23 Nisan 2026 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı kişiye ulaştı.

jojobet
Marsbahis
deneme bonusu veren siteler
1xbetbetpasmariobet
escort konya
a
en iyi rulet siteleri

“Küçük hanımlar, küçük beyler…”

23 Nisan… Sadece çocukların bayramı değildir; sadece bir tarih de değildir. 23 Nisan, bu topraklarda kaderin kutsal bir odadan alınıp milletin avucuna bırakıldığı gündür. Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılışı, bir rejim değişikliğinden çok daha fazlasını ifade eder: Bir irade devrimidir.

Osmanlı’nın son döneminde egemenlik, milletin değil; padişahın, sarayın ve dar bir zümrenin elindeydi. Oysa Birinci Dünya Savaşı’nın ardından işgal altındaki bir ülkede, dağıtılmış bir ordunun ve yoksullaşmış bir halkın içinden bambaşka bir fikir yükseldi: “Milletin istiklalini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır.” İşte bu söz, 23 Nisan’a giden yolun pusulası oldu.

Bugün kolayca telaffuz ettiğimiz “milli egemenlik” kavramı, o günlerde ateş altında filizlendi. Egemenliğin bir kişiye, bir hanedana ya da bir sınıfa değil; millete ait olması gerektiği fikri, çağının çok ilerisindeydi. Üstelik bu fikir, masa başında değil; mitinglerde, kongrelerde, yollarda ve cephe gerisinde yoğrularak olgunlaştı.

Mustafa Kemal Paşa’nın ısrarla vurguladığı bir gerçek vardı: Önce meclis. Çünkü meşruiyet, ancak millet iradesine dayanırdı. Orduyu da hükümeti de yasayı da meşru kılacak olan şey; seçilmiş bir meclisti. “Bence meclis nazariye değil, hakikattir” sözü, bu anlayışın özeti gibidir.

23 Nisan 1920’de Ankara’da açılan meclis, benzeri az görülür bir meclisti. Devletin kurduğu bir meclis değil; devleti kuran bir meclisti. Üyeleri arasında köylüler, hocalar, subaylar, tüccarlar, avukatlar vardı. Çarığıyla gelen de vardı, kalpağıyla gelen de. Ortak payda ise tekti: İstiklal.

O meclis, yokluk içinde çalıştı. Gaz lambası ışığında, tahta sıralarda, maaşsız ama umutlu… Milletvekilleri sadece yasa yapmadı; gerektiğinde cephe kararı aldı, gerektiğinde kaderini ortaya koydu. Sakarya günlerinde Meclis’in taşınması gündeme geldiğinde yükselen ses hâlâ kulaklarımızdadır: “Buraya kanımızı canımızı feda etmeye geldik.”

Bugünden geriye baktığımızda, 23 Nisan’ın anlamı daha da berraklaşıyor. Milli egemenlik, sadece bir anayasa maddesi değildir. O, hürriyetin, eşitliğin ve adaletin dayanağıdır. Egemenliğin millete ait olmadığı yerde, sandık da hukuk da özgürlük de eksik kalır.

Bu yüzden 23 Nisan’ı anarken sadece geçmişi hatırlamayız; bugünü ve yarını da düşünürüz. Çünkü milli egemenlik, korunması ve sürekli canlı tutulması gereken bir değerdir. Kendiliğinden yaşayamaz; ancak bilinçle, katılımla ve sorumlulukla ayakta kalır.

Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin açılmasıyla birlikte bu ülkede artık bir gerçek vardır: Üzerinde hiçbir taç durmayan, hiçbir zincirin bağlamadığı bir irade… O iradenin adı millettir.

Ve o gerçek, aradan geçen on yıllara rağmen hâlâ yolumuzu aydınlatmaktadır.

23 Nisan’da Çocuk Olabilmek

23 Nisan… Takvim yaprağından ibaret olmayan, bir ülkenin ruhuna işlenmiş nadir günlerden biri. Ulusal egemenlik gibi son derece ağır, tarihsel ve siyasal bir kavramın, çocuklarla yan yana anıldığı dünyadaki tek bayram. Bu bir rastlantı değil; bu, Mustafa Kemal Atatürk’ün geleceğe dair en berrak öngörüsüdür.

Küçük hanımlar, küçük beyler…” diye başlayan hitabı, sadece bir sevgi cümlesi değil, bir emanettir. Atatürk, çocukları sevdiğini söylemekle yetinmeyen, o sevgiyi devlet aklına, bayrama, kuruma ve davranışa dönüştüren ender bir liderdi. Çocuğu yoktu ama çocukla kurduğu bağ, pek çok ebeveyninkinden daha sahici, daha derindi.

Bugün 23 Nisan’ı törenler, şiirler ve gösterilerle kutluyoruz. Ne var ki, asıl mesele şu soruda düğümleniyor: Atatürk’ün çocuklara bakışını ne kadar anlayabiliyoruz? Yoksa onu sadece nutuklardan, resmî metinlerden ve çelenklerden mi ibaret sanıyoruz?

Atatürk için çocuk; saf, dürüst, içinden geldiği gibi konuşan insandı. Riyakârlığı bilmezdi çocuk. O nedenle çocukları dinlerdi; büyükler gibi ciddiyetle, sabırla ve saygıyla. Yurt gezilerinde yalnızca ileri gelenleri değil, küçükleri de dinlemesi boşuna değildi. Çünkü geleceği bugün de değil, çocukların gözlerinde arardı.

Bir çocuk balosunda yaşanan o sahne… Küçük bir çocuğun “Atatürk’üm, seni öpmek istiyorum” demesi ve Atatürk’ün tereddütsüz “Gel öp” diye karşılık vermesi… O anı özel kılan, bir çocuğun cesareti kadar, bir devlet başkanının kalbini unutmamış olmasıydı. Atatürk’ün gözyaşları, siyasetin değil, insanlığın gözyaşlarıydı. “İşte benim kuşaklarım” derken kastettiği yalnızca bir nesil değil, bir umut zinciriydi.

Bugün ise ister istemez şu soruya geliyoruz: Atatürk’ten sonra gelenler, çocuklara onun gibi bakabildi mi?

Kaç devlet büyüğü bir çocuğun elinden tutup bir sergi gezdi? Kaçı bir çocuğu protokolün ön sırasına oturttu? Kaçı bir çocuğu dinlerken göz hizasına indi, onunla oyun oynadı, birlikte güldü? Çocuklar ne zaman bir “gelecek teminatı” olmaktan çıkıp, sadece tören figürüne dönüştü?

Oysa çocukluk yalnızca bir yaş aralığı değildir; bir karakterdir. Merak etmektir, sormaktır, itiraz etmektir. Atatürk’ün önem verdiği de tam olarak buydu. Çocukların özgürce konuşmasını, düşüncelerini açıkça ifade etmesini isterdi. Baskıyla, korkuyla yetiştirilen çocukların ne erdemli ne de güvenilir bireylere dönüşeceğini bilirdi.

“Bugünün küçükleri yarının büyükleridir” sözü bir temenni değil, bir uyarıdır aslında. Eğer bugünün çocuklarını ihmal edersek, yarına dair hiçbir sözümüz kalmaz. Çocukların eğitimi, korunması ve ciddiye alınması bir merhamet meselesi değil, bir beka meselesidir.

Atatürk’ün Ülkü ile kurduğu bağ da bu bakışın en somut örneklerinden biridir. Manevi evlatlarına gösterdiği özen, savaşın en zor günlerinde bile çocukları ihmal etmemesi, Himaye-i Etfal Cemiyeti’nin kurulmasına öncülük etmesi… Bunların her biri, çocuk sevgisinin lafla değil, sorumlulukla yaşandığını gösterir.

23 Nisan’ı anlamak, sadece bayrak sallamak değil; çocukların gerçek sorunlarını görmekle mümkündür. Yoksulluk, eşitsizlik, nitelikli eğitim eksikliği, çocuk emeği, istismar… İşte Atatürk’ün çocuklara emanet ettiği ülkenin bugün yüzleşmesi gereken başlıklar bunlardır.

Belki de asıl soru şudur: Biz çocuklara, Atatürk’ün baktığı yerden bakabiliyor muyuz?

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı kutlu olsun. Egemenlik hepimizin, gelecek ise çocuklarımızın olsun. Ve çocukların yüzü, yalnızca bayramlarda değil, her gün gülsün.

 

 

YORUMLAR

s

En az 10 karakter gerekli

Sıradaki haber:

LGS’ye milli maç ayarı

HIZLI YORUM YAP



bursa escort görükle eskort görükle escort bayan bursa görükle escort bursa escort bursa escort bayan