15 Mayıs 2021 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı 25.721.097 kişiye ulaştı.

Bursa 27°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a


Yrd. Doç. Dr. Dyt. Esin Şeker

Yrd. Doç. Dr. Dyt. Esin Şeker

19 Nisan 2021 Pazartesi

“Mikrobiyata”

0

BEĞENDİM

ABONE OL

İnsan vücudunda yaşayan bakteriler, virüsler ve mantarlar gibi mikroorganizmalar mikrobiyota olarak adlandırılır. Mikrobiyota parmak izi gibi benzersiz bir yapıdır. Genetik özelliklerin yanı sıra doğum şekli, beslenme şekli, çevresel faktörler ve antibiyotik kullanımının mikrobiyota gelişiminde önemli olduğunu kanıtlanmıştır.

İnsan vücudunda yaşayan 100 trilyona yakın dost bakteri sağlıklı kalmakta büyük önem taşır.

Modern yaşam tarzı, aşırı hijyen, batı tarzı beslenme alışkanlıkları, artan sezaryen doğumları, anne sütü yerine formula ile beslenme, antibiyotikler, bağırsak mikrobiyotasını olumsuz yönde etkileyerek dost/zararlı bakteri oranını değiştirebilir. Bu faktörler dost bakterilerin sayısı ve çeşitliliğini azaltırken, zararlı bakterilerin sayısını da artırabilmektedir. Sonuç olarak sindirim sistemi, bağışıklık sistemi, hormonal yapı, düşünce ve duygularınıza kadar tüm vücudunuzu etkileyen problemler ortaya çıkarabilmektedir. Daha ciddi sağlık sorunlarının oluşmasını önlemek için bağırsak mikrobiyotasının dengesini sağlamak gerekir. Özellikle ilk 3 yaşta mikrobiyota dengesizliği ileri yaşamda astım, alerji, obezite ve diyabet riskini artırdığı belirlenmiştir.

Dost bakteriler yani probiyotikler yeterli miktarda alındığında insan sağlığını yararlı etkileri olan canlı mikroorganizmalar vücuda alınmış olur. Faydalı mikroorganizmaları besleyen, çoğalmalarını sağlayan sindirilemeyen bileşiklere prebiyotik denildiğini tekrarlamak istiyorum.

Probiyotiklerin olumlu etkileri şöyle sıralanabilir:

  • Bağırsak duvarının bütünlüğünün korunması
  • Sızdıran bağırsak sendromunun önlenmesi
  • Besinlerin sindirimi ve emilimi
  • Zararlı bakteri sayılarının azaltılması
  • Bazı vitaminlerin üretimi, K vitamini gibi
  • Bağışıklık sisteminin gelişimi ve desteklenmesi
  • Duygu ve davranışların düzenlenmesi

 Birçok dost bakteri içeren mucize besin anne sütü de bir probiyotiktir.

İnsan vücudunda çok bilinen iki cins bakteri vardır: Lactobasiller ve Bifidobakteriler

Bebekler bu yararlı mikroorganizmaları, normal doğum sırasında anneden almaktadır. Sezaryenle doğan bebekler doğum kanalından geçmediği için maalesef bu yararlı/dost bakterileri alamazlar ve bu bebeklerde astım, alerji, obezite gibi kronik hastalıklara yakalanma riskleri artar. Bebeğin sağlıklı mikrobiyota gelişimi için en az normal doğum kadar önemli olan diğer bir etmen ise bebeğin anne sütü almasıdır. Yaşama sağlıklı başlaması için tüm bebeklerin doğumdan hemen sonra emzirmeye başlatılması, ilk 6 ay sadece anne sütü verilmesi ve 6’ncı aydan sonra uygun besinlerle beraber emzirmenin 2 yaş ve ötesine kadar devam ettirilmesi önerilmektedir. Birçok dost bakteri içeren anne sütü mucizevi bir probiyotiktir. Aynı zamanda bakterileri besleyen prebiyotikleri de içermektedir. İlerleyen dönemde ise bebeği kanser ve kronik hastalıklardan korur. Tıbbı gereklilik durumunda sezaryen kaçınılmaz ise ve bebek anne sütü alamıyorsa, bebekler dost bakterilerin %90-95’ini oluşturan bifidobakterileri alamazlar.

 

Devamını Oku

Diz ve Eklem Sağlığı

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bu günler de herkes Corona Virüse odaklandı.  Covid-19 adlı virüs dünyanın altını üstüne getirdi. Tüm dünyayı etkileyen bir salgından söz ediyoruz. Dünya sağlık Örgütü salgını Pandemik olarak tanımladı. Yani tüm dünyayı etkileyen olarak. Hepimiz globalleşmeye çok hevesliydik ne yazık ki global hastalıkların da olabileceğini pek anlayamıyorduk. Gelişen dünya ve ortaya çıkan virütik hastalıklar  sosyal, ekonomik, siyasi çalkantıları yaşatmaya başladı bile.

Konunu uzmanı olan çok anlamlı uyarılar ve önerilerin yanı sıra ağzı olan konuşuyor. Bizim toplumumuz kolay kural tanıyan bir yapıya sahip değil, çünkü yasaların yaptırımları yetersiz ve dengeli değil. Eğitimli kişi sayısı kaderci insan sayısından az. Kendini ilahi güçlere teslim edip bize bir şey olmaz diyen kişi kendini koruyamadığı gibi toplum sağlığını da riske ediyor.

Güzel ülkemin bu krizden nasıl çıkacağını bilmiyorum. Yeter ki çok insanımızı bu yolla da kaybetmeyelim.

Önerim;

İyi beslenin, fiziksel aktiviteyi aksatmayın, yakın temastan kaçının.

Diz ve Eklem Sağlığı
Bu bilgiyi biliyor musunuz?

60 yaşına kadar 1,5 milyon adım attığınızı ve bunun yaklaşık 120.000 km ettiğini ve bu yürüyüşle dünyanın etrafını üç tur yürüdüğünüzü hayal edebiliyor musunuz?

Yürüyoruz, oturuyoruz, ayakta duruyoruz, dönüyoruz, eğiliyoruz. Bunu hayatımızın normalleri olarak bakıyor ve başka bir anlam yüklemiyoruz. Ancak ne zamana kadar? Dizde, kalçada, bileklerde ağrı duyuncaya veya bu eklemlerden birinde sertlik/ ağrı hissedinceye kadar. Kalçalarınızın, ayak bileklerinizin ve diğer eklemlerinizin bazen acı vermesine şaşırmamak gerekir. Bunun yanı sıra çeşitli yaralanmaları yaşayabilirsiniz önemli olan bu yaralanmayı durdurabilmek ve acıyı ortadan kaldırabilmektir. Dizler veya kalçalar incindiğinde, sadece rahatsız edici değil, yaşam konforunuzu da olumsuz etkiliyor. Hareketliliğinizi, mutluluğunuzu ve bağımsızlığınızı tehlikeye atabilecek ortak koşulları iyi saptamalısınız. Risk faktörlerini ve doğru teşhisin yapılmasını iyi anlamak büyük önem taşıyor.  60 yaş üzeri bireylerin risk grubu olduğunu hatırlatmak isterim.

Menapoz sonrası osteoporoz riski taşıyan kadınları unutmayalım. Sağlıklı olarak yaşamı sürdürmenin ipuçları ve teknikler bilmekte fayda var.

Bunları sıralarsak:

1. Vücudunuzu daima aktif tutun, bence her gün yürüyün.

2. Kaslarınızı geliştirecek ve koruyacak sporlar yapın ki kemikleri ve eklemleri destekleyin.

3. Kemik sağlığını koruyacak sağlıklı bir beslenme modeli kullanın.

4. Protein, kalsiyum, D vitamini alımını bilimsel ölçüler içinde yapın.

Bunun için süt, yoğurt ve kefirden mutlak faydalanın. Hem protein hem de kalsiyum kaynağı olarak vazgeçilmemesi gereken besinler olduğunu unutmayın. Bazı magazin haberlerde yazıldığı gibi zararlı etkisi olmadığını bilin.

5. D vitamini için güneşten yararlanın, zararlı etkisini görmemek için uygun saatler ve sürelerde güneş ışınlarına maruz kalın.6. Yeşil yapraklı sebzeler, renk renk sebze ve meyve tüketimini unutmayın. Sağlıklı olmak, kendi kendine yetebilmek ve yaşam konforunu kaybetmemek için bu bilgileri bir daha gözden geçirin.

Devamını Oku

Halsiz ve Yorgun mu Hissediyorsunuz?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Gerçeği kabul edelim: yaşlandıkça hepimiz daha fazla yoruluruz. Hoş şimdi gençler de pek yorgunlar. Yaşlanma sürecinin bir parçası: mitokondriyi (hücrelerde enerji üreten motorlar) kaybediyoruz ve vücudumuzdaki hücrelere enerji sağlayan molekül olan adenozin trifosfat’ı (ATP) daha az üretiyoruz. İlaçların yan etkileri, depresyon veya kalp hastalığı gibi kronik hastalıklar da yorgunluk veya halsizlik hissini artırabilir.

Ancak yaş ve hastalıkla ilgili etkenler enerjinizi tüketen tek şey değildir. Yaşam tarzı alışkanlıklarınız, günlük yorgunluğunuzun bir kısmından sorumlu olabilir. Enerji üretim-kullanım mekanizmasını etkileyen ve değiştirebileceğiniz yaygın suçluları bulduk. Aşağıda bu suçluları tek tek anlatacağım.

 Hareketsizlik

Yaşlandıkça doğal olarak kas kütlesini kaybederiz. Hareketsiz olmak, kasları zayıflatıp küçülterek, enerjiyi verimsiz kullanmaya neden olurlar ve sorunu giderek daha da artırırlar.

Fiziksel aktivite kasları güçlendirir, onların daha verimli olmalarına ve ATP’yi korumalarına yardımcı olur ve enerji üreten beyin kimyasallarının üretimini artırır. Haftada en az beş gün, günde 30 dakika orta yoğunlukta egzersiz önerisiyle gözünüzü korkutmayın. 30 dakika, birkaç kısa periyoda yayılabilir. Eskiden bildiğimiz gibi ter dökmenize gerek yok. “Yapabileceğiniz her egzersiz amacınıza yardımcı olacaktır,” “Merdiven çıkmak veya bir otoparkta daha uzağa yürümek gibi basit aktiviteler de olabilir.” 

Çok Fazla Stres

Kronik stres, adrenal bezler tarafından üretilen bir hormon olan kortizol seviyelerini artırabilir. “Kortizol ATP üretimini azaltır ve inflamasyonu artırır, bu da ATP üretimini azaltır” Bununla birlikte, stres azaltma teknikleri, daha düşük kortizol seviyeleri ile ilişkilidir. Yoga, meditasyonu, nefes egzersizlerini deneyin. Günde 10 dakika bile yardımcı olabilir. Şu günlerde internetten bu tür videolara ücretsiz ulaşabilirsiniz. 

Kötü Beslenme

Vücudunuzu beslemiyorsanız, yeterli ATP üretmek için gerekli olan vitamin ve minerallere sahip olmayacaksınız ve kendinizi daha yorgun hissedeceksiniz. Ayrıca çok fazla işlenmiş yiyecek tüketmek inflamasyonu artırabilir, bu da ATP ve enerji üretimini bozar. Yaşlandıysanız ve iştahınız eskisi gibi değilse, vücudunuza ihtiyaç duyduğu kaloriyi ve yakıtı veremeyebilirsiniz. Öte yandan bir seferde çok fazla yemek yiyorsanız, bu kan şekerinin yükselmesine ve yorgunluğa neden olabilir.

Çözüm:

Sebzeler, meyveler, kepekli tahıllar, balık, tavuk, kuruyemiş ve tohumlar gibi yağsız proteinler dahil olmak üzere bütün yiyecekleri belirli bir planla tüketin. Protein açısından zengin gıdalardaki yağ asitleri de ATP’yi artırmaya yardımcı olur. Vücudunuza düzenli bir besin kaynağı ve daha az kan şekeri artışı sağlamak için arada atıştırmalıklar olan daha küçük öğünleri hedefleyin.

Sıvı Seçimleri

Şekerli gazlı içecekler içmek kan şekerinde ani artışlara ve ardından yorgunluğa neden olan bir düşüşe neden olabilir. Susuz kalmak, yatma vaktine yakın çok fazla alkol veya kafeinli içecek içmek de sizi yorgun hissettirebilir. Alkol gece yarısı uykuyu kesintiye uğratır. Sağlıklı insanların günde altı ila sekiz bardak sıvıya ve egzersiz yapıyorlarsa daha fazlasına ihtiyacı vardır. Sodadan kaçının. “Ve yatağa girdikten altı ila sekiz saat sonra kafein veya alkol içmeyi bırakın,” diye tavsiye ediyoruz.

Çok Az Uyku

Uykusuzluk kortizolü artırır ve ayrıca inflamasyonu teşvik eder. Uyku sorunlarına uyku apnesi neden oluyorsa (uyku sırasında nefes almanın durması), kandaki oksijen seviyelerindeki düşüşler ATP ve enerjiyi düşürür.Uyku apnesi, sık sık tuvalete gitmek veya ilaçların yan etkileri gibi uykunuzu bozan temel sorunlar hakkında doktorunuzla konuşun.Ve uyku hijyenini iyileştirmek için çalışın: yatağa gidin ve her gün aynı saatte uyanın ve odanızı serin, sessiz ve beyninizi uyaran elektronik cihazlardan uzak tutun.

Sosyal İzolasyon

İzole olmak yani başkalarını düzenli olarak görmemek, depresyonla, depresyon ise yorgunlukla bağlantılıdır.  “Diğer insanlarla etkileşime girmenin ve başkalarıyla bağlantı kurmanın gücü farklı bir bakış açısı getirebilir ve size daha fazla enerji verebilir. Muhtemelen bizi daha mutlu kılan ve bize daha fazla enerji veren farklı beyin kimyasalları üretiyoruz. İnsanlarla bağlantı kur, haftada en az bir kez sevdiklerinizle bir araya gelmeye gayret edin. Sevdiklerinizden kast ettiğim: Arkadaşlar, aile, komşular ve hatta yeni tanıdıklar olabilir

Düşük enerji ne zaman bir problemdir?

“Yorgunluk gününüzü etkiliyorsa veya yorgunluğa baş ağrısı, kas veya eklem ağrısı, ateş, mide veya idrar sorunları gibi başka semptomlar eşlik ediyorsa, doktorunuzu görmenin zamanı geldi demektir.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.