11 Mart 2026 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı kişiye ulaştı.
08 Mart 2026 Pazar
Gümrükten Eşya İthalatında TSE Sonucunu Etkileyecek İşlemler
“Dünyada her şey kadının eseridir!” Atatürk
Rusya'nın saldırısı meşru mu?
Merkez Bankası'nın Faiz Kararı Ne Olacak?
Proses Besin Nedir?
Enflasyon %20’li Düzeylere İner mi?
Türkiye’de kadın olmak zor. Hele bir de çalışan bir kadınsan. Kadınların kitaplar dolduracak kadar çok derdi var. Kadının içinde olmadığı her mesele eksiktir. Yani kadınlar isterse ileri gider, geri de gider memleket. Her şeye rağmen güvenirim kadınlara. Güvenirim, çünkü görgülü ve eğitimli kadının olduğu yerde bir seviye, kalite, sağduyu ve vicdan vardır. Toplumların kalitesini iyi eğitilmiş kadınlar yükseltir. Toplumda zarafet ve imbiklenmiş zevkler kadın ile yaşam bulur. Toplumun kaderini ve mayasını kadın şekillendirir. Kadın eğitimli ve görgülü ise, eğitilmiş kadının zarafet imbiğinden geçen çocuklar, toplumun sağlıklı yapılanması için temel olacaktır.
Hiç kuşkusuz kadın erkekten daha güçlü ve belirleyicidir. Öncelikle kadının gücü, sağduyusu ve öfkesi göz ardı edilmemelidir. Kadının gücü belki de erkeğe göre daha mantıklı ve planlı düşünebilmesidir. Kadınlar gerçekçidir. Kadınların algısı gerçekçi ve yaşama sıkı sıkıya bağlıdır. Kadınlar erkeklerden daha güçlü ve sabırlı hareket edeler.
Kadınlar erkekler gibi kolay savrulmazlar hayatta. Erkeklerin eğilip, büküldüğü zamanlarda omurgası üzerine dikilmiş, inatla, sımsıkı inandığını tutup bırakmayan, savunan kadınlar vardır bu hayatta. İşte bu nedenle ne zaman bir görev için bana söz düşmüş olsa bir kadını öneririm o göreve. Takım arkadaşlarımı seçerken en az yarısının veya daha fazlasının kadın olmasına dikkat ederim. Ne zaman bir kadın yönetici olsa, iyi bir göreve gelse, seçilse sevinirim. Bilirim ki, kadının kalitesi artarsa toplumun da kalitesi artar. Velhasıl hayatın içinde kadınların sayısı arttıkça, kadınların kalitesi arttıkça sevinirim ben. Kadınların yönettiği, kadınların görev edindiği her meselede yardım istemeseler de gönüllüyümdür ben. Bilirim bir kadın el atarsa, inanırsa bir işe, mutlak sonuca ulaşır. Bir kadını ancak başka bir kadın durdurabilir. Kültürü oluşturan ve yaşatan da kadındır.
Nehirler gibi akıp giderken yaşam, onlara kalan hüznün solgun çiçekleriydi çoğu zaman. Sadece içinde bulunduğumuz yıl, çeşitli nedenlerle ülkemizde öldürülen kadın sayısı yüzlerin, binlerin üzerindeydi. Yaşamın yarısını paylaştığımız, uğruna “canımızı veririz” dediğimiz kadınların ölüm haberlerini okur olduk gazetelerin renkli sayfalarında. “Eşit işe, eşit ücret”, “Gül istiyoruz ama ekmek de” istemlerine “Can güvenliği de istiyoruz” eklenmişti yirmi birinci yüzyılda. Çağımızda çocuklar, okutulmak yerine “gelin” edilmeye çalışılıyordu. Çalışan kadın sayımız hızla azalmaktaydı. Oysa dünyamızın, ülkemizin ve kentimizin tüm güzelliklerini birlikte var ettik, emeğimiz, alın terimizle yolları, anıtları, ipekli dokumaları. Birlikte eğittik çocukları, genç fidanları. Birlikte sardık, iyileştirdik onulmaz yaraları. Yaşamın yarısı bizsek yarıdan fazlasıydı kadınlar. Yaşamın her alanı ve her anında yanı başımızda…
Fakat bakın çevrenize, hayatın her alanı ve köşesinde erkekleri görürsünüz. Erkekler tarafından kuşatılmış bir siyaset, bürokrasi, iş dünyası ve sosyal hayatı, karları delip çıkan kardelenler gibi bu erkek dünyasında boy veren, açan, hayata renk katan kadınlarımız vardır. Hangi alanda, hangi görüşte olursa olsunlar, erkek egemen bu coğrafyada tüm olumsuzluklara karşın kendine yer açmış, topluma, insanlığa katkı koyan, artı değer yaratan tüm kadınlarımızadır saygımız.
Kadın Olmak
Kadın olmak tüm dünyada zor. Bu coğrafyada daha zor. Türkiye de ise zordan da zor. Ülkeler arasında sadece görece farklar var. Ve aslında tarih boyunca tüm coğrafya ve ülkelerde kadın olmak zor olmuştur. Eğer Türkiye’de ve dünyada kadın haklarından söz edeceksek, kadını önce birey, insan olarak kabul etmemiz gerekir. O zaman birçok sorun kendiliğinden çözülmüş olur zaten. Kadınlar, çok uzun bir süre, insan haklarından eşit bir biçimde yararlanamadılar. Zira bilindiği üzere hiçbir zaman dünyayı, erkeklerle eşit bir biçimde paylaşamadılar. Bu eşitsizlik, biçim açısından toplumdan topluma, dönemden döneme farklılıklar gösterse de kimyası hiç değişmedi. Kadınların kitaplar dolduracak kadar çok derdi var. Bu bile tek başına kadın olarak yaşamanın ne çileli bir yol olduğunu ispatlar.
Her toplumda olduğu gibi Türk toplumunda da kadının önemli bir yeri vardır. Kadın, aile ve toplum arasında bir köprü görevini görür. Kadının toplumsal hayatta yerine getirdiği görevleri itibariyle sosyal sistemin işleyişine katkısı büyüktür. Ancak kadının toplumsal hayatta yerini alabilmesi ve kendinden bekleneni yerine getirebilmesi için öncelikle yasalarda cinsiyete dayalı fırsat eşitliğinin olması gerekir.
Her toplumun kültürel değerleri, tarihi, inançları, ekonomik, siyasal ve sosyal hayatı kendine hastır. Bu unsurlar göz önünde bulundurulduğunda, Türk kadınının da geçmişten günümüze toplumsal alanda var olmasına ilişkin kendine özel bir serüveni söz konusudur. Türklerde kadının toplum içindeki konumu, tarihi dönemler itibariyle farklılıklar gösterir. Osmanlı öncesi çeşitli Türk devletlerinde kadının önemli ve saygın konuma sahip olduğunu görmekteyiz.
Eski Türk toplumunda hem erkek hem kadın eşit haklara sahipti ve cinsiyet ayrımı asla yapılmıyordu. Kadınlar büyük bir serbestliğe sahipti. Ata binmek, avlanmak, dövüşmek ve şaman ayinlerini düzenlemek gibi görevleri üstlenebilirlerdi. Boyları üzerinde çok etkili oldukları ve hatta devlet içinde yüksek görevlere geldikleri dönemlerde olmuştur. Devlet yönetiminde hatunluk hukukuna sahip Türk kadınının, eşinin yanında bir yeri ve söz hakkı bulunmakla beraber zaman zaman bu konuda eşlerinin önüne geçtiklerini de görmekteyiz. Kağan’ın yanında hatunu, resmî törenlere katılmış, elçileri karşılamış ve yeri geldiğinde devletini temsil etmiş adeta bir diplomat vazifesi görmüştür. Yönetim, askerlik, dini görevler ve devlet memuriyetinde bulunmuş bunun yanında sosyal hayatta ve aile hayatında da önemli rollere sahip olmuşlardır. Kadın ve erkeğin yaşam tarzı gereği aynı anda savaşması gerektiğinden buna hazırlıklı oluyorlardı. İskit kadını asker olarak yetiştirilmiş, silah eğitimi almıştı. Savaşlarda kadınların sayısı ve kuvveti önemli bir unsur olmuştur. Bu durum kadının eve kapalı, sadece ev işleriyle uğraşan bireyler olmadığını göstermektedir.
Selçuklular kadına ve kadın haklarına çok önem vermişlerdir. Tuğrul Bey Halifenin kızı ile evlenince eşini yanına oturtmuştu. Ziyaretlerine gelen halife bunu görünce hiddetlenmiş ve kızını kovmaya kalkmış, Tuğrul Bey bu duruma müdahale etmek zorunda kalmıştır. İslâmiyet’in etkisine rağmen, 300 yıl kadar süren Selçuklu egemenliği döneminde Türk kadını aktiftir. Günlük yaşamda erkeklerle beraberdir. Eve kapatılmamıştır. “Harem” henüz bilinmemektedir. Kadınlar adına Medrese, Hastane ve Kütüphaneler yapılmaktadır.
13. yüzyılda Anadolu Selçuklularında Bacıyan-ı Rum teşkilatı vardır. Kuruluş ve çalışma şekli ne olursa olsun öyle anlaşılıyor ki bacılar teşkilatı toplumda boşluğu ve eksikliği hissedilen bir konuda kadınların teşkilatlandırılması konusunda düşünülerek ortaya çıkarılmış bir teşkilattır. “Bacıyan-ı Rum” teşkilatı, o günkü toplumda kadınların sosyal, ekonomik, kültürel hatta askerî ve siyasî alanlarda ne kadar etkin rol aldıklarının en somut göstergesidir.
Osmanlı döneminde ise, kadın haklarında bazı kısıtlamalar görülür. Hiçbir hak konusunda erkeklerle eşit düzeyde kabul edilmez. Kadınlar aleyhine eşitsizlik kurumsallaşmış olsa da kadınların hiçbir güç ve etkiye sahip olmadıkları anlamına gelmemektedir. Kadınlar, hukukun ve göreneklerin sınırları içinde olsa bile, içine sürüldükleri ev ve ailede zevcelik, özellikle de dinsel olarak yüceltilen annelik rolleri sayesinde otorite ve etki uygulama olanağına sahip olmuşlardır. Ancak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, halifeliğin alınmasıyla birlikte Osmanlı Türk toplumu her alanda Arap kültürünün etkisi altına girmiştir. Benzer bir durumun günümüzde de yaşandığı unutulmamalıdır.
Cumhuriyet yönetimine girilmesi ile Türkiye’de kadına verilen değer önem kazanmıştır. Türk kadınının çeşitli mesleklere girmesini bizzat Atatürk teşvik etmiştir. Cumhuriyetle birlikte Türk kanını sırasıyla eğitim, medeni ve siyasal alanda haklarını elde etmiştir. Ancak bu sosyal ve siyasal haklarını Türk kadını günümüze kadar hakkıyla kullanabilmiş midir? Bu soruya olumlu yanıt vermek güçtür. Kadın-erkek eşitliği konusunda halen bazı sorunlar vardır. Çalışan kadın, ev ve çocukların sorumluluğuna ek olarak, iş sorumluluğu da yüklenmiş durumdadır. Kadın genel olarak bu sorumluluğunu eşleriyle paylaşamamaktadır. Genelde Türk kadınından beklenen, özellikle de son yirmi yılda, geleneksel rollerini aksatmadan sorumluluklarını yerine getirmesidir.
Atatürk yaptığı devrimlerle en çok kadının yaşam koşullarının iyileştirilmesi yönünde çalışmıştır. Cumhuriyet devrimleri kadınlara yeni ve çağdaş bir kimlik kazandırmıştır. Kadınların birey olarak öne çıkmalarını, bastırılmış ve sınırlandırılmış yeteneklerini göstermelerini, yeni bir kimlikle toplumda yeniden var olmalarını sağlamıştır. Kadınların kendilerini tanımlaması ve toplumda statü kazanması konusunda var olan yanlışların üzerine gidilerek, Türk kadınının hem toplumsal hem de ekonomik bağımsızlığını elde etmesi yönünde adımlar atılmıştır. Ancak Atatürk’ün kadının özgür bir birey olması yönünde gerçekleştirdiği devrimler, toplum tarafından tam olarak içselleştirilmediği, kadına yönelik şiddetin ve ihmalin son yıllarda oransal olarak arttığı gözlemlenmektedir. Son yıllarda kadına yönelik her türlü şiddettin giderek arttığı görülmektedir.
Toplumun bazı kesimlerinde kadın bir obje olarak görülmekte ve evden başka bir yaşam alanının olmadığı düşünülmektedir. Nitekim toplumsal kontrol ve baskı, geleneksel sistemin içinde kadınların varlığını görünmez bir hale getirmektedir. Dolayısıyla kadına biçilen roller; kocasına eş, evine hizmetçi, doğurgan olması (özellikle de erkek çocuk doğurmak), çocuğuna iyi bir anne olmak, eşinin ailesine, sülalesine vs. sınırsız hizmet etmek toplumun zihniyetine uygun düşmektedir.
Cumhuriyetin ilanından önce, sosyal ve siyasi kadın teşkilatı olarak Anadolu ve Rumeli Kadınları Müdafaa-i Hukuk Vatan Cemiyeti kurulmuştur. Daha sonra Müdafaa-i Vatan Cemiyetinde rol oynayan kadınlar, 16 Haziran 1923 yılında kadının sosyal, ekonomik, siyasi haklarının sağlanması amacı ile Nezihe Muhiddin başkanlığında Kadınlar Halk Fırkasını kurulmuştur. Fırka, yeni siyasal düzende kadınların toplumsal ve siyasi haklarını kazanabileceğini öngörmüştü. Kadınlar Halk Fırkası, Darülfünun’da toplanan “Kadınlar Şurasında” şekillenmiştir. Her ne kadar adı fırka olsa da amaç siyaset değil öncelikle toplumsallaşma ve eğitim fırsatları yaratmaktır. 1923 yılında kurulan Kadınlar Halk Fırkası, o sıralarda tüm ulusu temsil edecek bir Halk Fırkası’nın kuruluş hazırlığında olan Ankara Hükümeti tarafından pek olumlu karşılanmamıştı. Mustafa Kemal Paşa tarafından kadınlara parti yerine bir cemiyet kurmaları önerilmişti. Bu öneri doğrultusunda Türk kadınları 7 Şubat 1924’te Nezihe Muhittin’in öncülüğünde, tek erkek üyesi olmaktan onur duyduğum, Türk Kadınlar Birliği’ni kurdular. Türk Kadın Birliği’nin kurulmasıyla yayın organı olan “Türk Kadın Yolu” dergisi de yayın hayatına başlamıştır. Birçok konuda çalışma yapan Türk Kadınlar Birliği’nin ana çalışma alanlarından biri de kadınların siyasal haklarıydı.
Bu bağlamda kadın hakları açısından önemli adımlardan biri 17 Şubat 1926 tarihinde İsviçre Medeni Kanunu’nu temel alan Türk Medeni Kanunu’nun kabul edilmesi olmuş ve kadınla erkeğin yasa önünde eşitliği ön plana çıkarılmıştır. Yine yasa ile çok eşlilik ve vekâletle evlenmek yasaklanırken, evlenme yaşı olarak kızların 18 yaşını bitirmesi şartı konulmuştur. Öte yandan kadınlara ilk siyasi hak, belediye seçimlerine seçmen olarak katılma hakkı olarak 3 Nisan 1930’da Belediye Kanunu ile tanınmıştır. 1934 yılında ise kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. Nitekim 1 Mart 1935’te, 18 kadın vekil meclise girmiş oldu. Türkiye’de kadınların seçme ve seçilme hakkı elde etmelerinin ardından, Uluslararası Kadınlar Birliği 12. Kongresi’ni İstanbul’da düzenlemiştir. Bu durum Türk Kadınlar Birliği’nin uluslararası alandaki etkinliğinin bir göstergesi ve Türkiye kadın hareketi için çok önemli bir gelişme olmuştur.
Kuşkusuz ki ilk önce kadın ve erkeğin hukuk açısından eşit olması gerekir. Bir toplumun yarısını oluşturan kadınlar, erkeklerle eşit tutulmazlarsa o toplum kendini istediği kadar demokratik olarak nitelendirsin, kendisini istediği kadar çağdaş ve ileri görsün, demokrasiden bahsetmek söz konusu olamaz. Dolayısıyla demokrasiyi gerçekleştirebilmek için eşitlik ilkesi tam anlamıyla dikkate alınmalı ve kadın erkek arasında eşitsizlik yaratan her türlü etken ortadan kaldırılmalıdır.
Kadının nitelikli olması toplumun da nitelikli olmasını sağlar. Toplumun tüm iyi ve kötü gelenekleri kadın eli ile yürür. Kültürü oluşturan ve yaşatan da kadınlardır. Toplumların kaderini ve mayasını kadınlar şekillendirir. Eğitilmiş bir kadının zarafet imbiğinden geçen çocuklar toplumun sağlıklı yapılanması için temel olacaktır. Kadınların cahil bırakılması ise toplumların intiharıdır. Dantel işleyen, mutfakta yemek yapan, tarlada çalışan her gün her yerde karşılaştığımız tüm kadınlar ne Kleopatra’dan daha az akıllılar ne de Hürrem Sultan’dan daha beceriksizdirler.
Çilekeş Anadolu Kadınları
İnsanlar, ülkelerinin coğrafi şartlarının esiri olmuştur. Genellikle sanılandan daha az sayıda tercihleri ve daha dar manevra alanları vardır. Üzerinde yaşadığımız topraklar, bizi her zaman şekillendirmiştir. Farklı coğrafi özellikler, dünyanın farklı yerlerindeki insanların yapabilecekleri ve yapamayacaklarını belirleyen en önemli faktörlerden biridir.
Coğrafya her zaman bir çeşit hapishane olmuştur. İnsanların kimliklerini ve potansiyellerini belirlemiştir. İnsanların aşmak istediği birçok engelleri barındırmaktadır. Tarihimizde belirleyici rol oynayan coğrafi faktörler geleceğimiz hakkında da önemli rol oynayacaktır.
Coğrafya elbette tüm olayların akışını kontrol etmiyor. Büyük liderler ve büyük fikirler de tarihin akışında büyük rol oynuyor. İşte bu liderlerden biri de Atatürk’tür. Anadolu’nun, Anadolu kadınının kaderini değiştirmiştir. Kadınlarımızı coğrafya mahkûmu olmaktan kurtarmış, evrensel bir boyuta taşımıştır. Anadolu kadınları için yeni fırsatlar ve yeni alanlar yaratmıştır. Böylece Anadolu kadınları coğrafyanın, tarihinin ve kültürün önlerine koyduğu engelleri aşmıştır.
Ki bu süreçte Türk Kadınlar Birliği önemli bir rol üstlenmiştir. Bunun en güzel kanıtı da 1935’te İstanbul’da yapılan Uluslararası Dünya Kadınlar Birliği’nin toplantısıdır. Kongreye Batı’dan ve Doğu’dan 40 kadar ülkeyi temsilen 350’yi aşkın kadın katılmıştır. Bu ise o günkü dünya nüfusunun 200 milyonunun bu kongrede temsil edilmesi demekti. Böyle bir kongreyi bugün tek başına üniversitelerimiz bile yapmakta zorlanmaktadır.
1984’te Yıldız Kenter, “Ben Anadolu” adlı oyunda Anadolu tarihini asırlar boyu yaşamış farklı kadınların gözünden dile getirmiştir. Kenter, 16 farklı kadını, tek başına oynamıştı. Trajediden güldürüye, her kadının ayrı bir öyküsü, binlerce yıla yayılan bir zaman dilimi içinde, tarihsel kronolojik sıralamayla, mitolojik çağlardan, Türk Kurtuluş Savaşına kadar geliyor.
Her toplumda olduğu gibi Türk toplumunda da kadının önemli bir yeri vardır. Kadın, aile ve toplum arasında bir köprü görevi görür. Toplumda yerine getirdiği görevler itibariyle, kadınların sosyal sistemin işleyişine katkısı büyüktür. Kadınların toplumsal hayatta yerlerini alabilmesi ve kendilerinden bekleneni yerine getirebilmeleri için öncelikle yasalarda ve eğitimde cinsiyete dayalı fırsat eşitliğinin olması gerekmektedir.
Dolayısıyla soru şu: sosyal ve siyasal haklarını Türk kadını günümüze kadar hakkıyla kullanabilmiş midir? Yanıt: hayır. Kadın-erkek eşitliği konusunda halen bazı sorunlar vardır. Türk kadınının işgücüne, siyasete, eğitime, sanata, sosyal hayata katılımı istenilen düzeyde değildir. Günümüzde halen Türk kadınından beklenen, geleneksel rollerini aksatmadan sorumluluklarını yerine getirmesidir.
Sonuç olarak modernleşme ile Türk kadınının işgücüne, politikaya, eğitime ve sanata katılımı kadını erkeğe bağımlı olmaktan kurtaracağı gibi ülke düzeyinde işgücüne katılımını da kolaylaştıracaktır. Bu hem birey düzeyinde kadını mutlu edecek ve hem de rekabete yönelik dünya platformunda ülkenin gelişmesine katkı sağlayacaktır. Kadınlarımız artık çiçek ve süslü sözler değil hak ve eşitlik istiyor. Adının olmasını istiyor.
Bir kadın değişir, dünya değişir. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününüz Kutlu olsun… İyi ki varsınız ve daima var olun.
Not: 8 Mart 1857’de ABD’de 8 saatlik iş günü için grev ve yürüyüş yapan tekstil işçisi kadınların 129’u kuşkulu bir biçimde fabrikada yanmıştır. 8 Mart 1910’da Clara Zetkin’in Enternasyonal’e önerisinin kabulüyle “Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü” kutlanmaya başlamıştır.
Kaynak: Güney Özkılınç, Deniz Dalkılınç ve Ceyhun İrgil, Bursa’nın Kadın Yüzü, Asa Kitabevi, Bursa 2013.
3 Mart 1924, Türk tarihi için en önemli dönemeçlerden biri olmuştur. Çünkü Halifeliğin kaldırılması ile milletimiz daha güçlü bir biçimde dünya milletleri arasındaki onurlu yerini alabilmiştir. 3 Mart 1924 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde üç önemli önerge ele alınmış ve tartışılarak yasalaşmıştır. Bunlar sırasıyla 429 sayılı Şer’iye ve Evkaf ve Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekâletlerinin kaldırılmasına dair yasa, 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat (Öğretimin Birleştirilmesi-Öğretim Birliği) yasası ve 431 sayılı Halifeliğin kaldırılmasına ve Osmanlı Hanedanının Türkiye Cumhuriyeti toprakları dışına çıkarılmasına dair yasadır.
429 sayılı yasanın yürürlüğe girmesiyle, 1. maddesi uyarınca Diyanet İşleri Başkanlığı, 7. maddesi uyarınca Vakıflar Genel Müdürlüğü ve 9. maddesi uyarınca da “görevlerinde bağımsız” kaydı ile Genelkurmay Başkanlığı Başbakanlığa bağlı olarak kurulmuştur. Öğretim Birliği yasasının en temel amacı ise, Misak-ı Milli sınırları içinde yaşayan bütün vatandaşlarımız arasında duygu ve düşünce birliği ile dayanışma amaçlarını sağlamaktı. Bir başka deyişle, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkını kelimenin gerçek anlamıyla “Türk Milleti” haline getirmekti. Öte yandan halifelik makamının bulunması Türkiye’yi iç ve dış politikasında iki başlı olmaktan kurtaramamıştı. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik niteliğinin de laik niteliğinin de tam anlamıyla gerçekleştirilmesi, korunması ve geliştirilmesi açısından halifeliğin kaldırılması gerekiyordu.
Hilafet, ümmet düşüncesi üzerine kurulmuş bir kurumdur. Milliyetçilik ve Milli egemenlik düşüncesi üzerine kurulan yeni Türkiye’nin bu ortaçağ kurumu ile bağdaşması mümkün değildi. 1 Kasım 1922’de Saltanatın kaldırılması ile Sultan-Halife gibi çifte görevi olan Osmanlı Padişahının elinden egemenlik hakları, devlet yetkileri alınmıştır. Eski Osmanlı Padişahına sadece dini başkan olarak yetkiler tanınmıştı. 3 Mart 1924 tarihli, Hilafetin Kaldırılmasına ve Osmanlı Hanedanının Türkiye Cumhuriyeti haricine çıkarılmasına dair kanunla Osmanlı Monarşisinin dayandığı dini kurum da ortadan kaldırılmış ve Yeni Türkiye demokratik ve laik gelişme yolunda son ve önemli bir adım daha atmıştır. Atatürk’ü Halifeliğin kaldırılması konusunda zorlayan en güçlü etken, halifelik var oldukça yapmayı düşündüğü laik inkılaplara imkân olamayacağı düşüncesiydi.
Hilafetin kaldırıldığı 3 Mart 1924 günü bir diğer kanunla da Şer’iye ve Evkaf Vekâleti kaldırılmıştır. Böylece bu vekâlet tarafından idare olunan okullar ve medreseler de kaldırılmış ve Türk Milli Eğitimi laik ve milli bir nitelik kazanmıştır. Ayrıca Şer’iye Vekâleti kaldırılarak hukuk, mantık ve onun uzantısı olan bilimin temelleri üzerine oturtuldu. Ayrıca Atatürk, Genelkurmay Başkanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığını Bakanlar Kurulu dışında tutarak bu iki kurumu siyasetten uzak tutmak istemiştir.
Basit anlamda laiklik “din işleri ile devlet işlerinin ayrılması” şeklinde tanımlanıyorsa da bu tanım Atatürk’ün laiklik anlayışını tam olarak yansıtmamaktadır. Atatürk’ün laiklik anlayışı, devleti ve onun kurumlarını, hukuku, eğitimi, kültürü, orduyu, siyaseti ve uzantılarını dinsel içerikten ve denetimden kurtarmaktı. Kısaca laiklik özgürlüktü, çağdaşlıktı, adam olmaktı.
Atatürk, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı başarı ile bitirdikten sonra, hemen Türkiye Cumhuriyeti’ni ve onun dayandığı Türk ulusunu çağdaş ve uygar toplumların arasına sokmak için çağdaşlaşma hareketlerine girişti. O dönemde, çağdaş uygarlığın en son basamağında yer tutan Batı uygarlığından esinlenip, milli benliğinden kopmayarak çağdaş ve uygar Türk ulusunu meydana getirecek ve Türk kalarak çağdaşlaşacak çağdaş ve ulusal atılımlara girişti. Bu orijinal teşebbüs ve başarı, Atatürk’ün çeşitli konuşma ve el yazılarında görülmektedir. Bunlar ve bunlarla ilişkili eylemler, yalnız siyasi sistemin, yalnız eğitimin ve yalnız sosyal hayatın değişimi ve yenileşmesiyle kalmamış, Türk insanının düşünce yapısının ortaçağ zihniyetinden kopup, aydınlanmanın ışığı ile yeni Türk insanını ve Türk Rönesans’ını yaratmayı amaçlamıştır.
Batı uygarlığından esinlenerek çağdaş topluma kavuşma özlemi, Osmanlı Devleti’nde çok önce başlamıştır ama Osmanlı ıslahatçılarının Batı’ya yönelişleri ile Atatürk liderliğindeki Batı’ya yöneliş arasında önemli bir ayrılık vardır. Osmanlı ıslahatçıları maddi kültür ve manevi kültür ayrımını başka bir deyişle “kültür” ile “uygarlık” arasındaki yapay ayrımı, Osmanlı Devleti’nin son günlerine kadar sürdürdüler ve çağdaşlaşmanın gerektirdiği atılımları yürütemediler. Zira Osmanlı Devleti’nin yıkılmasındaki başlıca etkenlerden birisi de budur. Atatürk’ün önderlik ettiği atılımlarda kültür ve uygarlık ayrımı söz konusu olmamıştır. Atatürk döneminde Batı uygarlığı bütünüyle alınmış ve toplumun yapısına aşılanarak kökten gelişme ve değişmeye olanak sağlanmıştır.
Dolayısıyla bugün, Türkiye Cumhuriyeti dünyanın en gelişmiş devletleri arasındadır ve insanlık âleminin saygın bir üyesidir. Tarih boyunca olduğu gibi, bugün de devletimizin ve ulusumuzun güçlenmesini, kalkınmasını istemeyen iç ve dış güçler vardır. Bu güçlerin engellemelerine rağmen devletimiz tüm güçlükleri başarıyla aşmakta, çağdaş uygarlık yolunda dev adımlarla yürümektedir. Türkiye Cumhuriyeti; laik, demokratik, hukuksal yapısıyla ve bilinçli vatansever yurttaşlarının çalışmalarıyla daha da yücelecek ve sonsuza dek yaşayacaktır.
Görülmektedir ki, 3 Mart 1924 tarihi, Cumhuriyet tarihimizin en önemli dönüm noktalarından biridir. Bu tarihte yasalaşan üç önemli kanunun çağdaş, demokratik ve özellikle laik devlet ve toplum yapısına kavuşmak açısından oynadığı rol ortadadır. Fakat ne yazık ki, bu yasaların önemi sonraki Cumhuriyet kuşaklarına yeterince anlatılamadı, öğretilemedi. Yani, 3 Mart 1924 tarihi bir anlamda unutuldu, bir anlamda da önemine uygun değerlendirilemedi. 3 Mart 1924 ruhu kavranamadı. Sıkıntılar da o yüzden yaşanır oldu.
Laiklik Türk İnkılabı’nın temel taşıdır. Laiklik Atatürkçü düşünce Sistemi’nin özünü oluşturan akılcı ve bilimci tutumun sarsılmaz bir parçasıdır. Onun zorunlu sonucudur. Türk İnkılabı’nın temel hedefi olan çağdaşlaşmanın vazgeçilmez şartıdır. Laiklik olmadan ne akılcı yaklaşımın varlığından söz edilebilir ne de çağdaşlaşma hedefine ulaşılabilmesi mümkün olur. Çağdaş toplum demek laik toplum demektir. Böyle olmasına rağmen laikliğin bazı çevreler tarafından sık sık gündeme getirildiği ve tartışıldığı bir gerçektir.
3 Mart 1924 tarihli kanunlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin laik hukuki alt yapısını kuran en önemli kanunlardır. Aradan geçen yüz yıla rağmen olayın güncelliğini hala koruduğu, yapılan işin ne kadar isabetli olduğu, son yıllarda gündeme gelen tartışmalardan daha iyi anlaşılmaktadır.
Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren zaman zaman görülen bu saldırılar, son zamanlarda bazı kişi ve kuruluşlar tarafından yurtiçi ve yurt dışında yoğunlaştırılmış ve çok tehlikeli boyutlara ulaşmıştır. Sahte ve bilimsellikten uzak belgelerle, yurt içinde ve yurt dışında yayımlanıp cömertçe her tarafa dağıtılan kitaplarla da Atatürk’e ve onun ilke ve inkılaplarına karşı faaliyetler sürdürüle gelmiştir. “Yeni Türkiye” özlemi… Neymiş “Yeni Türkiye” özlemi? Her şey serbest olacakmış. Peki, “Eski Türkiye”de ne yasaktı?” Eğer birileri fikir hürriyetini sağlama noktasında “Eski Türkiye” dedikleri cumhuriyeti yıkarlarsa, bir daha fikir hürriyeti bir tarafa, fikirlerini kendileri bile açıklayamayacaklardır.
Laik devletten, laik hukuktan, çağdaş eğitimden uzaklaşmanın nasıl bir felaket olacağını görmeliyiz. Bunu anlamak için bölgemizde olup bitenlere bakmamız yeter. Teokratik bir dikta rejiminin ve çağdışı bağnazlığın, eline geçirdiği bazı Ortadoğu ülkelerini/toplumlarını, nasıl karanlığa sürüklediği gözler önündedir. Laikliğe ve çağdaşlaşmaya düşman teokratik bir dikta rejiminin, yalnız uygulandığı ülkelere değil, İslamiyet’e de ne büyük zararlar verdiğini görmemek için kör olmak gerekir.
Laiklik bilimsel ve doğru şekilde anlaşılınca, görülür ki, bu ilke din, vicdan ve ibadet özgürlüğünün de güvencesidir. Bütün totaliter rejimlerde yöneticiler kendilerini tek ve değişmez temsilci saydıkları için düşünce özgürlüğünden ve gerçek demokrasiden söz edilemez. Şu hâlde, teokratik olmayan, laik bir devlet yapısı demokrasinin de ön şartıdır. Nihayet, Türkiye’de laiklik sadece cumhuriyetin; çağdaşlaşma hamlesinin, din, vicdan ve düşünce özgürlüğünün; demokrasinin vazgeçilmez temeli olmakla kalmaz, milli bütünlük açısından da gereklidir. Zira bugün yaşadığımız sancıların bir kısmı laiklik ilkesinden adım adım uzaklaşılmış olmasının bedelidir.
Yüzyıllarca emperyalist saldırılara göğüs geren son kale, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti de parçalanıp zincire vurulmak istenmektedir. Ne acıdır ki, Atatürk’ün liderliğindeki mücadele başarıya ulaşmasa idi, bugün ezan seslerinin hiç duyulmaz hale gelmiş olacağı topraklarda, O’na kim bilir hangi emperyalizmin, hangi düşmanın emrinde, hakaret edenler var!.. Paralarıyla, açık ve gizli örgütleriyle, O’nu ve eserini yıkmaya çalışanlar var!.. Buna elbette imkân verilmeyecektir. İnanıyorum ki, dıştaki ve içteki laik ve demokratik cumhuriyet düşmanları aradıkları fırsatı bulamayacaklardır.
Burada gururla ifade etmek isteriz ki, yediden yetmişe Türk insanının adeta bir insan seli gibi hiçbir zorlama olmaksızın her fırsatta Anıtkabir’i ziyaret etmesi, Atatürk ilke ve inkılaplarının yılmaz bekçileri olduğunun tartışmasız ve emsalsiz bir örneğidir. Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet son yıllarda içeriden ve dışarıdan atılan çelmelere rağmen yürümeye/yoluna devam ediyor.
Batı’nın bugün ulaştığı seviye reform hareketi ve laiklik ilkesi sayesindedir. Oysa Türkiye 21. Yüzyılda halen laiklik ilkesini tartışıyor.
Kılıç Ali anlatıyor:
İlk Mecliste bir gün laiklik konusu oluyordu. Gazi Mustafa Kemal o gün Meclise başkanlık ediyordu. Meclisin tanınmış din alimlerinden bir vekil kürsüye geldi. Alaycı bir tavırla: “Arkadaşlar bir laikliktir gidiyor. Affedersiniz ben bu laikliğin manasını anlayamıyorum” diye söze başlarken başkanlık makamında bulunan Mustafa Kemal Paşa dayanamayarak, oturduğu yerden elini kürsüye vurarak: “Adam olmaktır Hocam, adam olmak!” diyerek hoca efendinin sualini cevaplamıştır.
Medeni Kanun’un Kabulünün 100. Yılı Kutlu olsun
“Medeni Hukuk, hukukun temelidir” der hukukçular. Medeni hukuk insanca yaşamanın, yaşayabilmenin de gereğidir. Özgürlük, yaşam hakkı, miras hakkı, evlenme/boşanma hakkı, eğitim hakkı, seçme/seçilme hakkı, düşünme hakkı, toplumsallaşma hakkı gibi birçok hak ve hukuku içerir.

Osmanlı Devleti’nde medeni kanunla ilgili ilk değişim Tanzimat dönemiyle başladı. Ahmet Cevdet Paşa tarafından yine fıkıha bağlı şekilde hazırlanan hukukî metinler Mecelle adıyla uygulamaya giren kanunlar oldu. Mecelle hukuku Osmanlı Devleti’nde toplumsal sorunlar ve yaşayış anlamındaki davaların çözümünde yani medeni hukuku içerecek şekilde olaylara cevap verebildi. Ancak aile hukuku ile ilgili kısımlar eksikti. Bu konuda yetersiz kalan Mecelle için Aile Hukuku ile ilgili kısımlar konusunda çalışmalar başlatıldı. İttihat ve Terakki döneminde 1917’de hazırlanan “Aile Hukuku Kararnamesi”yle konuya çözüm getirilmeye çalışıldı. Ancak eğitim, miras, evlenme, boşanma, çalışma gibi haklardan yoksun olan kadının bu reformlarda yeri yoktu.
Cumhuriyet döneminde Avrupa’ya hukuk tahsili için gönderilen öğrenciler eğitimlerini tamamlayıp yurda döndüklerinde İtalya, Fransa ve Almanya gibi batılı devletlerin kanunlarını içeren yazılar yayınladılar. Kısa sürede kurulan uzman heyetleriyle hukuk devrimi yolunda ilk adımlar atıldı, çalışmalar başladı.
Kanun hazırlıklarında çeşitli komisyonlar kurulmuştu. Ancak komisyonların genel yapısı Mecelle ve Aile Kararnamesi hükümlerini yani fıkıh esasını temel alan bir kanun çıkarmaktı. Oysa bazı hukukçular batı kanunlarının alınmasından yanaydı. Adliye Vekili Mahmut Esat (Bozkurt) da batı kanunlarının örnek alınmasını savunmaktaydı. Ortak bir karara varılamayınca komisyonlar dağıldı.
Türk Medeni Kanunu’nun batı hukuku örnek alınarak yapılacağı fikri kuvvetlenerek İsviçre Medeni Kanunu’nun örnek alınması hükümet tarafından kabul edildi. Bu kanun bir heyet tarafından tercüme dilerek, hukukçu milletvekilleri, mahkeme başkan ve üyeleri, hukuk profesörleri ve avukatlardan oluşan 26 kişilik bir heyet tarafından Türk Medeni Kanunu hazırlandı.
Mahmut Esat Bey neden İsviçre Kanunu sorusuna verdiği cevapta 1804 tarihli Fransız kanunun eskiliği; Alman kanunun ise fazlaca soyut ve felsefi bir yapıya sahip olduğu oysa İsviçre Kanunun daha yeni, sade ve anlaşılır olduğunu söylemekteydi. Halkçı bir yapı arz eden İsviçre Medeni Kanun’u yargıca hareket serbestliği tanıdığı gibi özellikle ekonomiyi destekleyici mahiyetiyle toplumsal hayata uyum sağlayan bir yapısı olduğunu belirtiyordu. Ayrıca Mustafa Kemal Atatürk’ün daha II. Meşrutiyet döneminde Sofya’da askeri ataşe olarak görev yaptığı yıllardan itibaren savunduğu kadın-erkek eşitliği İsviçre Medeni Kanun’unda yer almaktaydı. Bu husus da İsviçre Medeni Kanun’un örnek alınması için önemli bir nedendi.
17 Şubat 1926 tarihinde İsviçre Medeni Kanununun örnek alındığı Türk Medeni Kanunu kabul edildi. Kanun, 4 Ekim 1926 tarihinde yürürlüğe girdi.
Türk Medeni Kanunu’yla, tüm vatandaşları içine alan hukuk sisteminde kadınlar da yer alıyordu. Kadınlar miras hakkına sahip oluyordu. Medeni kanuna göre kadın-erkek eşit miras hakkına sahipti. Mahkemelerde ceza hukuku ile ilgili kadının şahitliği eşit değildi. İki kadının şahitliği bir erkek şahide denkti. Bu eşitsizlik de medeni kanunla giderildi. Evlenme ve boşanmada kadına da haklar tanındı. Erkeğin tek taraflı boşaması kaldırıldı. Şer’i hukukun kabul ettiği erkeğe dört kadınla evlilik hakkı kaldırılarak tek eşlilik kuralı getirildi. Dinî nikâh (İmam nikâhı) yerine resmî nikâhın hukuki geçerliliğinin kabul edilmesi ve nikâh için belediyelerin yetkilendirilmesi kabul edildi. Kadınlar istedikleri işlerde çalışma hakkını elde etti. Kadınlar vatandaşlık hakkını medeni kanunla elde ettiği gibi bu kanuna dayanarak kısa sürede siyasi haklara da sahip olmuştu. (1930 Yerel seçme ve seçilme hakkı, 1934 Genel seçme ve seçilme hakkını elde etmişlerdir.)
Türk Medeni Kanunu 1 Ocak 2002 tarihinde gözden geçirilerek güncellenmiştir. Kısaca söylemek gerekirse; Türk Medeni Kanunu, dönemin sosyo-ekonomik ihtiyaçlarını ve siyasi beklentilerini karşılayacak şekilde hazırlanmıştır. Türk Medeni Kanunu’na göre, tüm vatandaşlar din, cinsiyet, sosyal statü ayrımı yapılmaksızın eşit haklara sahiptir.
Türk Medeni Kanunu’nun kabulü, Türkiye’nin hukuk ve toplum yapısında köklü bir dönüşümün simgesidir.
Osmanlı döneminde aile, miras ve kişiler hukuku büyük ölçüde İslam hukuku (Şeriat) ve örfi hukuk kurallarına dayanıyordu.
Cumhuriyetin ilanı (1923) sonrası, modernleşme ve laikleşme hedefleri doğrultusunda hukuk sisteminin çağdaşlaştırılması zorunlu hale geldi.
1926’da İsviçre Medeni Kanun’u esas alınarak Türk Medeni Kanunu kabul edildi.
Laiklik: Hukukun dini kurallardan ayrılması.
Modernleşme: Avrupa hukuk sistemine uyum sağlamak.
Toplumsal eşitlik: Kadın-erkek eşitliğini sağlamak, aile yapısını modernleştirmek.
Tek Hukuk Sistemi: Şeriat ve örfi hukuk kaldırıldı, medeni hukuk tek kaynak oldu.
Kadın Hakları: Kadınlara boşanma, miras ve velayet hakları tanındı. Tek eşlilik zorunlu hale geldi.
Miras Hukuku: Kadın ve erkek için eşit miras hakkı.
Aile Hukuku: Resmi nikâh zorunlu hale geldi.
Kişiler Hukuku: Medeni haklardan yararlanma, ehliyet düzenlemeleri.
Kadınların toplumsal konumu güçlendi. Laik devlet anlayışı pekişti. Hukuk birliği sağlanarak ekonomik ve sosyal modernleşmenin önü açıldı.
Uygulamada geleneksel değerlerle çatışmalar yaşandı.
Kırsal bölgelerde uzun süre eski alışkanlıklar devam etti.
İsviçre modelinin bazı yönleri Türkiye’nin sosyo-kültürel yapısına tam uyum sağlamadı.
2002’de yapılan kapsamlı değişikliklerle kadın hakları daha da güçlendirildi.
Türk Medeni Kanunu hâlâ Türkiye’nin hukuk sisteminin temel taşlarından biridir.
Sonuç olarak 1926 Medeni Kanun’u,
Türkiye’nin modernleşme serüveninde bir dönüm noktasıdır.
Laik hukuk devleti,
Kadın–erkek eşitliği,
Hukuk birliği,
Modern aile ve toplum yapısı açılarından devrim niteliği taşır.
Bugün Türkiye’de uygulanan medeni hukuk, hâlâ büyük ölçüde bu kanunun yarattığı temel üzerine inşa edilmiştir.
Son not, Bu anlamlı yıldönümünde özel Türk Kadınlar Birliği Bursa Şubesi 13 Şubat 2026’da Karaman Dernekler Yerleşkesinde Uludağ Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Bursa Barosu ve Nilüfer Belediyesi’nin katkılarıyla bir panel gerçekleştirdi.
Anadolu’nun kapısını açan Alpaslan’dır; ancak Anadolu’yu gerçek anlamda fethedenler, erenler, halk ozanları ve düşünürlerdir. Mevlâna, Yunus Emre için “Anadolu’da dolaştığım her yerde, benden önce geçmiş olan Yörük’ün izlerini gördüm” der. Anadolu erenlerinin mistik ama mantıklı düşünce yapısına hayran olmamak mümkün değil. Onların temel özellikleri doğruluk, hakka bağlılık ve Tanrı’ya kulluktur. Yokluk ve karmaşanın hâkim olduğu bir dönemde sergiledikleri üstün mantık, en belirgin nitelikleridir. Onlar gibi düşünmek hoşuma gidiyor; fakat 700 yıl sonra insanlığın geldiği noktayı görmek üzücü.
İnsan olmak yalnızca yürümek değil, üretmektir. Yazdığımız kitaplar, yetiştirdiğimiz iyi evlatlar ve öğrenciler bizi kalıcı kılar. Aksi hâlde, çakırdikenleri gibi kendiliğinden yok oluruz.
Hiç düşündünüz mü? Bizi biz yapan, diğer canlılardan ayıran özellik nedir? Zekâ, yetenek, duygular ve en önemlisi sevgi. Sevgi, varlığın da yokluğun da özüdür; geçmişi ve geleceği birleştirir, aklı gönülle buluşturur, ruhu yüceltir. Yeni bir yılın başındayken dilimiz güzel sözler söylemeli, gözlerimiz iyilikleri görmeli, kollarımız hayatı tüm renkleriyle kucaklamalı.
Sevgi Nedir?
Sevgi sabırlıdır, kibirli veya kıskanç değildir; egoist, kırıcı ya da hesapçı olmaz. Gerçekle mutlu olur, kötülükle değil. Sevgi vazgeçmez; inanç, umut ve sabırla ayakta kalır. İnanç, umut ve sevgi önemlidir; ama en büyüğü sevgidir.
Mutluluğu yanlış yerde arıyoruz. Oysa sevgi vermektir, mutluluk paylaşmaktır. Günümüzde ilişkiler almak üzerine kurulu; sürekli alan biri mutlu olabilir mi? Ne zamana kadar? Yeni bir istek doğana kadar. Sonsuz hırslarla hızlı yaşam arasında sevgi ve mutluluk bir serap gibi uzaklaşıyor. İnsanlığın bunalımlarının temelinde sevgi eksikliği yatıyor. Duvarlar ören değil, gönüller arasında köprü kuran ustalara ihtiyacımız var; tıpkı Anadolu erenleri gibi.
Hayatın anlamını bilenler, sevgiyle dolu olanlar gerçekten yaşar. Evreni bile içine alabilecek tek şey sevgidir. Sevgi varsa mutluluk da vardır. Mutluluk bir hedef değil, yaşam biçimidir. Atatürk’e “Mutlu musunuz?” diye sorulduğunda “Mutluyum, çünkü başardım” demiştir.
Saygı ve Şahsiyet
Yetişkinlere göre gençlerde saygı az; gençlere göre ise saygı, geleneksel kalıplara sıkıştırılmamalı. Kültür unsurları değişmez mi? Elbette değişir. Gençlerin mantıklarına uymayan düşünceleri kabul etmemeleri ve haklarını savunmaları şahsiyetlerinin göstergesidir. Atatürk’ün Cumhuriyeti gençlere emanet etmesinin sebebi budur: Gençler temizdir, fedakârdır, vatanı her şeyin üstünde tutar.
Saygı ve şahsiyet dengesi korunmalıdır. Saygı uğruna şahsiyetten, şahsiyet uğruna saygıdan ödün verilmemelidir. Bu denge sağlanırsa nesiller arası çatışmalar biter.
Dostluk
Diyojen 25 asır önce Atina sokaklarında fenerle dost arıyordu. Bugün gerçek dostluk var mı? Çoğu dostluk çıkar üzerine kurulu. Ölümden, yoksulluktan korkmam; ama vefasızlıktan korkarım. Gerçek dostluk, çıkarlar farklı olsa bile devam edendir.
Dürüstlük ve İyilik
İyilik nedir? Kötülük neden var? İnsanlık için çalışan beyin zekidir; kötülük üreten beyin değil. Öğrencilerime “Zengin olup unutulanları söyleyin” dedim, birkaç isim çıktı. “İnsanlığa faydalı olanları söyleyin” dedim, yüzlerce isim geldi.
Kurnazlık
Akıllıların yolu zordur ama birdir; kurnazların yolu çoktur ama sonu hüsrandır. Doğu’da kurnazlık övülür; oysa kurnazlık yıkıcı, akıllılık yapıcıdır. Gerçek acı da olsa gerçektir; kurnazlar sonunda akıllılara yenilir.
Doğru ve Yalan
Doğru yalındır, yalan süslü ve caziptir. İnsanlar yalana meyillidir; farklı görünmek için yalan söylerler. Dedikodunun %95’i yalandır. Yaratıcı beyinler yalan söylemez.
Ahlak
Ahlak kaybolursa her şey biter. Günümüzde ahlaksızlık, iltimas, hırsızlık yaygın. Ahlak kültürden kültüre değişmez; her yerde aynı değerdedir.
Kanun
Herkesin kendi kanununu koyduğu yerde düzen değil kaos olur. Milletin aleyhine olan bir şey, kanuna uygun olsa bile doğru değildir.
Sevgi ve Yaşam
Sevgi olmadan hiçbir şey olmaz; bilim, sanat, spor bile. Karanlığı sevmiyorum, hep aydınlık istiyorum. Hayatım boyunca sevgiyle yaşamak istiyorum. Acılara rağmen sabır ve inatla yürüyenler, sonunda sevgi ve mutluluğu bulur.
Piramitler neden yapıldı? Çünkü insanlık ölümü yenemedi, ama düşünce ve eserlerle ölümsüzleşmek istedi. İnsanlığın büyüklüğü buradadır. Yeşil, mavi, doğa, insanlar, yaşam… Hepsi güzeldir.
Her yaşın kendine özgü güzelliği vardır. İlkbahar çiçek, sonbahar meyve getirir; ikisi aynı anda olmaz. Kimileri hayatı boyunca sadece tüketir, kimileri ise fikir üretir. Düşünmüyorsan neden yaşıyorsun? Geçmişten ders almıyorsan, hayat masaldan farksızdır.
Evren benim düşüncemdir. Doğanın yarattığı her şey güzeldir; onu çirkinleştiren insandır. En büyük mimar doğadır. Düşünce olmasa evrenin anlamı olmazdı. İnsanlığın en büyük yanı, kendini ve evreni tanıma isteğidir.
Hatasız Kul Olmaz
Hata yapmak insana özgüdür; affedilebilir. Ama aynı hatayı tekrar eden ve ders çıkarmayan aptallara ne demeli? Bilimden uzak beyinler kurtarılamaz. Önemli olan sorgulayan, araştıran, doğruyu arayan beyinlerdir. Güzel konuşmak zordur; ama dinlemek daha zordur. Çok konuşup az şey söylemek yerine, az konuşup çok şey söylemek gerekir.
Yağcılık
Yağcılık, özellikle yetersiz beyinlerin hoşlandığı bir şeydir. Bilimden uzak insanlar, ikbal için her şeyi mubah görür. Yükselmek için devlete değil, kişilere hizmet edenler kulluk yarışındadır. Önemli olan yaratıcı beyinlerdir.
Zenginlik ve Fakirlik
Gerçek zenginlik, sınırsız paraya sahip olmak değil; elindeki imkânları insanlık yararına kullanmaktır. Fakir bir ülkede zengin olsan bile rahat edemezsin; zengin bir ülkenin fakiri ise huzurludur. Para ile her şeyi alabilirsin, ama sevgi ve mutluluğu asla. Mutluluk paylaşmaktır; acılar paylaştıkça azalır, mutluluk paylaştıkça çoğalır.
Kıskançlık
Kıskançlık iki türlüdür: Yıkıcı olan, yeteneksizliğin ürünüdür; yapıcı olan ise yarış ve gelişim için kıskançlıktır. Büyük beyinler kin ve öç peşinde koşmaz. Ülkemizde yaratıcı beyinler baskı altında; vasat insanlar yeteneklileri alt ediyor. Bu, ülkenin fakirleşmesine yol açıyor.
Zihin Kirliliği
Kötülük, zihin kirliliğinin sonucudur. Birini sevmek zorunda değilsiniz; ama kötülük yapmak neden? Sorunlarımızın temelinde akıl ve bilimi kullanmamak yatıyor. Zihin kirliliği ile yetişen nesillerden temiz bir şey beklenemez.
Din ve Softa
Bilimin susturulduğu yerde taassup başlar. Bilimsiz din olmaz. Taassup, dini küçülten hastalıktır. Sevginin olduğu yerde korku ve kin yoktur; hoşgörü ve huzur vardır.
Arabesk Olmak
Şarkılarda hep ağlarız; bu bizim arabesk yanımız. Hayat acıysa, sevgi ve güzellik nerede? Sorun, yetenek eksikliğinin yarattığı kin ve aşağılık duygusudur. Çalışmak yerine “kader” diyerek sorumluluktan kaçıyoruz.
Bilim ve İnsanlık
Bilim ideal ise, tacı onur, tahtı sevgi, getirisi insanlıktır. Bilgi en büyük kredidir; faizi yok, tükenmez. Cehalet bazen bilimi alt eder; ama sonunda bilim kazanır. Bilimin değer görmediği yerde cehalet hâkim olur. Kalkınma için bilimsellik ve dürüstlük şarttır.
Yücelik
Atatürk ve Gandhi, farklı yöntemlerle milletlerini bağımsızlığa kavuşturdu. Atatürk, milletine güvenerek savaş açtı; Gandhi pasif direnişle başarı sağladı. Özgürlüğün düşmanı, onun kıymetini bilmemektir. Büyük insanlar doğuştan büyüktür; makamlar küçük insanları yüceltmez.
Son Söz
Bir adam kendini arpa sanıyormuş, tavuklardan korkuyormuş. Tedavi olmuş, “Ben insanım” demiş; ama “Tavuklar bunu biliyor mu?” diye sormuş. Barış ve özgürlüğün düşmanı, onların değerini bilmemektir. 2016 yılında insan ve insanlık kazansın, barış ve mutluluk içinde olsun.
Yeni yılınız kutlu olsun. Mutlu yıllar diliyorum. Yeni Yılda her şey gönlünüzce olsun.
Not: Bu yazı, Osman Ecevit’in, Gün Batarken, başlıklı eserinden iktibas edilmiştir.
Bilgi, insanoğlunun hayatına yön veren en önemli etkendir. Dolayısıyla bilgi sahibi olan insan hayatını iyi yönetir, hem de başarılı ve mutlu olur. Bunu yapmayan veya eksik bilgi ile hareket eden kişi ve toplumlar, bilgili kişiler ve toplumlar karşısında yenilmeye mahkûmdurlar. Tarih bunun örnekleri ile doludur.
Türklerin kurduğu ve en uzun (yedi asır) yaşattığı devlet Osmanlı Devleti’dir. Bu devleti kuran ve yönetenler uzun süre bilgiden ve adaletten ayrılmadan hareket etmişlerdir. Fakat bilgiden ve adaletten uzaklaştıkları andan itibaren bu cihan devletini adım adım kaybettiler. Kısaca kurdukları bu büyük devleti cehaletten, adaletsizlikten ve kötü yönetimden dolayı kaybetmişlerdir.
Çocukluk yıllarından itibaren okuma ve öğrenme azmi ile dolu elli yedi yıllık ömründe Atatürk’ün en çok elini sürdüğü nesne kitaplar olmuştur. Daha öğrencilik yıllarında kitaplarla iç içe olan Atatürk bu okuma sevgisini Harbiye yıllarında ortaya çıkan kısıtlamalara rağmen devam ettirmiştir. İçinde bulunduğu çeşitli ortamlara rağmen kitap okumayı sürdüren Atatürk, özellikle subaylık yıllarında görev yaptığı yerlere bavul dolusu kitapla gitmiş okumaya ve öğrenmeye hiç ara vermemiştir.
Okudukça öğrenen ve öğrendikçe ülkesinin ve milletinin dertlerini anlayan ve tespit eden bir lider olarak yetişmiştir. Ayrıca bir asker olarak vatanın müdafaası için bir cepheden diğer cepheye koşarken halkının ve ülkesinin dertlerini daha yakından görmüş, edindiği bilgiler ışığında bu dertlerden kurtuluş için çareler düşünmeye başlamıştır. Osmanlı Devleti’ni kahramanca müdafaa ederken, Millî Mücadele’yi maharetle yönetirken, askeri dehası kadar okuyup-öğrendiği bilgilerin de payı büyük olmuştur. Cumhuriyeti kurduktan sonra başlattığı Türk İnkılabı’nın temelini de edindiği bu bilgiler oluşturmuştur. Bu bilgi birikimi ile Atatürk Türk milletinin iktisadi, siyasi, sosyal ve kültürel alanlarda kalkınması için gerçekçi bir mücadele vermiştir.
Atatürk’ü çok iyi tanıyan yakın arkadaşı ve son Başbakanı Celal Bayar, Atatürk’ün okumaya olan düşkünlüğünü şöyle anlatıyor:
O’nun huzuruna çıktığımda umumiyetle ya okuyor ya da yazıyor oluyordu. Yerli-yabancı bütün yazarları okur, edindiği bilgileri kafasında yoğurur ve Türk milleti için en faydalı şekle sokar ve uygulardı. Öyle bir dahi idi ki, ben her şeyi ondan öğrendim. O benim öğretmenimdi. Bu konuda beni son derece duygulandıran bir olayı da anlatmalıyım. Hastalığının son dönemleri idi. Kendisine Hükümet çalışmaları hakkında bilgi arz ettikten sonra bir emriniz var mı efendim diye sorduğumda bana dedi ki: “Celal Bey, geçenlerde Fransa’ya kitap sipariş etmiştik, hala gelmedi, lütfen ilgilenin.” Şu büyük insandaki okuma aşkına bakınız, hasta yatağında benden kitapları soruyordu.
Bayar’ın verdiği bilgileri doğrulayan Afet İnan “Medeni Bilgiler” kitabında Atatürk’ün bilgeliği ile ilgili şu açıklamayı yapmıştır: Atatürk çok okuyan ve araştıran bir insandı. Okuduğu konularda ülkemizde bilgi sahibi hangi şahsiyetler var ise onları Çankaya’da sofrasına davet eder ve onlarla tartışırdı. Kısaca Atatürk’ün sofrası bir nevi konuların tartışıldığı bir akademi idi.
Bugün pek çok akademisyenin bile okumakta zorlandığı dört bin civarında kitap okumuştur. Okuduğu kitaplarda bazı kelimelerin altını çizmiş, yanlarına notlar almıştır. Bunun için de o meşhur nasihatini şöyle dile getirmiştir: Dünyada her şey için, medeniyet için, başarı için en gerçek yol gösterici bilimdir, fendir. Bilim ve fennin dışında yol gösterici aramak gaflettir, cahilliktir, doğru yoldan sapmaktır.
Dolayısıyla Atatürk araştırmalarında en çok ihmal edilen konuların başında Atatürk’ün kitap sevgisi ve bilgeliği gelmektedir. Türkiye’nin haritadan silinmek ve Türk milletinin esarete sürüklenmek istendiği bir dönemde, kendisi gibi milletine inanan bir avuç arkadaşıyla Millî Mücadele’yi başlatan Atatürk, bu mücadeleyi daima hukuk zemininde tutmayı başarmıştır. Millî Mücadele’yi zaferle tamamladıktan sonra Lozan’da Türk milletinin bağımsızlığını ve haklarını düşmanlarına kabul ettiren Atatürk, Cumhuriyet’in ilanından sonra Türk milletini cehaletten kurtarmak için eğitim, fakirlikten kurtarmak için de iktisadi kalkınma seferberliği ilan etmiştir. Kısaca Atatürk, Türk milletini yaptığı inkılaplarla çağdaş medeniyet seviyesine çıkarmaya çalışmıştır.
Sonuç olarak Atatürk Devrimi bir çağdaşlaşma modelidir. Atatürk’ün “En hakiki yol bilimdir” anlayışı gerek devrim modelinin gerekse bu devrimin ideolojik yapısı olan Atatürkçülük ya da Kemalizm’in oluşturulmasında egemen olan yaklaşımdır. Bilimin yol gösterici seçilmesi nedeniyle Atatürk Devrimi ve Atatürkçülük yarına da yönelmektedir ve her zaman geçerliliğini korumaktadır, koruyacaktır.
Ancak son yıllarda Türkiye Cumhuriyeti devletine içten ve dıştan saldırılar hızlanmıştır. Bizi esenliğe kavuşturan ve kavuşturacak olan Atatürk Devrim Model’inden, Atatürkçülükten uzaklaşmamız, onları dışlamamız istenmektedir. Bunu isteyen iç güçler, dinci siyasiler, ikinci cumhuriyetçiler, bölücüler ve aşırı küreselleşme yandaşlarıdır. Millet ve devlet olarak “bekamız” tehdit altındadır. Son yıllarda “kimlik” konusunda kırılma boyutuna kadar varan gelişmelerin temel nedenleri özellikle eğitimde “Türk Milleti” anlayışının yeterince vurgulanmaması, çevre ve merkez ilişkileri, cumhuriyet ve demokrasi anlayışı farklılıklarından kaynaklanmaktadır. Kimlik konusundaki bu kırılma, dış ülkeler tarafından da yoğun bir biçimde kullanılmaktadır.
Bu devlet, bu millet nasıl hak ettiği esenliğe kavuşur sorularının yanıtı başlıca iki temel ögeye dayanmaktadır: Çağdaşlaşma-kalkınma için seçilen modelin özellikleri ve bu modeli uygulamakla yükümlü siyasal yönetimin nitelikleri. Atatürk dönemi bu her iki konuda başarılıdır ve bize karşılaştığımız sorunları nasıl çözeceğimiz konusunda bilgi ve deneyim birikimi bırakmıştır. Yeter ki tüm bunları uygulayacak “siyasi irade” olsun.
Aydın “fildişi kulesinde” yaşayamaz, yaşamamalıdır. Görüşlerini açıkça belirtmelidir. Bu nedenle diyorum ki, var gücümüzle ve özverili bir dayanışma içinde Atatürk Devrim Modeli’ne, ülkemizin dirlik ve düzenine, Lozan’daki kazanımlarımıza, Cumhuriyetimize sahip çıkalım ve bu tehditlere karşı koyalım. Atatürk Devrim Modeli’ni ve Atatürk ilkelerini uygulayacak bir ortama kavuşacağımıza ve Türkiye Cumhuriyeti devletinin hak ettiği esenliğe ulaşacağına inancım sonsuzdur.
İnsanlık, bugün ulaştığı mesafeyi, düşünce ve duygularını gelecek üzerine kurmuş ve yaşamlarını bu amaca adamış düşün adamlarına borçludur. Geçmişe takılıp kalanlar ise hem fikir adamlarının zorluklarını oluşturmuşlar hem de uygarlıkta alınan mesafeyi azaltmışlardır. İnsanlığın ve özellikle geri bıraktırılmış ülke halklarının çektikleri, çekmeye devam edecekleri her türlü acının nedeni bu tür anlayış sahipleridir. 21. yüzyıla girdiğimiz şu günlerde İslâm ülkelerinin geri kalmışlıkta başı çekmeleri nedendir? sorusunun yanıtı üzerinde daha fazla düşünülmelidir.
İslâm ülkelerinin kurtuluş sırrının yukarıdaki sorunun yanıtında saklı olduğuna inanan Atatürk, düşünen, sorgulayan, gelişim ve değişimin peşinde koşan insanları yaşamı boyunca desteklemiş ve onlara sonsuz bir saygı duymuştur. Çıkarlarını kaybetmek endişesiyle her türlü değişime karşı çıkan bencil ikiyüzlülerin ise daima karşısında olmuştur. Kendi çıkarları için halk tarafından yüce kabul edilen dinî ve manevî değerleri istismar edenlerin verebilecekleri zararlar hususunda milleti uyarmıştır. Hatta uyarmakla kalmamış yaptığı devrimlerle buna engel olmaya çalışmıştır.
Değişimin dışında her şeyin değiştiği bu evrende Atatürk’ün aşağıdaki sözleri belki de değişmeyen tek hakikat olarak kalacaktır. Bu anlamda bu sözler Türk milleti için hem bir uyarı hem yarını kurmak ve yaratmak hususunda da bir ölçüttür. Bu konudaki sorumluluktan Türk ulusunun hiçbir ferdinin kaçma hakkı yoktur:
“Gözlerimizi kapayıp tek başımıza yaşadığımızı düşünemeyiz. Memleketimizi bir çember içine alıp dünya ile alâkasız yaşayamayız. Aksine yükselmiş, ilerlemiş, medenî bir millet olarak medeniyet düzeyinin üzerinde yaşayacağız. Bu hayat ancak ilim ve fen ile olur. İlim ve fen nerede ise oradan alacağız ve her millet ferdinin kafasına koyacağız. İlim ve fen için kayıt ve şart yoktur.”
“Hiçbir tutarlı kanıta dayanmayan birtakım geleneklerin, inanışların korunmasında ısrar eden milletlerin ilerlemesi güç olur; belki de hiç olmaz. İlerlemede geleneklerin kayıt ve şartlarını aşamayan milletler, hayatı, akla ve gerçeklere uygun olarak göremez. Hayat felsefesini geniş bir açıdan gören milletlerin egemenliği ve boyunduruğu altına girmeye mahkûmdur.”
“Ben, manevî miras olarak hiçbir ayet, hiçbir dogma, hiçbir donmuş ve kalıplaşmış kural bırakmıyorum. Benim manevî mirasım ilim ve akıldır. Benden sonrakiler, bizim aşmak zorunda olduğumuz çetin ve köklü zorluklar karşısında, belki gayelere tamamen eremediğimizi, fakat asla taviz (ödün) vermediğimizi, akıl ve ilmi rehber edindiğimizi tasdik edeceklerdir. Zaman sür’atle ilerliyor, milletlerin, toplumların, kişilerin mutluluk ve mutsuzluk anlayışları bile değişiyor. Böyle bir dünyada, asla değişmeyecek hükümler getirdiğini iddia etmek, aklın ve ilmin gelişimini inkâr etmek olur. Benim Türk milleti için yapmak istediklerim ve başarmaya çalıştıklarım ortadadır. Benden sonra beni benimsemek isteyenler, bu temel eksen üzerinde akıl ve ilim rehberliğini kabul ederlerse, manevî mirasçılarım olurlar.”
Ruhu şad olsun…
Saygılarımla…
bursa escort görükle eskort görükle escort bayan bursa görükle escort bursa escort bursa escort bayan