31 Mart 2026 itibariyle Covid-19 ile mücadelede aşılanan sayısı kişiye ulaştı.
18 Mart 2026 Çarşamba
Gümrükten Eşya İthalatında TSE Sonucunu Etkileyecek İşlemler
Çanakkale ve Atatürk
Rusya'nın saldırısı meşru mu?
Merkez Bankası'nın Faiz Kararı Ne Olacak?
Proses Besin Nedir?
Enflasyon %20’li Düzeylere İner mi?
Hiç şüphesiz Atatürk 20. Yüzyılın en önemli devlet adamlarından biridir. Türkiye Cumhuriyeti’ni kurmuş ve şekillendirmiştir. Çağının en büyük ulus-yaratıcısıdır. Ülkesini 20. Yüzyıldan 21. Yüzyıla taşıyan belki de tek liderdir.
Anti-emperyalistti. Hümanisti. Yetenekli bir komutan, zeki bir politikacı ve son derece gerçekçi bir devlet adamıydı. Hepsinden öte, aydınlanma çağının bir insanıydı. Sadece bir asker ve devlet adamı değil; aynı zamanda çok yönlü, kültürlü ve insani özellikleri güçlü bir liderdi. Atatürk’ün özel hayatı, onun insani yönlerini ve kişisel tercihlerini anlamak açısından oldukça önemlidir. Türk ulusal mücadelesine önderlik etti ve tarihteki yerini bu direnişi başarıyla yöneterek kazandı. Ülkesine, daha önce hiç bilmediği, barış ve huzuru getirdi.
Dolayısıyla Türkiye Atatürk’tür, Atatürk de Türkiye’dir. Bu anlamda Atatürk’te anlaşmak, Atatürk’te buluşmak, Atatürk’te kaynaşmak, Atatürk’te çoğalmak, Atatürk’te büyümek, Atatürk’te güçlenmek, Atatürk’te yücelmek Atatürk’te ölümsüzleşmek, Atatürk’te bayraklaşmak ödün verilmez ilke olmalıdır, Türk milleti için. Çünkü Atatürk Türk milleti için ortak bir değerdir.
Atatürk’ün Kitap Sevgisi ve Okuma Alışkanlığı
Atatürk, hayatı boyunca yaklaşık, bugün pek çok akademisyenin bile okumakta zorlandığı, 4.000 kitap okumuş ve bu kitaplar onun düşünce dünyasını şekillendirmiştir. Okuduğu eserler çok geniş bir yelpazeye yayılır: tarih, siyaset, felsefe, edebiyat, bilim, hukuk ve askeri strateji.
Bir dünya lideri olan Atatürk, hayatı boyunca bilime ve kitaba olan önemi vurgulamış ve bunu yaşamına yansıtmıştır. Hayatının çoğu cephelerde geçmiş olmasına rağmen kitaplarını yanından ayırmamıştır. Sadece öğrenim hayatı değil idari hayatı boyunca da kitap okumak ve araştırmaktan hiçbir zaman vazgeçmemiştir. Atatürk sadece okumakla kalmamış, tecrübelerini ve bilgi birikimlerini gelecek nesillere yansıtmak amacıyla kitaplar da yazmıştır. Bunlardan en bilinenleri Nutuk ve Geometri kitabıdır. Atatürk gerek milli mücadele dönemindeki liderliği sırasında gerekse Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş dönemindeki görevleri sırasında kitaplardan edindiği bilgi ve tecrübeleri mesleğine yansıtmıştır.
Mustafa Kemal’in iyi bir kurmay subay olarak yetişmesinin ötesinde, ülkesinin geleceğini düşünen bir aydın, ona bağımsızlığını kazandıracak ulusal bir savaşın lideri, bilim ve tekniğin son verilerine dayalı yeni bir devletin kurucusu ve her alanda çağdaşlaşmaya yönelik bir devrimin planlayıcısı ve uygulayıcısı, özetle ATATÜRK olmasını sağlayan etkenler arasında en büyük payı, okul sıralarında başlayarak son nefesini verinceye kadar sürdürdüğü okuma tutkusu almaktadır. Bu tutkuda onun yalnızca eline aldığı sayfaları okuyup tüketen biri değil, kendisinin kültür tanımında vurguladığı gibi, okuduklarını değerlendiren, onları daha önce okudukları ile bütünleştirip senteze ulaşabilen ve zekâsını eğiten bir düşünür olduğu dikkati çekmektedir.”
Çanakkale cephesinde bile İstanbul’daki arkadaşlarından kitap göndermelerini istemiştir. Çok sevdiği ve etkilendiği kitaplar arasında, Reşat Nuri Güntekin’in “Çalıkuşu” romanı, ki başucu kitabı olmuş, cephede bile yanından ayırmamıştır. Grigory Petrov’un Finlandiya’nın kalkınma hikâyesini anlatan “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” başlıklı eseri, Atatürk tarafından askeri okulların müfredatına dahil edilmiştir. Jean-Jacques Rousseau’nun “Toplum Sözleşmesi” kitabı Atatürk’ün siyasi düşüncesini etkileyen temel eserlerden biridir.
Atatürk’ü çok iyi tanıyan yakın arkadaşı ve son Başbakanı Celal Bayar, Atatürk’ün okumaya olan düşkünlüğünü şöyle anlatıyor:
“O’nun huzuruna çıktığımda umumiyetle ya okuyor ya da yazıyor oluyordu. Yerli-yabancı bütün yazarları okur, edindiği bilgileri kafasında yoğurur ve Türk milleti için en faydalı şekle sokar ve uygulardı. Öyle bir dahi idi ki, ben her şeyi ondan öğrendim. O benim öğretmenimdi. Bu konuda beni son derece duygulandıran bir olayı da anlatmalıyım. Hastalığının son dönemleri idi. Kendisine Hükümet çalışmaları hakkında bilgi arz ettikten sonra bir emriniz var mı efendim diye sorduğumda bana dedi ki: “Celal Bey, geçenlerde Fransa’ya kitap sipariş etmiştik, hala gelmedi, lütfen ilgilenin.” Şu büyük insandaki okuma aşkına bakınız, hasta yatağında benden kitapları soruyordu.”
Bayar’ın verdiği bilgileri doğrulayan Afet İnan “Medeni Bilgiler” kitabında Atatürk’ün bilgeliği ile ilgili şu açıklamayı yapmıştır: “Atatürk çok okuyan ve araştıran bir insandı. Okuduğu konularda ülkemizde bilgi sahibi hangi şahsiyetler var ise onları Çankaya’da sofrasına davet eder ve onlarla tartışırdı. Kısaca Atatürk’ün sofrası bir nevi konuların tartışıldığı bir akademi idi.”
İngiltere Kralı’nın Atatürk’e Kitap Hediyesi
İngiltere tahtına 1936 yılında 6. George geçti. Yeni kral kardeşi 8. Edward’ın istifası üzerine takta çıkmıştı. 8. Edward 1934 yılında Türkiye’yi ziyaret etmişti. Yeni Kral 6. George Atatürk Türkiye’sine büyük değer veriyordu. Özellikle yaklaşan II. Dünya Savaşı öncesi Türkiye ile sıcak ilişkiler içinde olmayı arzu ediyordu. Bu amaçla Atatürk’e anlamlı bir hediye vermek istiyordu. İngiliz Kralı’nın vereceği hediye, önemle seçilmiş insanlara verien bol pırlanta ve elmaslarla süslenmiş “Diz Bağı Nişanı” olabilirdi. Bu amaçla İngiltere’nin Ankara Büyükelçisi Percy Loreine haberdar edildi. Uzun süredir Türkiye’de bulunan Büyükelçinin Atatürk’ü yakından tanıdığı ve dostluklarının olduğu biliniyordu. Büyükelçi hükümetini uyarıyor; “sakın böyle bir şey yapmayın, kabul etmez. Yabancı bir ülkenin nişanını takmaz. Kıymetli taşlarla bezenmiş pahalı hediyelere karşıdır. Beni kiminle karıştırıyorsunuz diye tepki gösterir. Hatta ilişkileri geliştirelim derken, tehlikeye bile atabilirsiniz!” der.
Hediye konusuna bir çözüm arayışına girilir. Bunun için ilgililerin hepsinin katıldığı bir toplantı düzenlenir. Atatürk’e; Oxford veya Cambridge üniversitelerinin, barış konusunda tüm dünyaya yaptığı katkısı sebebiyle “doktora” payesi verilmesi gündeme gelir. Her iki üniversitenin rektörü de memnuniyetle derler. Büyükelçi her iki rektörlere bunu nerde vermeyi düşünüyorsunuz diye sorar. Her iki rektör de üniversitelerinin tarihi geçmişlerine güvenerek, elbette üniversitemizde diye cevap verirler. Büyükelçi Loraine, “gelmez ki” der. Bunun üzerine Kral, “iyi de ne yapalım ne verelim” diye sorar. Büyükelçi “kitap verin, onu büyük bir keyifle alır” der. Kral, bunun zerine büyük bir jest yapmaya karar verir ve Çanakkale Savaşları’nda bulunmuş iki tarihçi generale, “Gelibolu Savaşları” diye bir kitap yazmalarını, bu kitapta Mustafa Kemal’e nasıl mağlup olduklarını yazmalarını ister. Bu kitap yazılır. Ve,
“Büyük Bir Komutan, Asil Bir Düşman ve Alicenap Bir Dost Şerefine, Türkiye Cumhuriyeti Reisi Gazi Mustafa Kemal Hazretlerine, Haşmetli Büyük Britanya Kralı’nın Hükümeti Tarafından Takdim Edilmiştir.” Yazısı ile takdim edilir.
“Gallipoli War” yani “Gelibolu Savaşı” adlı kitabın orijinali Anıtkabir’ de bulunmaktadır.
Kısaca, sonuç olarak,
Ortaokula gelene kadar Mustafa’ydı…
Matematik yeteneğiyle Mustafa Kemal oldu…
Emperyalizmi dize getirdi, Gazi Mustafa Kemal oldu…
Yüzlerce yılın kökleşmiş alışkanlık ve geleneklerini yıktı, Gazi Mustafa Kemal Atatürk oldu…
Türk halkı ona, “Atatürk” dedi.
Türkiye’de doğan ve parlayan yıldız, bize izleyeceğimiz yolu gösterdi, “Fikrimizin Rehberi” oldu…
Son olarak, liderlerin ve devletlerin dünyadaki saygınlığı liderlerin kendisine bağlıdır.
Atatürk’ün en yakın çalışma arkadaşlarından biri olan; Balkan Savaşları’ndan Millî Mücadele’ye, Cumhuriyet’in ilk yıllarından II. Dünya Savaşı’nın zorlu günlerine kadar memleketin her kritik döneminde görev alan; Türkiye’nin sağlık politikasının temellerini atan, ülkeye aşı, serum, laboratuvar ve sağlık örgütlenmesi kazandıran; milletin sağlığını hayatının merkezine koymuş bir hekim, bir devlet adamı, bir aydın: Refik Saydam…
Bugün Türkiye’de sağlık sisteminden söz ederken, hastanelerde verilen hizmetten aşı programlarına, koruyucu hekimlikten salgınla mücadeleye kadar uzanan geniş sağlık yelpazesinin temel taşlarında onun izlerini görmek mümkündür. 14 Mart Tıp Bayramı’nın ruhuna en uygun davranış, bu izleri unutmamak, unutturmamaktır.
Bandırma Vapuru’ndan Başlayan Bir Yolculuk
16 Mayıs 1919’da Bandırma Vapuru İstanbul’dan ayrıldığında, vapurdaki isimlerin çoğu tarihin akışını değiştireceğinden henüz habersizdi. Mustafa Kemal Paşa’nın yönetiminde bir avuç idealist subayın arasında bir hekim de vardı: Binbaşı Dr. Refik Saydam. 19 Mayıs 1919’da Samsun’da verilen ilk adım sadece bir kurtuluş hareketinin başlangıcı değil, aynı zamanda Türkiye’de modern halk sağlığı mücadelesinin de başlangıcı oldu. Çünkü Mustafa Kemal, askeri stratejiyi nasıl bir komutana emanet ettiyse, sağlık cephesini de Saydam’a bırakmıştır.
Bu detay, Millî Mücadele’nin sadece askeri değil, sosyal ve tıbbi bir mücadele olduğunun açık göstergesidir. Zira Anadolu’nun o yıllardaki en büyük düşmanlarından biri cehalet ve yokluk kadar salgın hastalıklardı. Sıtma, trahom, tifüs, kolera… Halk kırılıyor, askerler cepheye varmadan hastalanıyor, köyler boşalıyordu. Böylesi bir tabloda modern tıp bilgisine sahip bir hekim, adeta bir ordu kadar önemli bir güçtü.
Bir Hekimin Yetişmesi: Tıbbiyeli Bir Aydının Portresi
1881’de İstanbul’un Fatih semtinde doğan Refik Saydam, henüz çocuk yaşta bilimin ışığıyla tanışmış bir Tıbbiyeliydi. Askeri Rüştiye ve ardından Askeri Tıbbiye eğitimleri ona sadece tıbbi bilgi vermedi; aynı zamanda dönemin aydınlanma rüzgârını, hürriyet düşüncesini, modernleşme idealini de kazandırdı.
Tıbbiyeli olmak o yıllarda sadece bir meslek seçimi değil, aynı zamanda bir duruştu. II. Abdülhamit istibdadına karşı özgürlükçü fikirlerin merkezi olan Mekteb-i Tıbbiye, Cumhuriyet kadrolarının da yetiştiği bir mektepti. Refik Saydam’ın karakteri, bu okulun verdiği bilinçle şekillendi: vatan sevgisi, bilimsel düşünce, topluma adanmışlık.
1906’da mezun olduktan sonra Gülhane’deki stajıyla mesleğe adım atan genç hekim, kısa sürede kendini savaş meydanlarında buldu. Balkan Savaşı sırasında hem yaralıların tedavisi hem de kolera gibi salgınlarla mücadele etmesi, onu halk sağlığı düşüncesine yönelten en büyük deneyimlerden biri oldu.
Birinci Dünya Savaşı ve Aşı-Serum Çalışmaları
Birinci Dünya Savaşı, Osmanlı coğrafyasında yalnızca askeri bir mücadele değil, aynı zamanda büyük bir tıbbi felaketti. Salgınlar orduları kırıyor, sivil halkı çaresiz bırakıyordu.
Refik Saydam’ın Sağlık Dairesi Başkan Yardımcılığı döneminde aşı ve serum üretimi için ciddi adımlar atıldı. Bu çalışmalar öylesine başarılıydı ki, üretilen aşılar sadece Osmanlı ordusunda değil, ileride Kurtuluş Savaşı’nda da kullanılacaktı. Bu, Türkiye’de biyoteknoloji alanındaki ilk kurumsal hamlelerin tohumuydu.
Kurtuluş Savaşı Yılları: Sağlık Cephesinin Komutanı
19 Mayıs 1919’dan sonra başlayan uzun yürüyüşte, Refik Saydam her durakta Atatürk’ün yanındaydı. Havza, Amasya, Erzurum, Sivas, Ankara… Bu şehirlerin hepsinde hem bir hekim hem bir yol arkadaşı hem bir dava adamı olarak Mustafa Kemal’in yanından ayrılmadı.
O güne kadar bir komutanın sağlığından sorumlu olmak sıradan bir görev gibi görülebilirdi. Ancak Saydam’ın görevi çok daha derin ve stratejikti: Anadolu’nun dağılmış sağlık sistemini toparlamak, cephedeki askerlerin sağlık ihtiyaçlarını karşılamak, salgınların yayılmasını engellemek ve halk sağlığını korumak.
Bu nedenle 23 Nisan 1920’de kurulan ilk TBMM’de Doğubayazıt Milletvekili olarak yer aldı. Millî Savunma Bakanlığı Sağlık Dairesi Başkanlığına getirildi. Ardından 1921’de Türkiye’nin ilk Sağlık Bakanı olarak modern sağlık sisteminin temellerini atmaya başladı.
Cumhuriyet’in Sağlık Devrimi
Türkiye Cumhuriyeti 1923’te kurulduğunda, nüfusun %80’den fazlası çeşitli salgın hastalıkların pençesindeydi. Ülkede yalnızca 500 civarında doktor vardı. Bu tablo, yeni Cumhuriyet için en büyük meydan okumaydı.
Dr. Refik Saydam’ın bu dönemde yaptığı çalışmalar, Türkiye’nin kaderini değiştirecek niteliktedir:
Görev süresi boyunca 51 kanun ve 18 tüzük çıkarması, Türk sağlık teşkilatının kurumsal iskeletini oluşturdu.
Ankara, İstanbul, Sivas, Erzurum ve Diyarbakır’da açılan numune hastaneleri hem tıp eğitimi hem de modern sağlık hizmeti için örnek model oldu.
Anadolu’nun dört bir yanında açılan dispanserler, koruyucu hekimliğin halka ulaşmasını sağladı.
1924’te Heybeliada Sanatoryumu’nun açılması, vereme karşı verilen en önemli mücadelelerden biriydi.
Ancak tüm bu çalışmaların en büyüğü, Türkiye’nin bilimsel gururu olarak nitelendirilebilecek bir kurumdu.
1938’e Kadar Büyüyen Bir Bilim Yuvası: Refik Saydam Hıfzıssıhha Enstitüsü
1928’de Ankara’da kurulan Hıfzıssıhha Enstitüsü, Cumhuriyet’in sağlık alanındaki en büyük atılımıydı. 1930’lu yılların başında çalışmaya başlayan bu kurum, kısa sürede Türkiye’nin ve bölgenin en gelişmiş aşı-serum üretim merkezlerinden biri oldu.
Enstitünün başarısı sadece Türkiye içinde kalmadı:
Daha da önemlisi, enstitü bir okul işlevi görüyor, yeni uzmanlar yetiştiriyor, Türkiye’nin bilimsel kapasitesini artırıyordu.
Atatürk’ün ölümünden kısa bir süre sonra, 1942’de bu kuruma onun adı verildi: “Refik Saydam Merkez Hıfzıssıhha Enstitüsü”
Bugün hâlâ sağlık politikaları tartışılırken adının geçmesi, onun bıraktığı mirasın ne kadar güçlü olduğunu göstermektedir.
Savaşın Ortasında Bir Başbakan
1939’da Başbakanlık görevine getirilen Refik Saydam, II. Dünya Savaşı gibi kritik bir dönemde Türkiye’yi yönetme sorumluluğunu üstlendi. Türk-İngiliz İttifakı ve Türk-Alman Saldırmazlık Paktı gibi tarihi anlaşmalar onun döneminde imzalandı. Savaşın ülkeye girmemesi için diplomasi yürütürken, bir yandan da savaş ekonomisinin yarattığı yokluğa karşı mücadele etti.
Tüm bu çabaların sonunda 8 Temmuz 1942’de görev başında geçirdiği kalp kriziyle hayata veda etti. Aramızdan ayrıldığında geride bir servet bırakmadı; aksine evlerini Darüşşafaka ve Kızılay’a bağışlamış, kütüphanesini Sağlık Bakanlığı’na vermiş mütevazı bir aydındı.
Atatürk Neden Ona “Saydam” Soyadını Verdi?
Atatürk’ün soyadı verirken söylediği söz aslında onun karakterinin en özlü tarifidir:
“Ona niçin Saydam dedim? O, içi dışı bir, tertemiz bir insan pırlantasıdır da ondan.”
Bugün bile bir devlet adamının adının temizliği, şeffaflığı ve halka hizmetiyle anılması ne kadar nadir görülen bir durumdur.
İnönü’nün Değerlendirmesi: Bir Rönesans Doktoru
İsmet İnönü’nün tıp mesleği için söylediği şu cümleler, Dr. Refik Saydam’ın temsil ettiği misyonu mükemmel özetler:
“Hekimlik mesleğinin Türkiye’de başlaması bir çeşit Rönesans’a geçmek demektir.
Hekim bize hayat sırrını öğretmiş ve hürriyet fikrini getirmiştir.”
Bu sözler, sağlık hizmetinin yalnızca bir teknik faaliyet değil, aynı zamanda bir medeniyet projesi olduğunu ortaya koymaktadır.
14 Mart’ın Anlamı ve Bugünün Hekimlerine Bir Saygı Duruşu
Bugün Türkiye’de binlerce hekim, hemşire, teknisyen ve sağlık çalışanı; gece gündüz demeden toplum sağlığını korumak için görev yapıyorsa, bunun ardında Dr. Refik Saydam’ın ve onun kuşağının attığı temeller vardır.
14 Mart Tıp Bayramı, onların hatırasına ve bugünün sağlık neferlerine duyulan saygının bir ifadesidir.
Bu nedenle 14 Mart, yalnızca bir kutlama değil, aynı zamanda tarihten ders çıkarma ve geleceğe doğru bakma günüdür. Bugünün sağlık çalışanları, tıpkı Saydam gibi;
Son Söz: Bir Cumhuriyet Doktoruna Minnet
Refik Saydam’ın hayatı, bir hekimin yalnızca bir tedavi edici değil, aynı zamanda bir toplum kurucusu olabileceğinin kanıtıdır. Cumhuriyet’in sağlık devrimi, onun gibi idealist insanların çabalarıyla hayat bulmuştur.
Bugün, Dr. Refik Saydam’ın şahsında tüm sağlık çalışanlarının 14 Mart Tıp Bayramı’nı saygıyla kutlarken, onun bıraktığı mirası yaşatmanın en büyük sorumluluk olduğunu hatırlatmak isterim.
Saygılarımla…
Türkiye’nin yakın tarihine bakarken, bazen haritalar, antlaşmalar ve askeri raporlar bize her şeyi anlatır zannederiz; oysa bir milletin kalp atışını asıl duyuran, kelimelere sinen ruhtur. İstiklâl Marşı tam da bu yüzden sıradan bir metin değil, varoluşun en kritik virajında yazılmış, toplumun ortak bilincine mühürlenmiş bir manifesto olarak okunmalıdır. Bir imparatorluğun yorgun soluğundan yeni bir devletin taze nefesine uzanan bu yolculukta, Mehmet Akif Ersoy’un mısraları yalnızca birer edebî süs değil, aynı zamanda birer tarih vesikasıdır. Bu yazı, marşın arkasındaki tarihsel manzarayı bütün katmanlarıyla, siperlerin dumanından meclis kürsüsüne, dergâhın duvarlarından Anadolu’nun köylerine kadar takip etmeye çalışıyor.
1918 yılına gelindiğinde Osmanlı Devleti, dört cephede yıllarca süren bir savaşın ardından, askeri anlamda yıpranmış, ekonomik bakımdan tükenmiş, siyasi olarak dağınık bir manzara arz ediyordu. Mondros Ateşkes Antlaşması, kâğıt üzerinde bir ‘ateşkes’ gibi görünse de fiiliyatta ordunun elini kolunu bağlayan, stratejik geçitleri ve limanları kilitleyen bir teslimiyet belgesine dönüşmüştü. Şehirlerde galip devletlerin askerleri devriye geziyor, taşrada ise belirsizliğin ve çaresizliğin gölgesi uzuyordu. Halk hem savaştan dönenlerin acı hikâyeleriyle hem de dönmeyenlerin derin sessizliğiyle yaşamaya mecbur kalmıştı. İşte İstiklâl Marşı’nın satır aralarındaki kararlı ses, bu geniş sessizliğin içinden yükselir; çünkü marş, ‘korkma’ diye başlayan bir çığlık değil, korkunun kendisini ortadan kaldırmaya niyetli bir iradenin adıdır.
1919’da İzmir’in işgali, Anadolu insanının yüreğine saplanan paslı bir hançer etkisi yapmıştı. Yalnız Ege kıyıları değil, Güney’de Fransız birlikleri, Doğu’da karmaşık çatışma dinamikleri, Karadeniz’de ve Trakya’da beliren yeni tehditler, imparatorluğun bulanık son perdesinde sahnenin tamamını karartıyordu. Fakat tarih, karanlığın en koyu anında parlayan küçük ışıkların nasıl bir güne doğduğunu defalarca gösterdi. Mustafa Kemal Paşa’nın Samsun’a çıkışı, miting meydanlarında yankılanan direniş çağrıları ve yerel savunma birliklerinin ortaya çıkışı, işte o küçük ışıkların büyüyen aydınlığıydı. Bu noktada milletin ihtiyacı yalnızca mermi ve ekmekten ibaret değildi; aynı zamanda bir söz, bir yön, bir anlam arayışı vardı. İstiklâl Marşı bu arayışa verilen en berrak cevaplardan biri oldu.
Ankara’da 23 Nisan 1920’de açılan Meclis, ‘milletin istiklâlini yine milletin azim ve kararı kurtaracaktır’ ilkesini siyasal bir kuruma dönüştürdü. Lakin yeni yönetimin sırtına binen yük ağırdı: Düzenli ordu henüz teşekkül etmekteydi; mali kaynaklar sınırlıydı, Anadolu’nun köyleri hem asker göndermiş hem de ekmeğini paylaşmış, yorgun ama vakurdu. Böyle bir vasatta, sözü tetiğe, duyguyu disipline, inancı stratejiye bağlayacak bir moral kıvılcımına ihtiyaç vardı. Marş fikri bu ihtiyaçtan doğdu. Şiir, bir anlamda, karargâhların haritalar üzerinde yaptığı planların gönüller üzerinde yapılmış eşleniğiydi: Halkın iradesini toparlamak, askerin yüreğine cesaret vermek, yenilginin dilini susturup umudun dilini canlandırmak.
Maarif Vekâleti’nin millî marş için açtığı yarışma, dönemin edebî çevrelerinde heyecan uyandırdı. Fakat dikkat çekici olan, Mehmet Akif’in bu yarışmaya ilk anda katılmaktan imtina etmesiydi. Onun için bağımsızlığın ilahisini parayla yazmak, mısranın maneviyatına gölge düşürürdü. Nihayetinde, ödülün hayır işlerine bağışlanacağı güvencesi verildi; Akif de kaleminin ucunu tarihin damarına değdirdi. Taceddin Dergâhı’nda yazılan mısralar, sanki duvarlardan değil, Anadolu’nun bütün siperlerinden yankılanıyordu. Akif, kalemi yalnız şair olarak değil, vaiz, mütefekkir ve bir yol arkadaşı olarak tutuyordu; kelimeleri askerle aynı siperde, köylüyle aynı harmanda, ananın gözyaşıyla aynı mendildeydi.
İstiklâl Marşı’ndaki ilk kelime, ‘Korkma’, sıradan bir teselli değildir. Telkin ettiği duygu, tehlikenin yok sayılması değil; bilakis tehlike karşısında öznenin kendisini hatırlaması, haysiyetini kuşanmasıdır. Bayrak, hilal, yıldız, şafak ve sancak gibi imgeler, gök kubbe ile toprağın, yani semavî olanla dünyevî olanın el sıkıştığı bir ortak alana işaret eder. Bu imgeler, bir yandan vatanın kutsiyetini vurgularken, diğer yandan somut ve duyulur bir dünya kurar: Şehidin kanı yalnız metafizik bir simge değil, aynı zamanda toprağa karışan gerçek bir bedeldir. Marşın ‘hürriyet’ anlayışı, dışarıdan bahşedilen bir lütuf değil, içeriden gelen ilahi bir hak olarak tanımlanır; bu sebeple de pazarlığa açık değildir.
Dönemin uluslararası iklimi, söz konusu mısraların niçin bu denli sert ve berrak bir tonda kaleme alındığını anlamak açısından önemlidir. Savaş sonrası Avrupa, ‘medeniyet’ kavramını galibin dilinde yeniden tanımlamış, yenilen uluslara ahlaki bir üstünlük vaaz ederken fiiliyatta sert bir işgal siyasetini dayatmıştır. Akif’in ‘tek dişi kalmış canavar’ metaforu, bu ikiyüzlülüğün şiirsel teşhisidir. Marş, Batı’ya kategorik bir düşmanlıkla değil; bizzat işgale ve tahakküme karşı açık bir tavırla yazılmıştır. Bu tavır, İslamî hassasiyetlerle millî duyguların kesişiminde yükselir. Dinin toplumsal hayattaki kurucu rolü, marşta bir ‘savaş narası’nın ötesinde, toplumun birlikte hareket etmesini mümkün kılan bir ortak ahit niteliği kazanır. Ezan vurgusu bu yüzden yalnızca inanç hürriyetinin sembolü değil, aynı zamanda kamusal alanın ruhunun korunması talebidir.
Meclis’te 12 Mart 1921’de Hamdullah Suphi’nin coşkulu hitabetiyle okunan marş, oy çokluğuyla kabul edildiğinde henüz zafer gelmemişti. Bu kronoloji önemlidir; çünkü marş, ‘sonucun şiiri’ değil, ‘mücadelenin şiiri’dir. Yani bir kutlamanın değil, bir sözleşmenin ifadesidir. Millet, daha o günlerde, hangi bedeller ödenirse ödensin, bağımsızlığın vazgeçilmez bir hak olduğunu ilan etmişti. Akif’in ödülü reddedişi de bu sözleşmenin ahlaki tutarlılığına işaret eder: Marş, bir ticari ürün değil, tarihsel bir şahitliktir. Kısacası, İstiklâl Marşı kabul edildiği gün, Anadolu’da hem kurşunlar konuşuyor hem de kelimeler direniyordu.
Peki, marşın tarihsel arka planı niçin bugün hâlâ canlıdır? Çünkü tarih, yalnız bir dizi olayın kronolojik sıralaması değil, aynı zamanda bir anlam ve değer inşasıdır. İstiklâl Marşı bu inşa sürecinde temel taşı işlevi görür. Toplumsal hafızanın yaralarını taşır, ama aynı zamanda o yaraların kabuk bağlaması için gereken dili sağlar. Örneğin marştaki şehitlik vurgusu, ölüme methiye yazmak değildir; hayatı ve haysiyeti korumak için ödenmiş bedelleri unutmamaya çağrıdır. Vatanın ‘cennet’ oluşu, coğrafyanın romantikleştirilmesi değil; o coğrafyada yaşayanların ortak kaderinin, ortak emeğinin ve ortak yasının değer kazanmasıdır.
İstiklâl Marşı’nın edebî dokusu tarihî bağlamdan bağımsız düşünülemez. Akif, Arapça ve Farsça kökenli kelimeleri Türkçenin öz ritmiyle harmanlarken, aynı zamanda konuşma dilinin sıcak tınısını da şiire taşır. Bu tercih, metnin meclis kürsüsünde yüksek sesle okunmasına, cami kürsülerinde vaaz gibi yankılanmasına ve cephedeki askerin gönlünde türkü gibi dolaşmasına imkân tanır. Kısacası marş, elit bir edebiyat eseri ile halkın dili arasında bir köprü kurar. Bu köprü, Millî Mücadele’nin sosyolojisi açısından belirleyicidir: Mücadele, ‘halkın bizzat kendisi’ tarafından verilmiş, marş da bu bizzatlığın dilini tutturmuştur.
Tarihsel arka planın bir başka yüzü de Anadolu coğrafyasının o günlerdeki maddi gerçekliğidir. Demiryolları sınırlı, ulaşım güç, sağlık koşulları yetersizdir. Buna rağmen, köyden kente, kentten cepheye uzanan dayanışma hatları kurulur. Kadınlar mermi taşır, çocuklar posta taşır, yaşlılar tarlayı işler. İstiklâl Marşı’ndaki ‘siper et gövdeni’ ifadesi yalnız askeri bir taktik değil, toplumsal bir dayanışma halidir. Herkes elindekiyle siper olur: Kimi kalemiyle, kimi duasıyla, kimi küfe taşıyan omuzuyla. İşte bu yüzden marş, bir sınıfın, bir zümrenin, bir bölgenin değil; topyekûn bir toplumun destanıdır.
Elbette marş, yalnız ‘biz’e dönük bir konuşma değildir; aynı zamanda ‘dışarı’ya verilmiş bir beyandır. ‘Hakkıdır hür yaşamış bayrağımın hürriyet’ dizesi, uluslararası siyaset dilinde, meşru müdafaanın en estetik formülasyonlarından biridir. Bu beyan, saldırgan bir yayılmacılığın değil, savunmacı bir meşruiyetin manifestosudur. Şair, milletine ‘korkma’ diye seslenirken, dünyaya da ‘biz buradayız ve burada kalacağız’ demektedir. Bağımsızlık bu sebeple marşta bir sonuç değil, bir hak; bir hak olduğu için de tartışma dışı bir gerçeklik olarak konumlanır.
Şunu da teslim etmek gerekir: İstiklâl Marşı’nın arka planında yalnız kahramanlık sahneleri yoktur; yoksulluğun ıstırabı, göçlerin acısı, kayıpların sessizliği de vardır. Fakat Akif bu acıyı, ağlamaklı bir lirizme hapsederek değil, onu aşan bir anlam ufkuna bağlayarak anlatır. Çünkü amaç, ‘üzülmek’ değil, ‘direnmek’tir. Bu yüzden marşta gözyaşı vardır ama sızlanma yoktur; yas vardır ama yılgınlık yoktur. Direnişin duygusu, acının estetiğini geçer; böylece şiir, modern bir toplumun kendisiyle konuşma biçimine dönüşür.
Bugünden geriye bakınca, marşın ‘tarihsel arka planı’ ifadesi, yalnız geçmişte kalmış bir bağlamı imlemez; aynı zamanda bugünümüzün değerler sistemini de açıklar. Hürriyet, marşta olduğu gibi, devletin vatandaşa lütfu değil; vatandaşın doğrudan hakkıdır. Devlet bu hakkı teminat altına almakla mükelleftir. Milletin egemenliği ise bir plebisit günüyle sınırlı bir tercih değil; gündelik hayatın her alanına sirayet etmesi gereken bir özsaygı biçimidir. Marşın dili, bu özsaygının hem şiirsel hem de siyasal anlatısıdır.
Şiirin kabul edildiği 1921 baharında, cephelerde hâlâ duman tütüyordu. İnönü muharebeleri, Sakarya’ya giden yolun taşlarını döşüyor; Anadolu’nun yoksul evlerinde bir yandan ekmek bölüşülürken diğer yandan umut çoğalıyordu. Bu gerçeklik, marşın satırlarına nüfuz etmiş ‘yakında doğacak günler’ umudunu anlaşılır kılar. ‘Belki yarın, belki yarından da yakın’ derken, şair takvim yaprağındaki bir tarihten çok, milletin ortak gayretinin hızlandırdığı tarihselliğe işaret eder. Tarih bazen takvimden daha hızlı yürür; o günlerde de öyle olmuştur.
Mehmet Akif’in kişisel duruşu, marşın ahlaki şifrelerini çözmek için önemlidir. O, siyasî hiziplerin değil, ilkesel tutarlılığın adamıdır. Ödülü reddederken yalnızca bir incelik göstermemiş; şiirin toplumsal meşruiyetini sağlamlaştırmıştır. Zira para, bazı metinleri ağırlaştırır; marş ise hafif ve hızlı akmalıdır. O artık yalnız Akif’in değil, bir milletin sözüdür. Bu yüzden şair kendisini geri çekmiş, sözü millete bırakmıştır. Yazıldığı dergâhın mütevazı duvarlarından taşıp meclisin yüksek tavanlarında yankılanan da bu kolektif sestir.
Son olarak, İstiklâl Marşı’nın tarihsel arka planını anlamak, geleceğe dair bir sorumluluk da yükler. Geçmişin tecrübeleri, bugünün konforunda unutulmaya meyyaldir. Oysa marş, unutmanın konforunu değil, hatırlamanın haysiyetini önerir. Şayet bu ülkenin çocukları, ‘bastığın yerleri toprak diyerek geçme’ öğüdünü bir nasihat cümlesi olarak değil, bir vatandaşlık etiği olarak okurlarsa, işte o zaman marş yalnız törenlerde değil, gündelik hayatta da karşılığını bulur. Çünkü vatan sevgisi, yüksek sesle söylenen bir slogan değil; sessizce yapılan bir görevler toplamıdır: Vergisini dürüst vermek, kamu malını korumak, komşusunun hakkını gözetmek, farklılıkları zenginlik saymak.
Netice itibarıyla, İstiklâl Marşı’nın tarihsel arka planı, kaybedilmiş bir imparatorluğun ardından kazanılmış bir geleceğin hikâyesidir. Bu hikâyenin kahramanları sadece komutanlar ya da şairler değil; isimsiz kadınlar, çocuklar, çiftçiler, zanaatkârlar, öğrenciler ve öğretmenlerdir. Şiirin yüksek retoriği, onların alçakgönüllü emekleriyle tamamlanır. İşte bu yüzden marş, bir ‘zafer şarkısı’ olmaktan çok bir ‘sözleşme metni’dir: “Hakkıdır, Hakk’a tapan milletimin istiklâl.” Bu sözleşmeyi her nesil yeniden okur, yeniden onaylar ve hayatının somut alanlarına taşır. Böylece tarih, müzelerde tozlanan bir hatırat değil; canlı bir sorumluluk halini alır.
Bugün bir okul bahçesinde ya da bir tören alanında İstiklâl Marşı’nı söylerken, aslında yüz yıl öncesinin yağmurlu bir sabahında, çamurlu bir siperin içinde titreyen bir erin nefesini de işitiriz. O nefes, bize bir millet olmanın ağırlığını ve güzelliğini hatırlatır. Sözün özü: Bu marş, yalnız geçmişin değil, bugünümüzün ve yarınımızın da dilidir. Onu anlamak, tarihin arka planını bilmekle başlar; ama asıl mesele, o bilgiyi bir yaşam terbiyesine dönüştürmektir. İstiklâl Marşı, tam da bu dönüşümün şiiridir.
Türkiye’de kadın olmak zor. Hele bir de çalışan bir kadınsan. Kadınların kitaplar dolduracak kadar çok derdi var. Kadının içinde olmadığı her mesele eksiktir. Yani kadınlar isterse ileri gider, geri de gider memleket. Her şeye rağmen güvenirim kadınlara. Güvenirim, çünkü görgülü ve eğitimli kadının olduğu yerde bir seviye, kalite, sağduyu ve vicdan vardır. Toplumların kalitesini iyi eğitilmiş kadınlar yükseltir. Toplumda zarafet ve imbiklenmiş zevkler kadın ile yaşam bulur. Toplumun kaderini ve mayasını kadın şekillendirir. Kadın eğitimli ve görgülü ise, eğitilmiş kadının zarafet imbiğinden geçen çocuklar, toplumun sağlıklı yapılanması için temel olacaktır.
Hiç kuşkusuz kadın erkekten daha güçlü ve belirleyicidir. Öncelikle kadının gücü, sağduyusu ve öfkesi göz ardı edilmemelidir. Kadının gücü belki de erkeğe göre daha mantıklı ve planlı düşünebilmesidir. Kadınlar gerçekçidir. Kadınların algısı gerçekçi ve yaşama sıkı sıkıya bağlıdır. Kadınlar erkeklerden daha güçlü ve sabırlı hareket edeler.
Kadınlar erkekler gibi kolay savrulmazlar hayatta. Erkeklerin eğilip, büküldüğü zamanlarda omurgası üzerine dikilmiş, inatla, sımsıkı inandığını tutup bırakmayan, savunan kadınlar vardır bu hayatta. İşte bu nedenle ne zaman bir görev için bana söz düşmüş olsa bir kadını öneririm o göreve. Takım arkadaşlarımı seçerken en az yarısının veya daha fazlasının kadın olmasına dikkat ederim. Ne zaman bir kadın yönetici olsa, iyi bir göreve gelse, seçilse sevinirim. Bilirim ki, kadının kalitesi artarsa toplumun da kalitesi artar. Velhasıl hayatın içinde kadınların sayısı arttıkça, kadınların kalitesi arttıkça sevinirim ben. Kadınların yönettiği, kadınların görev edindiği her meselede yardım istemeseler de gönüllüyümdür ben. Bilirim bir kadın el atarsa, inanırsa bir işe, mutlak sonuca ulaşır. Bir kadını ancak başka bir kadın durdurabilir. Kültürü oluşturan ve yaşatan da kadındır.
Nehirler gibi akıp giderken yaşam, onlara kalan hüznün solgun çiçekleriydi çoğu zaman. Sadece içinde bulunduğumuz yıl, çeşitli nedenlerle ülkemizde öldürülen kadın sayısı yüzlerin, binlerin üzerindeydi. Yaşamın yarısını paylaştığımız, uğruna “canımızı veririz” dediğimiz kadınların ölüm haberlerini okur olduk gazetelerin renkli sayfalarında. “Eşit işe, eşit ücret”, “Gül istiyoruz ama ekmek de” istemlerine “Can güvenliği de istiyoruz” eklenmişti yirmi birinci yüzyılda. Çağımızda çocuklar, okutulmak yerine “gelin” edilmeye çalışılıyordu. Çalışan kadın sayımız hızla azalmaktaydı. Oysa dünyamızın, ülkemizin ve kentimizin tüm güzelliklerini birlikte var ettik, emeğimiz, alın terimizle yolları, anıtları, ipekli dokumaları. Birlikte eğittik çocukları, genç fidanları. Birlikte sardık, iyileştirdik onulmaz yaraları. Yaşamın yarısı bizsek yarıdan fazlasıydı kadınlar. Yaşamın her alanı ve her anında yanı başımızda…
Fakat bakın çevrenize, hayatın her alanı ve köşesinde erkekleri görürsünüz. Erkekler tarafından kuşatılmış bir siyaset, bürokrasi, iş dünyası ve sosyal hayatı, karları delip çıkan kardelenler gibi bu erkek dünyasında boy veren, açan, hayata renk katan kadınlarımız vardır. Hangi alanda, hangi görüşte olursa olsunlar, erkek egemen bu coğrafyada tüm olumsuzluklara karşın kendine yer açmış, topluma, insanlığa katkı koyan, artı değer yaratan tüm kadınlarımızadır saygımız.
Kadın Olmak
Kadın olmak tüm dünyada zor. Bu coğrafyada daha zor. Türkiye de ise zordan da zor. Ülkeler arasında sadece görece farklar var. Ve aslında tarih boyunca tüm coğrafya ve ülkelerde kadın olmak zor olmuştur. Eğer Türkiye’de ve dünyada kadın haklarından söz edeceksek, kadını önce birey, insan olarak kabul etmemiz gerekir. O zaman birçok sorun kendiliğinden çözülmüş olur zaten. Kadınlar, çok uzun bir süre, insan haklarından eşit bir biçimde yararlanamadılar. Zira bilindiği üzere hiçbir zaman dünyayı, erkeklerle eşit bir biçimde paylaşamadılar. Bu eşitsizlik, biçim açısından toplumdan topluma, dönemden döneme farklılıklar gösterse de kimyası hiç değişmedi. Kadınların kitaplar dolduracak kadar çok derdi var. Bu bile tek başına kadın olarak yaşamanın ne çileli bir yol olduğunu ispatlar.
Her toplumda olduğu gibi Türk toplumunda da kadının önemli bir yeri vardır. Kadın, aile ve toplum arasında bir köprü görevini görür. Kadının toplumsal hayatta yerine getirdiği görevleri itibariyle sosyal sistemin işleyişine katkısı büyüktür. Ancak kadının toplumsal hayatta yerini alabilmesi ve kendinden bekleneni yerine getirebilmesi için öncelikle yasalarda cinsiyete dayalı fırsat eşitliğinin olması gerekir.
Her toplumun kültürel değerleri, tarihi, inançları, ekonomik, siyasal ve sosyal hayatı kendine hastır. Bu unsurlar göz önünde bulundurulduğunda, Türk kadınının da geçmişten günümüze toplumsal alanda var olmasına ilişkin kendine özel bir serüveni söz konusudur. Türklerde kadının toplum içindeki konumu, tarihi dönemler itibariyle farklılıklar gösterir. Osmanlı öncesi çeşitli Türk devletlerinde kadının önemli ve saygın konuma sahip olduğunu görmekteyiz.
Eski Türk toplumunda hem erkek hem kadın eşit haklara sahipti ve cinsiyet ayrımı asla yapılmıyordu. Kadınlar büyük bir serbestliğe sahipti. Ata binmek, avlanmak, dövüşmek ve şaman ayinlerini düzenlemek gibi görevleri üstlenebilirlerdi. Boyları üzerinde çok etkili oldukları ve hatta devlet içinde yüksek görevlere geldikleri dönemlerde olmuştur. Devlet yönetiminde hatunluk hukukuna sahip Türk kadınının, eşinin yanında bir yeri ve söz hakkı bulunmakla beraber zaman zaman bu konuda eşlerinin önüne geçtiklerini de görmekteyiz. Kağan’ın yanında hatunu, resmî törenlere katılmış, elçileri karşılamış ve yeri geldiğinde devletini temsil etmiş adeta bir diplomat vazifesi görmüştür. Yönetim, askerlik, dini görevler ve devlet memuriyetinde bulunmuş bunun yanında sosyal hayatta ve aile hayatında da önemli rollere sahip olmuşlardır. Kadın ve erkeğin yaşam tarzı gereği aynı anda savaşması gerektiğinden buna hazırlıklı oluyorlardı. İskit kadını asker olarak yetiştirilmiş, silah eğitimi almıştı. Savaşlarda kadınların sayısı ve kuvveti önemli bir unsur olmuştur. Bu durum kadının eve kapalı, sadece ev işleriyle uğraşan bireyler olmadığını göstermektedir.
Selçuklular kadına ve kadın haklarına çok önem vermişlerdir. Tuğrul Bey Halifenin kızı ile evlenince eşini yanına oturtmuştu. Ziyaretlerine gelen halife bunu görünce hiddetlenmiş ve kızını kovmaya kalkmış, Tuğrul Bey bu duruma müdahale etmek zorunda kalmıştır. İslâmiyet’in etkisine rağmen, 300 yıl kadar süren Selçuklu egemenliği döneminde Türk kadını aktiftir. Günlük yaşamda erkeklerle beraberdir. Eve kapatılmamıştır. “Harem” henüz bilinmemektedir. Kadınlar adına Medrese, Hastane ve Kütüphaneler yapılmaktadır.
13. yüzyılda Anadolu Selçuklularında Bacıyan-ı Rum teşkilatı vardır. Kuruluş ve çalışma şekli ne olursa olsun öyle anlaşılıyor ki bacılar teşkilatı toplumda boşluğu ve eksikliği hissedilen bir konuda kadınların teşkilatlandırılması konusunda düşünülerek ortaya çıkarılmış bir teşkilattır. “Bacıyan-ı Rum” teşkilatı, o günkü toplumda kadınların sosyal, ekonomik, kültürel hatta askerî ve siyasî alanlarda ne kadar etkin rol aldıklarının en somut göstergesidir.
Osmanlı döneminde ise, kadın haklarında bazı kısıtlamalar görülür. Hiçbir hak konusunda erkeklerle eşit düzeyde kabul edilmez. Kadınlar aleyhine eşitsizlik kurumsallaşmış olsa da kadınların hiçbir güç ve etkiye sahip olmadıkları anlamına gelmemektedir. Kadınlar, hukukun ve göreneklerin sınırları içinde olsa bile, içine sürüldükleri ev ve ailede zevcelik, özellikle de dinsel olarak yüceltilen annelik rolleri sayesinde otorite ve etki uygulama olanağına sahip olmuşlardır. Ancak şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, halifeliğin alınmasıyla birlikte Osmanlı Türk toplumu her alanda Arap kültürünün etkisi altına girmiştir. Benzer bir durumun günümüzde de yaşandığı unutulmamalıdır.
Cumhuriyet yönetimine girilmesi ile Türkiye’de kadına verilen değer önem kazanmıştır. Türk kadınının çeşitli mesleklere girmesini bizzat Atatürk teşvik etmiştir. Cumhuriyetle birlikte Türk kanını sırasıyla eğitim, medeni ve siyasal alanda haklarını elde etmiştir. Ancak bu sosyal ve siyasal haklarını Türk kadını günümüze kadar hakkıyla kullanabilmiş midir? Bu soruya olumlu yanıt vermek güçtür. Kadın-erkek eşitliği konusunda halen bazı sorunlar vardır. Çalışan kadın, ev ve çocukların sorumluluğuna ek olarak, iş sorumluluğu da yüklenmiş durumdadır. Kadın genel olarak bu sorumluluğunu eşleriyle paylaşamamaktadır. Genelde Türk kadınından beklenen, özellikle de son yirmi yılda, geleneksel rollerini aksatmadan sorumluluklarını yerine getirmesidir.
Atatürk yaptığı devrimlerle en çok kadının yaşam koşullarının iyileştirilmesi yönünde çalışmıştır. Cumhuriyet devrimleri kadınlara yeni ve çağdaş bir kimlik kazandırmıştır. Kadınların birey olarak öne çıkmalarını, bastırılmış ve sınırlandırılmış yeteneklerini göstermelerini, yeni bir kimlikle toplumda yeniden var olmalarını sağlamıştır. Kadınların kendilerini tanımlaması ve toplumda statü kazanması konusunda var olan yanlışların üzerine gidilerek, Türk kadınının hem toplumsal hem de ekonomik bağımsızlığını elde etmesi yönünde adımlar atılmıştır. Ancak Atatürk’ün kadının özgür bir birey olması yönünde gerçekleştirdiği devrimler, toplum tarafından tam olarak içselleştirilmediği, kadına yönelik şiddetin ve ihmalin son yıllarda oransal olarak arttığı gözlemlenmektedir. Son yıllarda kadına yönelik her türlü şiddettin giderek arttığı görülmektedir.
Toplumun bazı kesimlerinde kadın bir obje olarak görülmekte ve evden başka bir yaşam alanının olmadığı düşünülmektedir. Nitekim toplumsal kontrol ve baskı, geleneksel sistemin içinde kadınların varlığını görünmez bir hale getirmektedir. Dolayısıyla kadına biçilen roller; kocasına eş, evine hizmetçi, doğurgan olması (özellikle de erkek çocuk doğurmak), çocuğuna iyi bir anne olmak, eşinin ailesine, sülalesine vs. sınırsız hizmet etmek toplumun zihniyetine uygun düşmektedir.
Cumhuriyetin ilanından önce, sosyal ve siyasi kadın teşkilatı olarak Anadolu ve Rumeli Kadınları Müdafaa-i Hukuk Vatan Cemiyeti kurulmuştur. Daha sonra Müdafaa-i Vatan Cemiyetinde rol oynayan kadınlar, 16 Haziran 1923 yılında kadının sosyal, ekonomik, siyasi haklarının sağlanması amacı ile Nezihe Muhiddin başkanlığında Kadınlar Halk Fırkasını kurulmuştur. Fırka, yeni siyasal düzende kadınların toplumsal ve siyasi haklarını kazanabileceğini öngörmüştü. Kadınlar Halk Fırkası, Darülfünun’da toplanan “Kadınlar Şurasında” şekillenmiştir. Her ne kadar adı fırka olsa da amaç siyaset değil öncelikle toplumsallaşma ve eğitim fırsatları yaratmaktır. 1923 yılında kurulan Kadınlar Halk Fırkası, o sıralarda tüm ulusu temsil edecek bir Halk Fırkası’nın kuruluş hazırlığında olan Ankara Hükümeti tarafından pek olumlu karşılanmamıştı. Mustafa Kemal Paşa tarafından kadınlara parti yerine bir cemiyet kurmaları önerilmişti. Bu öneri doğrultusunda Türk kadınları 7 Şubat 1924’te Nezihe Muhittin’in öncülüğünde, tek erkek üyesi olmaktan onur duyduğum, Türk Kadınlar Birliği’ni kurdular. Türk Kadın Birliği’nin kurulmasıyla yayın organı olan “Türk Kadın Yolu” dergisi de yayın hayatına başlamıştır. Birçok konuda çalışma yapan Türk Kadınlar Birliği’nin ana çalışma alanlarından biri de kadınların siyasal haklarıydı.
Bu bağlamda kadın hakları açısından önemli adımlardan biri 17 Şubat 1926 tarihinde İsviçre Medeni Kanunu’nu temel alan Türk Medeni Kanunu’nun kabul edilmesi olmuş ve kadınla erkeğin yasa önünde eşitliği ön plana çıkarılmıştır. Yine yasa ile çok eşlilik ve vekâletle evlenmek yasaklanırken, evlenme yaşı olarak kızların 18 yaşını bitirmesi şartı konulmuştur. Öte yandan kadınlara ilk siyasi hak, belediye seçimlerine seçmen olarak katılma hakkı olarak 3 Nisan 1930’da Belediye Kanunu ile tanınmıştır. 1934 yılında ise kadınlara seçme ve seçilme hakkı tanınmıştır. Nitekim 1 Mart 1935’te, 18 kadın vekil meclise girmiş oldu. Türkiye’de kadınların seçme ve seçilme hakkı elde etmelerinin ardından, Uluslararası Kadınlar Birliği 12. Kongresi’ni İstanbul’da düzenlemiştir. Bu durum Türk Kadınlar Birliği’nin uluslararası alandaki etkinliğinin bir göstergesi ve Türkiye kadın hareketi için çok önemli bir gelişme olmuştur.
Kuşkusuz ki ilk önce kadın ve erkeğin hukuk açısından eşit olması gerekir. Bir toplumun yarısını oluşturan kadınlar, erkeklerle eşit tutulmazlarsa o toplum kendini istediği kadar demokratik olarak nitelendirsin, kendisini istediği kadar çağdaş ve ileri görsün, demokrasiden bahsetmek söz konusu olamaz. Dolayısıyla demokrasiyi gerçekleştirebilmek için eşitlik ilkesi tam anlamıyla dikkate alınmalı ve kadın erkek arasında eşitsizlik yaratan her türlü etken ortadan kaldırılmalıdır.
Kadının nitelikli olması toplumun da nitelikli olmasını sağlar. Toplumun tüm iyi ve kötü gelenekleri kadın eli ile yürür. Kültürü oluşturan ve yaşatan da kadınlardır. Toplumların kaderini ve mayasını kadınlar şekillendirir. Eğitilmiş bir kadının zarafet imbiğinden geçen çocuklar toplumun sağlıklı yapılanması için temel olacaktır. Kadınların cahil bırakılması ise toplumların intiharıdır. Dantel işleyen, mutfakta yemek yapan, tarlada çalışan her gün her yerde karşılaştığımız tüm kadınlar ne Kleopatra’dan daha az akıllılar ne de Hürrem Sultan’dan daha beceriksizdirler.
Çilekeş Anadolu Kadınları
İnsanlar, ülkelerinin coğrafi şartlarının esiri olmuştur. Genellikle sanılandan daha az sayıda tercihleri ve daha dar manevra alanları vardır. Üzerinde yaşadığımız topraklar, bizi her zaman şekillendirmiştir. Farklı coğrafi özellikler, dünyanın farklı yerlerindeki insanların yapabilecekleri ve yapamayacaklarını belirleyen en önemli faktörlerden biridir.
Coğrafya her zaman bir çeşit hapishane olmuştur. İnsanların kimliklerini ve potansiyellerini belirlemiştir. İnsanların aşmak istediği birçok engelleri barındırmaktadır. Tarihimizde belirleyici rol oynayan coğrafi faktörler geleceğimiz hakkında da önemli rol oynayacaktır.
Coğrafya elbette tüm olayların akışını kontrol etmiyor. Büyük liderler ve büyük fikirler de tarihin akışında büyük rol oynuyor. İşte bu liderlerden biri de Atatürk’tür. Anadolu’nun, Anadolu kadınının kaderini değiştirmiştir. Kadınlarımızı coğrafya mahkûmu olmaktan kurtarmış, evrensel bir boyuta taşımıştır. Anadolu kadınları için yeni fırsatlar ve yeni alanlar yaratmıştır. Böylece Anadolu kadınları coğrafyanın, tarihinin ve kültürün önlerine koyduğu engelleri aşmıştır.
Ki bu süreçte Türk Kadınlar Birliği önemli bir rol üstlenmiştir. Bunun en güzel kanıtı da 1935’te İstanbul’da yapılan Uluslararası Dünya Kadınlar Birliği’nin toplantısıdır. Kongreye Batı’dan ve Doğu’dan 40 kadar ülkeyi temsilen 350’yi aşkın kadın katılmıştır. Bu ise o günkü dünya nüfusunun 200 milyonunun bu kongrede temsil edilmesi demekti. Böyle bir kongreyi bugün tek başına üniversitelerimiz bile yapmakta zorlanmaktadır.
1984’te Yıldız Kenter, “Ben Anadolu” adlı oyunda Anadolu tarihini asırlar boyu yaşamış farklı kadınların gözünden dile getirmiştir. Kenter, 16 farklı kadını, tek başına oynamıştı. Trajediden güldürüye, her kadının ayrı bir öyküsü, binlerce yıla yayılan bir zaman dilimi içinde, tarihsel kronolojik sıralamayla, mitolojik çağlardan, Türk Kurtuluş Savaşına kadar geliyor.
Her toplumda olduğu gibi Türk toplumunda da kadının önemli bir yeri vardır. Kadın, aile ve toplum arasında bir köprü görevi görür. Toplumda yerine getirdiği görevler itibariyle, kadınların sosyal sistemin işleyişine katkısı büyüktür. Kadınların toplumsal hayatta yerlerini alabilmesi ve kendilerinden bekleneni yerine getirebilmeleri için öncelikle yasalarda ve eğitimde cinsiyete dayalı fırsat eşitliğinin olması gerekmektedir.
Dolayısıyla soru şu: sosyal ve siyasal haklarını Türk kadını günümüze kadar hakkıyla kullanabilmiş midir? Yanıt: hayır. Kadın-erkek eşitliği konusunda halen bazı sorunlar vardır. Türk kadınının işgücüne, siyasete, eğitime, sanata, sosyal hayata katılımı istenilen düzeyde değildir. Günümüzde halen Türk kadınından beklenen, geleneksel rollerini aksatmadan sorumluluklarını yerine getirmesidir.
Sonuç olarak modernleşme ile Türk kadınının işgücüne, politikaya, eğitime ve sanata katılımı kadını erkeğe bağımlı olmaktan kurtaracağı gibi ülke düzeyinde işgücüne katılımını da kolaylaştıracaktır. Bu hem birey düzeyinde kadını mutlu edecek ve hem de rekabete yönelik dünya platformunda ülkenin gelişmesine katkı sağlayacaktır. Kadınlarımız artık çiçek ve süslü sözler değil hak ve eşitlik istiyor. Adının olmasını istiyor.
Bir kadın değişir, dünya değişir. 8 Mart Dünya Emekçi Kadınlar Gününüz Kutlu olsun… İyi ki varsınız ve daima var olun.
Not: 8 Mart 1857’de ABD’de 8 saatlik iş günü için grev ve yürüyüş yapan tekstil işçisi kadınların 129’u kuşkulu bir biçimde fabrikada yanmıştır. 8 Mart 1910’da Clara Zetkin’in Enternasyonal’e önerisinin kabulüyle “Uluslararası Emekçi Kadınlar Günü” kutlanmaya başlamıştır.
Kaynak: Güney Özkılınç, Deniz Dalkılınç ve Ceyhun İrgil, Bursa’nın Kadın Yüzü, Asa Kitabevi, Bursa 2013.
3 Mart 1924, Türk tarihi için en önemli dönemeçlerden biri olmuştur. Çünkü Halifeliğin kaldırılması ile milletimiz daha güçlü bir biçimde dünya milletleri arasındaki onurlu yerini alabilmiştir. 3 Mart 1924 tarihinde Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde üç önemli önerge ele alınmış ve tartışılarak yasalaşmıştır. Bunlar sırasıyla 429 sayılı Şer’iye ve Evkaf ve Erkan-ı Harbiye-i Umumiye Vekâletlerinin kaldırılmasına dair yasa, 430 sayılı Tevhid-i Tedrisat (Öğretimin Birleştirilmesi-Öğretim Birliği) yasası ve 431 sayılı Halifeliğin kaldırılmasına ve Osmanlı Hanedanının Türkiye Cumhuriyeti toprakları dışına çıkarılmasına dair yasadır.
429 sayılı yasanın yürürlüğe girmesiyle, 1. maddesi uyarınca Diyanet İşleri Başkanlığı, 7. maddesi uyarınca Vakıflar Genel Müdürlüğü ve 9. maddesi uyarınca da “görevlerinde bağımsız” kaydı ile Genelkurmay Başkanlığı Başbakanlığa bağlı olarak kurulmuştur. Öğretim Birliği yasasının en temel amacı ise, Misak-ı Milli sınırları içinde yaşayan bütün vatandaşlarımız arasında duygu ve düşünce birliği ile dayanışma amaçlarını sağlamaktı. Bir başka deyişle, Türkiye Cumhuriyeti’ni kuran Türkiye halkını kelimenin gerçek anlamıyla “Türk Milleti” haline getirmekti. Öte yandan halifelik makamının bulunması Türkiye’yi iç ve dış politikasında iki başlı olmaktan kurtaramamıştı. Dolayısıyla Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik niteliğinin de laik niteliğinin de tam anlamıyla gerçekleştirilmesi, korunması ve geliştirilmesi açısından halifeliğin kaldırılması gerekiyordu.
Hilafet, ümmet düşüncesi üzerine kurulmuş bir kurumdur. Milliyetçilik ve Milli egemenlik düşüncesi üzerine kurulan yeni Türkiye’nin bu ortaçağ kurumu ile bağdaşması mümkün değildi. 1 Kasım 1922’de Saltanatın kaldırılması ile Sultan-Halife gibi çifte görevi olan Osmanlı Padişahının elinden egemenlik hakları, devlet yetkileri alınmıştır. Eski Osmanlı Padişahına sadece dini başkan olarak yetkiler tanınmıştı. 3 Mart 1924 tarihli, Hilafetin Kaldırılmasına ve Osmanlı Hanedanının Türkiye Cumhuriyeti haricine çıkarılmasına dair kanunla Osmanlı Monarşisinin dayandığı dini kurum da ortadan kaldırılmış ve Yeni Türkiye demokratik ve laik gelişme yolunda son ve önemli bir adım daha atmıştır. Atatürk’ü Halifeliğin kaldırılması konusunda zorlayan en güçlü etken, halifelik var oldukça yapmayı düşündüğü laik inkılaplara imkân olamayacağı düşüncesiydi.
Hilafetin kaldırıldığı 3 Mart 1924 günü bir diğer kanunla da Şer’iye ve Evkaf Vekâleti kaldırılmıştır. Böylece bu vekâlet tarafından idare olunan okullar ve medreseler de kaldırılmış ve Türk Milli Eğitimi laik ve milli bir nitelik kazanmıştır. Ayrıca Şer’iye Vekâleti kaldırılarak hukuk, mantık ve onun uzantısı olan bilimin temelleri üzerine oturtuldu. Ayrıca Atatürk, Genelkurmay Başkanlığı ile Diyanet İşleri Başkanlığını Bakanlar Kurulu dışında tutarak bu iki kurumu siyasetten uzak tutmak istemiştir.
Basit anlamda laiklik “din işleri ile devlet işlerinin ayrılması” şeklinde tanımlanıyorsa da bu tanım Atatürk’ün laiklik anlayışını tam olarak yansıtmamaktadır. Atatürk’ün laiklik anlayışı, devleti ve onun kurumlarını, hukuku, eğitimi, kültürü, orduyu, siyaseti ve uzantılarını dinsel içerikten ve denetimden kurtarmaktı. Kısaca laiklik özgürlüktü, çağdaşlıktı, adam olmaktı.
Atatürk, Ulusal Kurtuluş Savaşı’nı başarı ile bitirdikten sonra, hemen Türkiye Cumhuriyeti’ni ve onun dayandığı Türk ulusunu çağdaş ve uygar toplumların arasına sokmak için çağdaşlaşma hareketlerine girişti. O dönemde, çağdaş uygarlığın en son basamağında yer tutan Batı uygarlığından esinlenip, milli benliğinden kopmayarak çağdaş ve uygar Türk ulusunu meydana getirecek ve Türk kalarak çağdaşlaşacak çağdaş ve ulusal atılımlara girişti. Bu orijinal teşebbüs ve başarı, Atatürk’ün çeşitli konuşma ve el yazılarında görülmektedir. Bunlar ve bunlarla ilişkili eylemler, yalnız siyasi sistemin, yalnız eğitimin ve yalnız sosyal hayatın değişimi ve yenileşmesiyle kalmamış, Türk insanının düşünce yapısının ortaçağ zihniyetinden kopup, aydınlanmanın ışığı ile yeni Türk insanını ve Türk Rönesans’ını yaratmayı amaçlamıştır.
Batı uygarlığından esinlenerek çağdaş topluma kavuşma özlemi, Osmanlı Devleti’nde çok önce başlamıştır ama Osmanlı ıslahatçılarının Batı’ya yönelişleri ile Atatürk liderliğindeki Batı’ya yöneliş arasında önemli bir ayrılık vardır. Osmanlı ıslahatçıları maddi kültür ve manevi kültür ayrımını başka bir deyişle “kültür” ile “uygarlık” arasındaki yapay ayrımı, Osmanlı Devleti’nin son günlerine kadar sürdürdüler ve çağdaşlaşmanın gerektirdiği atılımları yürütemediler. Zira Osmanlı Devleti’nin yıkılmasındaki başlıca etkenlerden birisi de budur. Atatürk’ün önderlik ettiği atılımlarda kültür ve uygarlık ayrımı söz konusu olmamıştır. Atatürk döneminde Batı uygarlığı bütünüyle alınmış ve toplumun yapısına aşılanarak kökten gelişme ve değişmeye olanak sağlanmıştır.
Dolayısıyla bugün, Türkiye Cumhuriyeti dünyanın en gelişmiş devletleri arasındadır ve insanlık âleminin saygın bir üyesidir. Tarih boyunca olduğu gibi, bugün de devletimizin ve ulusumuzun güçlenmesini, kalkınmasını istemeyen iç ve dış güçler vardır. Bu güçlerin engellemelerine rağmen devletimiz tüm güçlükleri başarıyla aşmakta, çağdaş uygarlık yolunda dev adımlarla yürümektedir. Türkiye Cumhuriyeti; laik, demokratik, hukuksal yapısıyla ve bilinçli vatansever yurttaşlarının çalışmalarıyla daha da yücelecek ve sonsuza dek yaşayacaktır.
Görülmektedir ki, 3 Mart 1924 tarihi, Cumhuriyet tarihimizin en önemli dönüm noktalarından biridir. Bu tarihte yasalaşan üç önemli kanunun çağdaş, demokratik ve özellikle laik devlet ve toplum yapısına kavuşmak açısından oynadığı rol ortadadır. Fakat ne yazık ki, bu yasaların önemi sonraki Cumhuriyet kuşaklarına yeterince anlatılamadı, öğretilemedi. Yani, 3 Mart 1924 tarihi bir anlamda unutuldu, bir anlamda da önemine uygun değerlendirilemedi. 3 Mart 1924 ruhu kavranamadı. Sıkıntılar da o yüzden yaşanır oldu.
Laiklik Türk İnkılabı’nın temel taşıdır. Laiklik Atatürkçü düşünce Sistemi’nin özünü oluşturan akılcı ve bilimci tutumun sarsılmaz bir parçasıdır. Onun zorunlu sonucudur. Türk İnkılabı’nın temel hedefi olan çağdaşlaşmanın vazgeçilmez şartıdır. Laiklik olmadan ne akılcı yaklaşımın varlığından söz edilebilir ne de çağdaşlaşma hedefine ulaşılabilmesi mümkün olur. Çağdaş toplum demek laik toplum demektir. Böyle olmasına rağmen laikliğin bazı çevreler tarafından sık sık gündeme getirildiği ve tartışıldığı bir gerçektir.
3 Mart 1924 tarihli kanunlar, Türkiye Cumhuriyeti’nin laik hukuki alt yapısını kuran en önemli kanunlardır. Aradan geçen yüz yıla rağmen olayın güncelliğini hala koruduğu, yapılan işin ne kadar isabetli olduğu, son yıllarda gündeme gelen tartışmalardan daha iyi anlaşılmaktadır.
Cumhuriyetin ilk yıllarından itibaren zaman zaman görülen bu saldırılar, son zamanlarda bazı kişi ve kuruluşlar tarafından yurtiçi ve yurt dışında yoğunlaştırılmış ve çok tehlikeli boyutlara ulaşmıştır. Sahte ve bilimsellikten uzak belgelerle, yurt içinde ve yurt dışında yayımlanıp cömertçe her tarafa dağıtılan kitaplarla da Atatürk’e ve onun ilke ve inkılaplarına karşı faaliyetler sürdürüle gelmiştir. “Yeni Türkiye” özlemi… Neymiş “Yeni Türkiye” özlemi? Her şey serbest olacakmış. Peki, “Eski Türkiye”de ne yasaktı?” Eğer birileri fikir hürriyetini sağlama noktasında “Eski Türkiye” dedikleri cumhuriyeti yıkarlarsa, bir daha fikir hürriyeti bir tarafa, fikirlerini kendileri bile açıklayamayacaklardır.
Laik devletten, laik hukuktan, çağdaş eğitimden uzaklaşmanın nasıl bir felaket olacağını görmeliyiz. Bunu anlamak için bölgemizde olup bitenlere bakmamız yeter. Teokratik bir dikta rejiminin ve çağdışı bağnazlığın, eline geçirdiği bazı Ortadoğu ülkelerini/toplumlarını, nasıl karanlığa sürüklediği gözler önündedir. Laikliğe ve çağdaşlaşmaya düşman teokratik bir dikta rejiminin, yalnız uygulandığı ülkelere değil, İslamiyet’e de ne büyük zararlar verdiğini görmemek için kör olmak gerekir.
Laiklik bilimsel ve doğru şekilde anlaşılınca, görülür ki, bu ilke din, vicdan ve ibadet özgürlüğünün de güvencesidir. Bütün totaliter rejimlerde yöneticiler kendilerini tek ve değişmez temsilci saydıkları için düşünce özgürlüğünden ve gerçek demokrasiden söz edilemez. Şu hâlde, teokratik olmayan, laik bir devlet yapısı demokrasinin de ön şartıdır. Nihayet, Türkiye’de laiklik sadece cumhuriyetin; çağdaşlaşma hamlesinin, din, vicdan ve düşünce özgürlüğünün; demokrasinin vazgeçilmez temeli olmakla kalmaz, milli bütünlük açısından da gereklidir. Zira bugün yaşadığımız sancıların bir kısmı laiklik ilkesinden adım adım uzaklaşılmış olmasının bedelidir.
Yüzyıllarca emperyalist saldırılara göğüs geren son kale, bağımsız Türkiye Cumhuriyeti de parçalanıp zincire vurulmak istenmektedir. Ne acıdır ki, Atatürk’ün liderliğindeki mücadele başarıya ulaşmasa idi, bugün ezan seslerinin hiç duyulmaz hale gelmiş olacağı topraklarda, O’na kim bilir hangi emperyalizmin, hangi düşmanın emrinde, hakaret edenler var!.. Paralarıyla, açık ve gizli örgütleriyle, O’nu ve eserini yıkmaya çalışanlar var!.. Buna elbette imkân verilmeyecektir. İnanıyorum ki, dıştaki ve içteki laik ve demokratik cumhuriyet düşmanları aradıkları fırsatı bulamayacaklardır.
Burada gururla ifade etmek isteriz ki, yediden yetmişe Türk insanının adeta bir insan seli gibi hiçbir zorlama olmaksızın her fırsatta Anıtkabir’i ziyaret etmesi, Atatürk ilke ve inkılaplarının yılmaz bekçileri olduğunun tartışmasız ve emsalsiz bir örneğidir. Atatürk’ün kurduğu cumhuriyet son yıllarda içeriden ve dışarıdan atılan çelmelere rağmen yürümeye/yoluna devam ediyor.
Batı’nın bugün ulaştığı seviye reform hareketi ve laiklik ilkesi sayesindedir. Oysa Türkiye 21. Yüzyılda halen laiklik ilkesini tartışıyor.
Kılıç Ali anlatıyor:
İlk Mecliste bir gün laiklik konusu oluyordu. Gazi Mustafa Kemal o gün Meclise başkanlık ediyordu. Meclisin tanınmış din alimlerinden bir vekil kürsüye geldi. Alaycı bir tavırla: “Arkadaşlar bir laikliktir gidiyor. Affedersiniz ben bu laikliğin manasını anlayamıyorum” diye söze başlarken başkanlık makamında bulunan Mustafa Kemal Paşa dayanamayarak, oturduğu yerden elini kürsüye vurarak: “Adam olmaktır Hocam, adam olmak!” diyerek hoca efendinin sualini cevaplamıştır.
bursa escort görükle eskort görükle escort bayan bursa görükle escort bursa escort bursa escort bayan