21 Ekim 2021 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı kişiye ulaştı.

Bursa
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a

Doç. Dr. Derya Hekim

Doç. Dr. Derya Hekim

21 Ekim 2021 Perşembe

Artan Fiyatlarla Mücadelede Yeni Yöntem: İhracatı Kısıtlama

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Covid sonrası dönemde hem Dünya’da hem de Türkiye’de gıda fiyatlarında ciddi artışlar var. Türkiye’de Eylül ayında gıda enflasyonu %28.8 ile manşet enflasyonun çok üzerinde. Üstelik gıda enflasyonu hane halkının en yakından hissettiği enflasyon. En düşük gelir grubunda harcamaların %30’undan fazlası gıda harcaması. Gıda fiyatlarındaki artış en çok bu grubu etkiliyor. Politikacılar için gıda fiyatlarındaki artış oy kaybı anlamına gelebiliyor. Haliyle müdahale etmek şart.

Gıda fiyatlarındaki artışın hem küresel ölçekte hem de Türkiye özelinde birçok nedeni var. Bu sene maalesef kurak bir seneydi ve tarım ürünlerinde verimlilik düştü. Ama onun dışında tarımsal girdilerin fiyatlarındaki artış inanılmaz boyutlarda. Tohum fiyatları son bir yılda %30 artarken elektrik %80 arttı. Gübre fiyatları ise rekor üzerine rekor kaydetti. DAP gübresi %142, üre gübresi %120 arttı. Bu artışta kurdaki sıçramanın payı büyük. Keza azotlu gübrede ithal girdi oranı %95.

Tarım ürünlerindeki fiyat artışlarını ithalatla terbiye etmeye alışmıştık. Örneğin; geçtiğimiz aylarda buğday, arpa, çavdar gibi ürünlerde gümrük vergisinin yılsonuna kadar sıfır olarak uygulanacağı açıklanmıştı. Geçen hafta ise nohut, gübre, amonyak ve sülfürik asit gibi mallar ihracatı kayda bağlı mallar listesine alındı. Haziran’da da makarna ve bulgur gibi ürünler ihracatı kayda bağlı mallar listesine alınmıştı. Bu sayede ihracatı kayda bağlı mallar listesi daha da genişledi. Kayda bağlı mallar listesi kapsamına almak, malları ihraç etmeden önce gümrük beyannamelerinin İhracatçı Birlikleri Genel Sekreterliğince kayda alınması anlamına geliyor. Amaç ihracatı kontrol etmek ve zorlaştırmak. Yani basitçe ihracatı kısıtlayarak yurtiçi piyasalarda bu malların arzının artmasını sağlamak ve fiyat üzerindeki baskıyı azaltmak.

İhracatta kısıtlama işe yarar mı?

Tarım ürünleri hassas ürünler. Zaman zaman ihracatı kısıtlama tüm Dünya’da başvurulan bir yöntem. Dünya Ticaret Örgütü (DTÖ) de GATT anlaşmasında (11 /a) kıtlığı önlemek adına gıda maddelerinin ihracatında kısıtlamaya müsaade ediyor. Ancak politikanın uygulama örnekleri açısından pek başarılı olduğu söylenemez.

2007-08’de gıda fiyatları tavan yaptığında pek çok Asya ülkesi bu yöntemi uyguladılar. Özellikle bölgede pirinç fiyatlarının artmasının ardından Vietnam, Kamboçya gibi pirinç üreticileri ihracata kısıtlama getirdi. Arjantin de fiyat artışlarını önlemek için Peron döneminden beri sık sık bu yönteme başvuruyor. Geçen hafta Arjantin yeniden tahıl ihracatına kısıtlama getirileceğini açıkladı. Rusya’da benzer şekilde buğdayda ihracat kotası uygulamaya başlayacak.

İhracatı kısıtlamak kısa vadede işe yarıyor gibi görünse de uzun vadede yol açtığı zarar daha fazla. Öncelikle; yurtiçi fiyatlar, maliyet baskısı altındaki tarım üreticilerine zarar veriyor ve yeni yatırım teşvikini azaltıyor. Dolayısıyla uzun vadede üretim daha da azalıyor. İkinci olarak, ihracatçılarınız uluslararası piyasalarda pazar payı kaybediyor. Örneğin, 2011’de Tayland pirinç ihracatını kısıtladığında pazarı Hindistan’a kaptırdı. Son olarak; ihracatçı bir ülke olarak güvenilirliğiniz kayboluyor. Gıda tedarik zincirleri size güvenmiyor ve tedarik zincirlerine girmeniz zorlaşıyor. Yani uluslararası rekabette fırsatları kaçırmanıza neden olabiliyor.

Dünya’da ve Türkiye’de artan gıda fiyatları bir sorun. Üstelik küresel ısınma sonucu kuraklığın daha da artması gıda fiyatları üzerinde baskının artmasına neden olabilir. Ama fiyat artışlarını hem yurtiçi hem de yurtdışı piyasalara müdahale ederek çözmek mümkün değil. Üstelik bu yöntem uzun vadede uluslararası ticaret potansiyelimize zarar verir.

Gıda enflasyonu ile mücadele elzem tabi. Ama öncelikle maliyet baskısını azaltmak gerek. Kurdaki artış özellikle mazot ve enerji girdilerinde önemli bir baskı unsuru. Kurda istikrar sağlanmadan gıda fiyatlarındaki artışı önlemek mümkün değil. Tabi beklenen Hal Yasası düzenlemesi ve fire oranının düşürülmesi gibi bazı önlemleri de almak gerek. Yani iş yine yapısal önlemlere dayanıyor. Devletin ekonomideki asıl görevini unutmayalım. Devletin asıl görevi piyasadaki aksaklıkları düzeltmek. Piyasaya direk müdahale etmek bugün çözüm gibi görünse de yarın yeni sorunlar olarak karşımıza çıkar.

Devamını Oku

Yaklaşan Enerji Krizi Rekabetimizi Nasıl Etkileyecek?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Son dönemde arz cephesinde sıkıntılar birbiri ardına geliyor. Çip ve konteyner krizi daha bitmeden şimdi de enerji krizi ile karşı karşıyayız. Tüm enerji emtia fiyatları artıyor. 2021 başından beri doğalgazda fiyat artışı %350’yi, kömürde %150’yi ve Brent tipi ham petrolde %50’yi aşmış durumda. Önümüzün kış olduğunu düşünürsek bu artışların daha da sürmesi kaçınılmaz.

Peki buraya nasıl geldik? Oysa 2020’de petrol gibi enerji emtia fiyatlarında dipleri görmüştük. Aslında bugünkü artışlar biraz da o düşüşlerden kaynaklanıyor. Fiyatlardaki aşırı düşüşler enerji sektöründe yatırımları da beraberinde azalttı. Kapasite artışları yaşanmadı. Açılmalarla birlikte talebin artması, kısıtlı arz karşısında fiyatların sıçramasına neden oldu. Diğer yandan küresel iklim değişikliği bu durumu pekiştirdi. İklim değişikliği ile yaşanan kuraklık sonucu 2021’de hidroelektrik santraller ve rüzgâr enerjisinden yeterince yararlanılamadı. Dolayısıyla enerji talebi fosil yakıtlara yöneldi. Brent tipi petrol 2020’de 40 dolara düşmüşken, bugün 83 dolar civarında. Yılsonunda ise 90 dolar olması bekleniyor. Doğalgazda ise durum daha çarpıcı. Bir sene önce bin metreküp doğalgaz fiyatı 100 dolar civarına düşmüşken, bu sene 2000 doları gördü.

Enerji fiyatlarındaki bu artışların arkasında politik nedenler de var kuşkusuz. Özellikle Avrupa’da doğal gaz fiyatlarındaki artışlar Rusya’nın bir güç gösterisine dönüştü adeta. AB kullandığı doğal gazın üçte birini Rusya’dan temin ediyor. Bu da Avrupa’yı Rusya gazına bağımlı hale getiriyor. Kuzey Akım 2 projesi ile bu bağlılık daha da artacak. ABD ise AB’nin Rusya gazına bu kadar bağımlı olacağı bu projeye şiddetle karşı çıkıyor. Putin hem AB ülkelerine bir güç gösterisi hem de Almanya’nın yeni hükümetine bu projeyi devam ettirmesi konusunda baskı yapmak için gaz arzında kısıntıya gitti. Bu da doğal gaz fiyatlarının geçtiğimiz hafta fırlamasına neden oldu. Putin’in yeniden gaz akımını arttıracağını söylemesi ile fiyatlar biraz gevşedi. Kısaca Putin AB’yi doğal gaz fiyatları silahını göstererek tehdit etti. AB’nin de yer altı depolarının boş olması ve yazın bu depoları dolduramaması bu duruma zemin hazırladı.

Petrol fiyatlarındaki artışlarda ise ABD’nin payı dikkate değer. ABD’de yaşanan kasırgalar sonucu üretim düştü. Petrol şirketleri ise gerek yeni yatırımın maliyetli olması gerekse temettü dağıtma politikaları nedeniyle yeni yatırıma gitmek istemediler. Kısaca arz sınırlı. Atlantik’in diğer yakasında ise artan doğal gaz fiyatlarına alternatif olarak petrolden elektrik üretiminin gündeme gelmesi petrol fiyatları üzerine ek bir baskı oluşturuyor.

Kömür fiyatları da yenilenebilir enerjilerin gündemde olmasına rağmen artıyor. Daha temiz enerji üretimine geçmek için tüm Dünya’da kömür üretimi zaten azalmış durumda. Çin de temiz enerjiye geçmek için kömür tesislerini kapatıyor. Ancak artan talep ve yetersiz üretim kömür fiyatlarının da sıçramasına neden oluyor. Özetle enerji fiyatları zincirleme olarak artıyor ve dört başı mağrur bir krize doğru sürükleniyor.

Enerji krizinin tüm Dünya’da yansımaları görülmeye başlandı. Çin’de yaygın elektrik kesintileri nedeniyle Tesla ve Apple’ın da aralarında bulunduğu bazı şirketler üretime ara vermek durumunda kaldılar. Sanayide öncü göstergelerden biri olan satın alma yöneticileri endeksi (PMI), elektrik arzındaki kısıntılar nedeniyle 50’nin altına düştü. Avrupa’da artan enerji faturaları yüzünden sıkıntılar başladı. İspanya’da halk sokaklara indi, Fransa’da artan enerji fiyatları nedeniyle olan kazançlara vergi getirildi. Güney Kore’de uzun süredir ilk defa elektrik fiyatlarına zam yapıldı. Yani tüm Dünya teyakkuz halinde…

Türkiye’yi Zor Bir Kış Bekliyor

Enerji krizinin Türkiye’ye de etkileri olacak kuşkusuz. Kış yaklaşıyor ve bu doğrultuda tüketim artacak. Üstelik bu yaz Türkiye’de de yaşanan kuraklık nedeniyle hidroelektrik santrallerinden elde edilen elektrikte bir düşüş yaşandı. Bu daha fazla doğalgaz ile elektrik üretiminin gündeme geleceğini gösteriyor. Türkiye’nin elektrik üretiminde doğalgazın payı yaklaşık %40. Neyse ki, Türkiye’nin doğalgaz alımının %75-80’i Rusya ve Azerbaycan ile yapılan uzun vadeli anlaşmalarla yapıyor ve bu anlaşmalarda fiyat ayarlamaları spot doğalgaz fiyatına değil petrol fiyatına endeksli. Petrol fiyatları da artıyor ama doğal gaz fiyatının yanında daha ılımlı. Ancak anlaşmalarla aldığımız doğalgaz muhtemelen talebi karşılamaya yetmeyecek. Sonuçta spot doğalgaz da ithal etmemiz gerekecek ve bunu maalesef yüksek fiyatlardan ithal etmek zorunda kalacağız. Ayrıca Rusya ile anlaşmamızın bitmesine az bir zaman kaldı. Bu anlaşmanın hangi şartlarda yenileceği de önemli. Sonuçta; bu kış Türkiye’nin doğal gaz faturasının %30 ile %35 arasında artması söz konusu. Petrol ve ithal kömürde de artışlar hesaplandığında Türkiye’nin cari açığına ciddi bir yük getirecek.

Enerji fiyatlarında yaşanan bu artışlar enerji bağımlılığı fazla olan sektörleri tehdit ediyor. Enerji bağımlılığı yüksek olan sektörler demir-çelik, çimento ve ulaştırma gibi sektörler. Bu sektörler aynı zamanda bizim net ihracatçı olduğumuz sektörler. Fiyatlar tüm Dünya’da artıyor diye düşünebiliriz ancak Çin başta olmak üzere tüm ülkeler enerji fiyatlarından etkilenen sektörleri sübvanse ediyorlar. Türkiye’nin bu durumda rekabet avantajını kaybetmesi söz konusu. Etkilenen sektör temsilcileri de bir hamle bekliyorlar.

Diğer yandan görünen o ki enerji krizleri ile sık sık karşılaşacağız. Bu nedenle enerjide dışa bağımlılığı azaltmak için uzun vadeli bakış açısına ihtiyaç var. Öncelikle enerji verimliliğini sağlamak gerek. Bu doğrultuda enerji verimliliğini artıracak projelere destekler arttırılmalı. Türkiye’nin konutlarda kullandığı ısıtmanın %80’i doğal gaz ve ithal kömür, yani ithalata bağımlı. Enerji verimliliğini sağlayacak yalıtım ürünlerine destekler sağlanarak tüketimdeki artış engellenebilir. Tabi her şeyden önemlisi yenilenebilir enerji kaynaklarının payı arttırılmalı. Türkiye yenilenebilir enerji kaynaklarından maalesef potansiyelinin çok altında yararlanabiliyor. Rüzgâr ve güneş enerjisinden daha fazla yararlanmak hem ithalata bağımlılığımız hem de karbon salınımımızı düşüreceğinden oldukça önemli. Keza bu hem Yeşil Mutabakat hem de Paris İklim Anlaşması açısından da  bir gereklilik.

 

Devamını Oku

Dış Ticaret Rakamları Neler Söylüyor?

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Geçen hafta açıklanan dış ticaret verileri Ağustos ayında ihracatın geçen yılın aynı ayına göre yaklaşık %52 arttığını ortaya koydu. Bu artış oldukça dikkat çekici. Toplam büyüklük olarak baktığımızda ise ihracat Ağustos ayında 18 milyar 916 milyon olarak kayıtlara geçti. Bir önceki aya göre ise %15 civarında bir artış var. İthalat tarafına baktığımızda ise yine bir artış olduğu gözleniyor ancak ihracattaki artışa göre daha sınırlı. İthalattaki artış geçen yılın aynı ayına göre %24, geçtiğimiz aya göre ise %12. İhracattaki artışın daha baskın olmasının sonucu ise dış ticaret açığında bir daralma söz konusu. Ağustos ayında -4 milyar 259 milyon olan dış ticaret açığı, geçtiğimiz yılın aynı ayına göre %32 azalmış. Ama geçtiğimiz aya göre azalma sadece 60 milyon dolar.

Tüm verilerde olduğu gibi dış ticaret verilerinde de bir önceki yıla göre kıyasladığımızda bir baz etkisi ortaya çıkıyor. 2020 olağanüstü bir yıldı. Dolayısıyla 2020 verileri ile kıyaslama yapmak bizi yanıltabilir. 2020 Ağustos ayında salgın devam ettiğinden ve küresel talepteki yetersizliklerden ihracatımız azaldı; 12 milyar dolar civarına indi. İthalatımızda ise bir azalmanın aksine bir artış görüldü. İthalat bu dönemde 18 milyar 756 milyon dolar olarak kayıtlara geçti. Bu durumun en önemli nedeni ise ithalatımızın esnekliği düşük mallardan oluşuyor olması. Yani gelirimiz düştüğünde dahi bu mallara olan talebimiz düşmüyor. Bu nedenle 2020’de ihracatımız düşmesine rağmen benzer bir düşüş ithalatta gözlemlenmedi.

İhracattaki artış hızının aylık olarak ithalattaki artış hızının üstünde olması dış ticaret performansı için oldukça olumlu. 2021 Ocak- Ağustos döneminde ihracatın ithalatı karşılama oranı yaklaşık % 82.5. Bu oran 2020’nin aynı döneminde %75.6’ydı. Üstelik bu artış sadece 2020’ye göre değil genel bir artış söz konusu. 2020’yi dikkate almadığımızda dahi 2013-2019 arası bu oran ortalama %72.

Ara Malı İthalatı

Bu olumlu performansa rağmen dikkat çeken bir diğer nokta ise ara malları ve hammaddenin toplam ihracat içerisindeki payı. Ağustos ayında toplam ithalatın içerisinde ara malları ve hammadde kaleminin oranı %79.5 olarak gerçekleşmiş. 2021’in başından beri baktığımızda ise bu oran %76. 2017’den beri bu oran genellikle %70’in üstünde kalmış. Özetle ithalatımızın %70’inden fazlası ara malı ve hammadde dediğimiz gruptan oluşuyor. Bu grubun içerisinde en yüksek pay sanayi için işlem görmüş hammaddelere ait. Yani kabaca sanayide kullanılan ara mallarına. Sanayi için işlem görmüş hammaddeler kalemi toplam ithalatın yaklaşık %38’ini oluşturuyor.

Her ne kadar öne çıkarılmasa da bu oldukça önemli bir sorun. Bugün yaşadığımız döviz enflasyon sarmalının altyapısını oluşturuyor. Döviz kuru yükseldikçe ara malı ithalatının maliyeti de yükseliyor ve bu da üreticinin maliyetini, üretici fiyatlarını (ÜFE) arttırıyor. Üreticinin maliyetindeki artışlar ise belirli bir zaman sonra tüketici fiyatlarına yansıyor. Bu geçiş süreci sektörden sektöre ya da talep durumuna göre değişebiliyor. Üretici fiyatlarından tüketici fiyatlarına geçiş ortalama olarak dört ile altı ay kadar bir zaman alsa da eninde sonunda fiyatlara yansıyor.

Türkiye’de dış ticaretteki artış gerçekten dikkat çekici. Ancak bu artışın arka tarafta var olan sorunları da gölgelememesi gerek. İthalatta ara girdi oranının yüksek olması enflasyonla mücadeleyi zorlaştırıyor. Yaşanan bir kur şoku enflasyonu arttırıyor. Kısaca yapısal dengesizlikler makroekonomik dengesizliklere de neden oluyor. Bu nedenle her ne kadar ihracatımız artıyor diye sevinsek de uzun vadeli bakış açısıyla bu yapısal dengesizleri çözmek gerekiyor.

Devamını Oku

Çin ve ABD: Entegrasyonlar Üzerinden Savaşlar

0

BEĞENDİM

ABONE OL

CPTPP anlaşması – ilk haliyle Trans Pasifik Ortaklık (TPP) Antlaşması- Obama tarafından Asya Pasifik ekonomileri ile ticareti arttırmak üzere gündeme getirilmiş bir anlaşma. Trump, 2017 yılında göreve başlar başlamaz seçim vaadlerini yerine getirmek adına bu anlaşmadan çekildi ve anlaşma geri kalan 11 ülke (Şekil.1) ile revize edilerek 2018’de CPTPP olarak imzalandı. Bu anlaşma ilk haliyle de ABD’nin olmadığı revize edilmiş haliyle de birçok hükmü içeren derin bir anlaşma. Fikri mülkiyet hakları, e-ticaret, işgücü ve çevre standartları gibi birçok alanda ABD’nin ticaret kurallarını içeriyor.

Her ne kadar daha sonra sahneden çekilse de ABD tarafından dizayn edilen bu anlaşmaya karşı Çin de Bölgesel Kapsamlı Ticaret Ortaklığı (RCEP) Anlaşmasını ASEAN kapsamında gündeme getirmişti.  Güney Kore, Japonya, Avusturalya gibi büyük ekonomilerin olduğu RCEP (Şekil.1), 2020 Kasım’da imzalandı. Bu anlaşma CPTPP’ye göre daha az hüküm içeren daha sığ bir anlaşma. Yani Çin’in istediği kurallar geçerli. Kısaca RCEP’te Çin kural koyucu tarafa geçti.

Şimdi ise Çin Asya Pasifikte bölgeselleşme hareketini daha ileriye taşıyarak ABD’nin çekildiği CPTPP’ye de başvurdu. CPTPP’ye yapılan başvuru Çin’in bu anlaşma içerisinde olacağı anlamına da gelmiyor tabii ki. Öncelikle bu başvurunun imzacı devletler tarafından onaylanması gerekiyor. Bu anlaşmada ABD’nin stratejik partnerleri var. Özellikle Kanada ve Meksika. ABD bu iki stratejik partnerine Çin’in başvurusunu onaylamama konusunda baskı yapabilir. Keza aralarındaki USMCA (yenilenmiş NAFTA) anlaşmasının bir maddesi piyasa dışı ekonomilerle (Çin gibi) ticaret anlaşması yapılması halinde anlaşmanın taraflarının anlaşmadan çekilebileceğini hükme bağlıyor. ABD bu kozu kullanabilir.  Ayrıca Avusturalya ve Japonya’nın ise Çin ile ciddi siyasi sorunları var.

Çin’in başvurusu onaylanırsa bu defa çalışma grubu ile anlaşmanın hükümlerine ekonominin hazırlanması gerekecek. CPTPP özü itibarı ile gelişmiş ülkelere hitap eden ve derin hükümleri olan bir anlaşma. Her ne kadar Çin son dönemde yabancı yatırımla ilgili düzenlemelerde ve fikri mülkiyet haklarında iyileştirmeler yapmış olsa da kamu iktisadi teşekkülleri, işgücü ve çevre standartları gibi konularda hala CPTPP Anlaşması hükümlerinin çok gerisinde. Bu nedenle müzakereler biraz zorlu geçebilir, hatta sonuca ulaşamayabilir. Ancak ABD’nin gölgesi anlaşmanın üzerinde olsa da kendisinin masada oturmaması da bir avantaj. Anlaşmada belirlenmiş bir takım istisnalar, yasal boşluklar da var. Anlaşmanın hükümlerinde esneklik söz konusu olabilir. Diğer taraftan, ekonomik olarak Çin’in bu ticaret bloğunda olması imzacı ülkeler açısından bir avantaj. Ülkelerin çoğunun ticaretinde Çin’in payı ABD’nin payından fazla. Örneğin; Avusturalya ticaretinin %33’ünü Çin’le, %7.5’ini ABD ile yapıyor. Amerika kıtasında olmasına rağmen Şili’nin ticaretinde Çin’in payı %28.1 iken ABD’nin payı %16.5.

Bir diğer mesele ise Tayvan. Çin’in hemen ardından CPTPP’ye başvuruda bulundu. ABD Senatosu ise Tayvan’ın desteklenmesi konusunda bir karar aldı. Tayvan’ın Çin’den önce anlaşmaya taraf olması Çin’in giremeyeceği anlamına gelir çünkü tüm imzacı devletlerin onaylaması gerekli. Kısacası zor bir müzakere süreci olacak gibi görünüyor. ABD ve Çin bir kez daha bölgesel entegrasyonlar açısından karşı karşıya olacaklar.

CPTPP’ye tek başvuran Çin ve Tayvan da değil. Birleşik Krallık ve Tayland da halihazırda CPTPP’ye başvuruda bulundular. Güney Kore ise böyle bir niyeti olduğunu açıkladı. Asya Pasifik tüm ülkelerin dikkatini çeken bir üretim ve de nüfusu itibarı ile tüketim üssü olma yolunda ilerliyor. Türkiye’nin de bu trendde geri kalmaması ve bölge ekonomileri ile ilişkilerini geliştirmesi gerekiyor.

Devamını Oku

İhracatta Yeni Rota: Uzak Ülkeler Stratejisi

0

BEĞENDİM

ABONE OL

Peki, bu Uzak Ülkeler Stratejisi neyi içeriyor? Aslında ticaretin mesafesini arttırmak, özünde de ticarette çeşitlendirmeye dayanıyor. Türkiye’nin ticaret mesafesi 2500 km’nin biraz üzerinde. Oysa Dünya’da ortalama ticaret mesafesi 5156 km civarında. Yani Türkiye’nin iki katı. Çin 6481 km’ye, Vietnam 7173 km’ye Brezilya 11343 km’ye ve Endonezya 6232 km’ye mal satıyor. Uzak Ülkeler Stratejisinin hedefi de Türkiye’nin ihracat pazarını genişleterek mesafeyi 8000 km’nin üzerine çıkarmak.

İhracatta mesafenin bu kadar kısa olmasının en önemli nedeni AB’nin ihracatımızın içerisindeki payı. Toplam ihracatımızın yaklaşık %42’si AB’ye gidiyor. Yakın ülkeler olması da ticarette ortalama mesafeyi kısaltıyor. İhracatımızın çeşitlenmesi açısından Uzak Ülkeler Stratejisi olumlu. Belirlenen 15 ülke var. Bunlar; ABD, Kanada, Meksika, Brezilya, Şili, Güney Afrika, Hindistan, Çin, Endonezya, Malezya, Filipinler, Güney Kore, Japonya, Tayland ve Vietnam.  Bu ülkelerin seçilmesi anlamlı çünkü hepsine karşı ticaret açığımız var. 2020 yılında bu ülkelere olan ihracatımız 20 milyar dolarken ithalatımız 61 milyar dolar (Tablo.1). Yani 41 milyar dolar açığımız var, 2020 yılı dış ticaret açığının 50 milyar olduğu düşünülürse %80’i bu ülkelere. 41 milyar dolar açığın 20 milyar doları sadece Çin ile verdiğimiz ticaret açığı.

Bu ülkelerden ABD’de bizim için önemli bir pazar. ABD ile 22 milyar dolarlık bir ticaret hacmimiz var. ABD’nin ithalat potansiyeli düşünüldüğünde bu pazar geliştirilebilir. Bunun yanı sıra Brezilya’ya 2,5 milyar dolar ticaret açığı veriyoruz. Brezilya ile olan ticaretimizin geliştirilmesi oldukça önemli. Asya ülkelerine baktığımızda ise Çin’den sonra en büyük ticaret açığımız Güney Kore ile. 2020 yılında Güney Kore ile ticaret açığımız 5 milyara yakın. Japonya ve Hindistan yine dış ticaret açığı verdiğimiz ülkeler.

Tablo.1 Uzak Ülke Stratejisi Kapsamındaki Ülkelerle Ticaretimiz (Bin dolar,2020)

İhracat İthalat   İhracat İthalat
Güney Afrika     574 029    887 896 Filipinler     100 310    129 981
ABD    10 182 966   11 524 951 Çin    2 865 866   23 041 354
Meksika     538 583    833 481 Güney Kore    1 103 844   5 734 268
Brezilya     588 802   3 228 347 Japonya     441 242   3 743 373
Kanada    1 005 387   1 078 393 Tayland     184 011   1 210 609
Şili     280 421    294 600 Vietnam     244 321   1 369 194
Endonezya     213 799   1 184 813 Hindistan     889 727   4 830 115
Malezya     381 913   1 989 963 Toplam    19 595 221   61 081 338

Kaynak: TÜİK

İhracatı arttırmanın yolu: STA’lara yoğunlaşmak

Bu ülkelere olan ihracatımızı arttırmamız, ihracat ve büyüme hedeflerimiz için gerekli. Ticareti arttırmak için ise Serbest Ticaret Antlaşma(STA)’larına yoğunlaşmak çok önemli. Ayrıca bu STA’ları daha fazla hüküm içeren ve birçok mal ve hizmetleri hatta yatırımları da kapsayan derin STA’lar yapmak gerekiyor. Maalesef bizim STA’larımız daha dar kapsamlı.

Bahsi geçen ülkelerden Şili, Malezya ve Güney Kore ile STA’mız bulunuyor. Güney Kore ile ihracatımız, STA kapsamında tarım ürünlerindeki gümrük vergi muafiyetlerinin 2023’te devreye girecek kısmı ile bir miktar daha artacak. Ticaret açığımızın da bu ölçüde azalması beklenebilir. Çünkü 2020’nin başında sanayi ürünlerinin tamamında fakat tarım ürünlerinin sadece %21’inde gümrük vergileri sıfırlandı. Malezya ile ise STA’nın güncellenmesi gündemde. Bu güncellemeyi de mal kapsamını genişleterek yapmak önemli. Japonya, Tayland ve Endonezya ile STA müzakereleri devam ediyor. Müzakerelerin tamamlanması bu ülkelere olan ticareti de arttıracak. Meksika ile ise müzakereler uzun süredir devam etmekte. Üstelik Meksika’nın AB ile STA’sı var ve bu bizim açımızdan asimetrik bir durum yaratıyor. ABD, Kanada ve Güney Afrika ile STA girişiminde bulunulmuş ancak henüz müzakere aşamasına geçilebilmiş değil.

2019 yılında AB ile MERCOSUR arasında bir STA imzalandı. Gümrük Birliği çerçevesinde aynı gümrük vergisi uygulamak durumunda olduğumuzdan MERCOSUR ile biz de STA müzakereleri yürütüyoruz. Ancak Brezilya’da 2019 yılında göreve başlayan Ekonomi Bakanı Guedes ikili anlaşmalara ağırlık vereceğini açıkladı. Dolayısıyla paralel olarak Brezilya ile ikili olarak STA görüşmelerine başlanması mümkün görünüyor. Bu konuda proaktif davranmak gerekiyor.

Ticaretin kuralları artık STA’lar üzerinden yazılıyor.

 

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.