yolundaki çayırlıkta günlerce sabahlamıştı. Bir yandan sivrisinek, bir yandan yokluk dolayısıyla çoğu sıtmaya yakalanıp yatağa düşmüştü. Meclis, gaz lambası ışığında, saç soba ısınmasında ve ortaokulun tahta öğrenci sıralarında oturan, gazyağı tenekelerinden kurulu masalarda çalışan komisyonlar ile işliyordu. Meclis başkanının kullandığı tek otomobilden başka motorlu araç yoktu. Sekiz ay maaşsız çalışan milletvekilleri bir yıl sonra 100 lira olan maaşlarının %20’sini bütçe açığını kapamak için yine devlete vermişlerdi.

Sakarya Savaşı sırasında top seslerinin Ankara’dan duyulması üzerine Meclisin taşınma fikri ortaya atılınca Erzurum Mebusu Mustafa Durak Bey’in aşağıdaki sözleri, meclisin heyecan ve ruhunu yansıtması açısından oldukça dikkate değerdir:

Ordu şehir bekçisi değil, ordu istiklal bekçisidir. Nerede canı isterse orada harbini yapar. Meclis buradan gitmemelidir… Aileleri serbest bırakalım, yalnız biz bugün burada öleceğiz tam o gün gelmiştir. TBMM Azaları birer tüfek alsınlar oturduğumuz yerde top patlayıncaya kadar kalsınlar… Buraya kanımızı canımızı feda etmek için geldik… Millete heyecan vermeyelim. Ölürsek ölürüz. Yedi senenin içinde milyonlarca insan telef ettik, biz o milyonlarca insandan daha büyük değiliz. Biz de feda olalım.”

Ve Sonuç

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla, Türkiye’de Milli Egemenlik ilkesi resmen ve de fiilen gerçekleştirilmiştir. Böylece millet kendi geleceğini kendisi belirleme imkânına kavuşmuştur. Bunda da en büyük pay, hiç şüphesiz Atatürk’e aittir.

Atatürk, TBMM’ni açarak en büyük ideallerinden birisi olan, Türkiye’de Milli Egemenlik ilkesini devletin temel unsurlarından birisi haline getirirken, “Hâkimiyet Kayıtsız Şartsız Milletindir” ifadesiyle de, hükümranlık hakkını ve otoritesini sadece TBMM’ne vermiştir. O, böylece bu konuda milleti tam yetkili kılarken, aynı zamanda diktatörlüğe karşı da bütün kapıları kapatmıştır.

Atatürk, Meclisin, Milli Egemenlik ilkesi gereği, milletin kaderine nasıl hâkim olması gerektiğini de, yine mecliste, Saltanatın kaldırılmasıyla ilgili görüşmeler sırasında yaptığı bir konuşmada şu sözlerle ifade etmiştir; “...Millet, mukadderatını doğrudan doğruya eline aldı ve milli saltanat ve hâkimiyetini bir şahısta değil, bütün fertleri tarafından seçilmiş vekillerden oluşan bir Meclis-i Ali’de (Yüce Mecliste) temsil etti. İşte o meclis, Meclis-i Alinizdir (Yüce Meclisinizdir); Türkiye Büyük Millet Meclisidir. Milletin saltanat ve hâkimiyet makamı yalnız ve ancak Türkiye Büyük Millet Meclisidir.”

TBMM’de, Atatürk’ün idealinin gerçekleştirilmesi hususunda üzerine aldığı sorumluluğunun gereğini bugüne kadar en iyi şekilde yerine getirmiştir.

Milli Egemenlik ilkesi, Atatürk’ün kurduğu Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin temel unsurlarından birisi haline gelmiştir. Nitekim bu ilke, 1924, 1961 ve 1982 tarihli daha sonraki Anayasaların da temelini oluşturmuştur. Ayrıca bu ilke, devlet yönetiminde en üstün gücün millete ait olduğunu ortaya koyması sebebiyle, Cumhuriyetçilik ilkesini bütünler.

Sonuç olarak, “Hâkimiyet kayıtsız şartsız milletindir!”

Pof. Dr. Behçet Kemal Yeşilbursa /Uludağ Üniversitesi Tarih Bölümü

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.